Kategoriler
Deneme Yazıları Genel Konular Kişisel makaleler Şair

” HANİ ”DİYORUM,,,,,

HANİ DİYORUM , YAZILACAK YÜZLERCE HARF BESTELENECEK BİNLERCE DİZE VARKEN,ÇIĞLIKLARA KAPILIP HAYKIRMAK GİRDAP GİBİ AYNI SEYİ TAFAF ETMEK OFFFFF, USULCA BİR SESİZLİK SARIYOR ,,,,HADDİNİ BİLDİREMEDİĞİM DAHA ÇOK YARIM KALMIŞ MİMARİ BÜTÜNLÜK VAR BÜNYEMDE,,, ŞİMDİ BİR NADASA MUHTAÇ, BİR GÖLGEYE AÇKEN BİDE ÜŞÜYORUM ŞU YAZ AKŞAMLARINDA…BİR HUMMALI BAKIŞ, BİR GÜÇ YOKUŞ BOĞAZIMA KİLİT O…LMUŞ BİRAZ KIRIK BİR ALFABE, BİR BASMALI AZIK, KORKARAK AYAK SESLERİMDEN YÜRÜYORUM …ŞARLOLAR TİTANLAR HİPERAKTİFLER VE BENİM GİBİ ANTİPATİKLERLE… BU ARADA EN ÇOK TİTAN OLMAK İSTERDİM YA NEYSE.. SAPI KIRIK BİR TESTİ ELİMDE,, GÖZ GÖRMEZ, YOL BİLMEZ HADDİMİ HADSİZLEŞTİREREK,, SOL YANIM UFALANMIŞ,, SAĞIMA DA HA GAYRET DİYEREK KORKARAK AYAK SESLERİMDEN YÜRÜYORUM ….BİR DEMLİ ÇAY, SERT BİR KAHVE, BİRAZ TÜTÜN V.S.. ZAMANA BİR MOLA ,,AWUÇLARIMI AÇIYORUM O ÇOK SEVDİĞİM YAĞMURDA GÖĞE GÖĞE EN YÜKSEĞE YETİŞİLEBİLİNİR Mİ ??????? ÇIPLAK AYAKLARIMLA ? YETİŞİYORUM … TÜM (- HANİ- )LER ANLAMINI YİTİRİYOR…-HADİ- DİYORUM -HADİ- HAZIRIM,, İÇLERİ DOLMUŞ AWUÇLARIMI KAPATARAK RAHMETİNİ ÖPÜYORUM UZUNCA…….. KEDERLE OYNAMAYI ÖĞRENEN BEN BİR DE KEDERDEN ARTIK KÜSTAHÇA ZEVK ALIYORUM.. BUNUN İÇİN SANA ŞÜKREDİYORUM BİR SALAVAT BİR TEKBİR -HADİ- BUNA DA ŞÜKÜR VE,,,,,,,,,,,,,, ELHAMDÜLÜLLAH DİYORUM……
SVD..

Kategoriler
Kadın ve Erkek Yazıları Şair Sevgi ve Ask Dünyası şiir edebiyat Şiirler

Sıkıştırılmış An……

sonrazq4[1].jpg
sonrazq4[1
Hiç bir izin yok, ne arsız alaycı gülüşün
Nede bana sövüşün,
İyi şeyler olmadı olamadı aramızda…
Geç kalınmışlıkların öfkesi ağ attı
Sardı, sarmaladı, iyi güzel ne varsa hırpaladı.
Secdeye kapanır gibi her gün bir kere,
Bakıyorum resmine uzuncaa…
Kimi zaman mavi gözlü kızlar,
Kimi zamanda sarışın yağmurlar oluyor.
Ben diyorum, hiç hiçmiyim senin hiçliğinde ?
… Ne mavi gözlüyüm, nede sarışın
Benlik, koca bir hiçlik sende anlıyorumm..
Sıkıştırılmış bir an’dım bir yalandım,
Serinlemek için uzandığın alalade bir gölgeli ağaçtım.
Daralıyor göğüs kafesim, sıkışıyor iştee zaman zaman,
Duymazsın yaa!! Adını boş odalara kaç kere ağıtlarla haykırdım.
Şimdi çırpınan yüreğimi sormazsan epeyce iyiyim.
Pulu yapıştırılmamış zarfa konmamış adresi hiçlik olmuş
Bir kaç gece itafından öte değilim.
svd
Kategoriler
Sevgi ve Ask Dünyası şiir edebiyat Şiirler

,,,,, SENİ YAZMAK İÇİN ””””

  
kalem-1[1].jpg
kalem-1[1
Seni yazmak için iyi bir bilek kuvvetli bir de yürek lazım.
Olabildiğince kafiye olmamalı uyum barındırmamalı ki,
Seni tam olarak ifade edebilsin.
Aslına bakarsan, pervasız sözcükler çokça barındırmalı
En az senin ka…dar kırıcı olmalı kelimeler.
Titreyen yüreğimin, çığlıklarıda yansımalı
Tarafsız olmalıyım seni yazarken…
Birde senin kadar duyarsız.
İhtiraslarının ateşi kadar sıcak
Bakışlarının soğuğu kadar da temkinli…
Gel-git ler çokça yaşanmalı devasal medcezirler
Karikatürizede etmeliyim ki, nefes payımız olsun.
Tüm düşünürlerden bir buket yapıp,
Seni de o bukete sarıp dağlarında harmanlamalıyım
Filiz bile vermezsin bilirim yaa…
Güneşten korkan tohum misali,
Toprak altı olursun vaadlerin gibi…
Yaman çelişkiler ister seni yazmak…
Kahraman olmak lazım önce ülke kurtarmak
Direnişe hazır olmak, kanı kurumuş yaralara aldırmamak lazım.
Seni yazmak için…
Şimdi hangi kalem gönüllü olur?
Hangi kağıt kabullenir seni üstünde taşımayı?
Seni çözemeyen beni, seni bilmeyen seni,
Hangi şiir hangi delikanlı beste kabul eder?
Seni yazmak için.. soyut bir deli olmak lazım.
Vazgeçtim dünyadan yazamıyacağım seni…..   

SVD..

Kategoriler
Genel Konular Kadın ve Erkek Yazıları Romansal ezgiler Sevgi ve Ask Dünyası

İki Tekerlek

Hastaydım, hasta olduğumu ilk öğrendiğimde girdim bunalımın son can çekişlerini yaşıyorum şimdi.Düzelmesi gereken psikolojim, iyiden iyiye bozulmuştu . Onca ilacın yanına birde antidepresanlarda eklenmiş, sabaha ilaç sayılarının azalması için uyanan bir adam haline gelmiştim . Ne çok çilem varmış diye iyice kendime acımaya , herşeyden  kendimi soyutlamaya başlamışken . Onla tanıştım.YA NE ÇOK İSTERDİM SEVDİĞİMLE TANIŞTIM – Demeyi , yada sevgilimle ama biz ŞİMDİLİK  ancak dost olduk . Dostluk belki az gelirde, ayrı ayrı bir bütün olduk. Ben hastalığımın, gelişim evrelerinin son hali için doktorumun tavsiyesi üzerine hazırlanmış olan dvd yi almak için doktorumun bağlı olduğu ismi çokta gerekmeyen sağlık  merkezine  gitmiştim; epey gergin ve keyifsiz olmakla beraber, kanserin bu denli arsızca vücuduma yayılmasınıda, kabullenemiyordum. Bu duygu durumlarının altında bir de; gündeme,  hayata, ayak uydurmak,  sorumluluklarımdanda vazgeçmeme imkan olmadığı bir dönemdeydim.Hastayım, bir küçük beldeye gidiyimde, temiz hava bol oksijen,  sağlıklı bir ortam, v.s v.s.   gibi bir lüksüm yoktu. Dedim  ya, dvd yi almaya gitmiştim.  İçeri girdiğimde, ( o ) mesud tebessümüyle beni karşıladı.

-Buyrun hoş geldiniz.

-Teşekkür ederim . Ben Burhan bey ‘in hastasıyım rahatsızlığımla ilgili bir dvd bırakılmış: olacaktı .İsmim  Savaş GÜRALP.

-Hımmm .Ewet bizzat ben aldım. Şurda yukarda biraz beklerseniz?  Arkadaş  gelecek yardımcı olur size ; dedi.   Masasına gömülerek telefon, hasta  takip formu, gibi genel işlerine döndü.Her geçen dakika gözümde büyüyor; sabırsızlığımı, agresif beden dili hal ve hareketlerine çeviriyordu.Parmaklarımla oynuyor, biraz gezinip oturuyor,  dergileri karıştırmadan yerine koyuyor, kısaca iyiden iyiye geriliyordum.

-Yaa hanımefendi, çokta zor olmasa gerek iki dakika kalkıp, benim şu işimi görmeniz ?

– Beyfendi sakin olun lütfen, elbette yardımcı olmak isterim; ses tonunuzu biraz alçaltırmısınız?

– Siz benim sesimi bırakında, bir zahmet çıkın getirin  şu dvd yi….(!)

-Bakın size anlatmaya çalıştığım şey…

Bana anlatmaya çalıştığı şey çok acıydı.Tekerlekli sandalyede oturuyor olduğunu benim pervasız zihniyetimle şimdi dahada bana yaklaşarak, gözüme sokuyordu.Kalbim yerinden çıkacak gibi hissettim, çok acıdı içim. Telafisi zor bir densizlik, yapmıştım.

-Yaa pardon, fark, fark edemedim.Diye mırıldanmaya çalışırken…

Hışımla açılan kapıya yalvaran gözlerle bakarak, içten içe bir oh çektim.-Geldim Nebiye  çok sıra vardı; bekletmedim umarm.

-Beyfendinin, şu yukarda bir dvd si olacaktı.Dolabın anahtarı da sende, üstelik beyfendiyle biraz soğuk savaşta yaptık;  ilgilenemedim kendisiyle pek.Neyseki durumu anlayınca, saolsun anlayış gösterdi.

-Buyrun beyfendi, beklettiğim için kusura bakmayın Allah, acil şifalar wersin.

-Amin. İyi  günler .. Demekten öteye gidemeden; çıktım.Kızıyordum, kendime ama kızıp kendimi örselemekten ziyade, çok büyük bir merak içindeydim . Bu denli güzel bir kız, eve akşam nasıl gidecekti ? Olasılıklar yürüttüm; kafamda çeşit, çeşit hiç bir olasılık beni tatmin etmiyor . Gözümle onun gidişini görmeyi öle çok istiyordum ki… Mesai saatinin bitimine yakalaşık iki saat vardı . Bekleyeceğim ve göreceğim belki ciddi olarak bir  özürde dilerim; dedim;Kendi kendime…..Yaa konuşmasamda olur, şu içimde ki merakı gidersem de yeter.Karşımda ki bayanın, beni bu denli  meraka sürükleyen en büyük  gerekçesi ,sanırım  acımaktan çok bir erkek içgüdüsü  ve müthiş  beğenisiydi. Gözümde ki öfke perdesi aralanınca,  gerçekten çok etkilenmiştim. İçeride onbeş dakika bekleyemeyen ben, şimdi iki saati göze almıştım.Üstelik elime geçicek hiç bir şeyde yoktu; merakımdan öte. Zamanı, tüm azı dişlerimi ağrıtana kadar kendimi sıka sıka bekledim.YA EVLİYSE, EŞİ GELİP ALIYORSA ? fikri beni büsbütün olanaksızlığa sürüklüyordu.Yok canım ne evlisi,  yüzük falan dikkatimi çekmedi; evli olsa anlardım, diyor kendi kendimi tekrar teselli ediyordum.Neyseki o yüzyirmi dakikalık zaman diliminin sonuna gelmiştim.  Ama yoktu!!!

Tam, yirmi iki dakika kırkbeş saniye sonra  çıktı geldi.Öle çekiciydiki….Oturmuş olduğu sandalye onun en rahat yeriymişte, sanki dinleniyormuş gibi alalade bir şekilde  duruyor, her hareketi, arabaya yön vermek için kalkıştığı her tavrı, öğlesine huşu ve sadelikteydiki, sanki onun gerçek ayaklarıydı o ( İKİ TEKERLEK). Az sonra bir bey geldi, beyde denilmez yaa genç bir delikanlı, köşeye sinmiş  merakımla beraber olacakları bekliyor, kalbimin bu amansız  çırpınışını rahatlatmak istiyordum. Caddenin  öbür ucuna kadar kendi imkanıyla gidip, o deikanlının kucağında arabaya binmesi, beni rahatlatmasıyla birlikte ;delikanlının kimliğide beni ,  yeni  varsayımlara ister istemez itiyordu. Gitmişlerdi,  benden habersiz.Yüreğimse,  bir kaç saat önce gördüğü biri için  çırpınıyor,   boğazım acıyla kitleniyordu.Kendine gel ”Savaş ” falan diyip herşeyi arkada bırakıcak  bir tutumun yanından bile geçmiyordum… .

Herkez  gibi  ben,  en iyi beni bilirdim .Daha önce yüreğim hiiç, bu denli bana orda olduğunu, bu kadar hızlı attığını hissettirmemişti. Acıyormuydum ?  dedim .Asla dedi.İçim ………Ben, hastalığımdan başka bişey düşünemezken,  işte yedinci  gündür bu kapıdaydım . O  NUN GİŞİNE BAKAR, DURUR GÖZLERİM. Bazen zalim bir taş takılırda o tekerleklere, gidip  ona kendimi gösteremem .Şimdi topluyorum,  az daha erken gidip yolunda ki tüm taşları,  düzeltiyorum yolun sonuna kadar  bütün engelleri,  bazen- aslında son iki gündür yaptığım; güller ufalıyorum yollara, rüzgar ve hava el verdiğince,  orda kalanlara gözü ilişiyorda, o tebessüm ediyo, bende o tebessümü  çekiyorumm, taaa içimin en ücra köşelerine dek gönderiyordum.

Mübarek bir cuma günüydü.Nöbetimin  dokuzuncu günü, ellerimde; bir tutam tebessüm için aldığım iri yapraklı kırmızı güllerle, mesai saatinden epeyce önce gelerek başlamıştım . Yollarını gül yapraklarıyla donatmaya,  iyiyden iyiye bunu alışkanlık haline getirmiş olmakla beraber, bir gün tanışabilirmiyiz benim sewdiğim olabilirmi? eşim olabilirmi ? Umudunu ve fikrini kuruyor,  manasız önyargılarla bu düşüncelerimden çarçabuk sıyrılıyordum . Çıkış saatine yaklaşık bir saat vardı.Bana ve  ne yaptığıma bakan insanlara aldırmıyor,  bu işi en güzel şekilde yapmaya devam ediyordum , öle kaptırmış olucam ki kendimi, elim sert bir cisme çarparak  ufak bir sıyrıkla kesildi;  eğilmiş başımı kaldırmamla, Nebiye’yle göz göze geldik . Tam anlamıyla aramızda, yarım metreden az vardı; ve tam gözlerimizin  en derinini görebileceğimiz o hassas mesafedeydik,  paniklemiş ne yapacağımı bilemez bir halde  …..

-Şey, merhaba  dedim.O  güzel olağanının çok üstünde ki gülümsemesi,  yumuşak yüz hatlarıyla,  başını biraz şımarıkça sağ tarafına eğdirip…

-Merhaba, dedi. Devam etti konuşmaya,

-Çok merak ediyordum, bu güzel gülleri her gün bu yola ve hatta benim bineceğim aracın son noktasına kadar serip, beni esrarengizce izleyen kişiyi ? Demek, sizdiniz. Ama neden bu incelik, lütfen susmayın,,,,  emin olun kızmadım; bilakis ölede alıştım ki, ilk zamanlar şaşkınlıkla baktığım gülleri, şimdi gözlerim acaba bu günde varmıdır; endişesiyle arar oldu .Muaynehanede ki arkadaşlar bile; her gün kim uğraşır bu işle, diye meraka girdiler.Dün,  sizi gördük arkanızdan,  fakat çarçabuk kayboldunuz .

-Şey,,,, o günkü sabırsız ve kaba davranışım için sizden özür diliyorum.O gün iş çıkışınızda  da bekledim sizi, daha doğrusu o gün bu özürü  dileyecektm. Fakat o kadar ulaşılmaz  geldiniz ki bana,  böle bir yola başladım . Aslında amacım, sizi etkilemek değildi…

-Yaa ölemi ,,, peki neydi amacınız ?

-Sizin,  gülleri görünce yüzünüzde ki o tebessüm… O tebessümü, her gün tazeleyerek yeniden görebilmek..

-Şey, ne diyeceğimi bilemiyorum .Yanlız hangi kadın olursa olsun,  bu durumdan ve bu düşüncenizden ziyadesiyle etkilenir.  Savaş bey’di dimi, yanlış hatırlamıyorsam….Ben de Nebiye..( memnun oldum ).

-İsminizi hiç unutmadım, biliyorum Nebiye hanım, dedim; ve ilk defa ellerimiz ellerimize  değerek tokalaştık, öle heyecanlıydım ki,  terleme ve üşüme arası bir durumda karın ağrılarım başlamıştı; toy çok toy bir çocuk gibi oluyordum onun yanında.Nebiye’nin teklifi üzerine kordon boyunca yürüdük, ben sandalyesini itiyor.O telaşla evdekilere telefonla, güvende ve iyi olduğunu, bir arkadaşıyla  biraz vakit geçirip güvenle evde olacağını anlatıyor, yalvaran ifadelerle onları ikna etmek,  onaylarını almak için uğraşıyordu.Sandalyeyi sürerken onun arkasında olma fikri canımı epeyce sıkmış, yüzünü görme yüz yüze konuşma arzusuyla gözüme ilk kestirdiğim yere  gitme bişeyler içme teklifini yaptım .Kabul etti. İşlerin bu denli iyi olması şu an geldiğimiz durum beni öyle memnun ediyor.İçimi çoşturuyor  şu dakikaların durmasını, zamanın bu günlük aynı adreste kalmasını istiyordum. Şimdi tekrar gözgözeydik öle narin öle yumuşak bir görüntüsü vardıki, çok uzun cümlelerle konuşuyor ,her kelimenin  verdiği ifadeyi tam olarak yaptığı çağrışımı analamaya çalışıyordum . Bana kendini ve genel yaşantısını  ailesini  anlattıktan sonra, benimde paylaştıklarımı can kulağıyla dinliyor, konuşmanın gidiş hatına göre kah gülüyor, kah kaşlarını çatıyor,  kahta hüzünleniyordu. Ama ben en çok şımarık bir çocuk gibi başını omuzuna eğip alttan alttan tebesümlü bakışlarını seviyordum.Benim hastalığımdan bahsetmeye başlamıştık ki; onun kadar hastalığı bir grip, bir basit soğuk algınlığı, nihayi gelip geçici bir durum haline indirgiyenini görmemiştim.Öle umut vericiydiki….

-Genelikle iyi seyreden bir kanserdir, ( TRİOİT  KANSERİ ) yüzde sekseni papiler, yani iyileşebilen kanser türüdür. Savaş,  çok dirençli olmalısın öle umulmaz vakalar, sevgi ve ilgiyle yüksek moralle kendini iyileştirdi ki, senin  şansın öle çok ki onların yanında, demesiyle bana olan bu güvenin bir şefkat duvarı, işinin bir parçası olarak düşünmek, fikri beni çok yaralamıştı.Onun düşünmesini beklediğim fikir  çıkmazlığı, benim üstümde patlak vermiş, beni iyiden iyiye telaşalndırmış ,hatta öfkelendirmişti ve sordum….

-Ne yani şimdi, senin benim yanımda olma sebebin, bana acıdığın yada hasta olduğum için verilmesi gereken bir acıma bültenimi?

-Hayır Savaş,  genelde insanlar bana acır, senin iyileşme umudun bir insanın gripten ölme şansı kadar. Acıtasyon arıyorsan, benim durumumun belli bir yüzdesi bile yok.Lütfen sakin ol, tabiki hastalığının  şu an burda beraber oturmamızla, yüzde yüz bağlantısı var. Fakat, senin düşündüğün gibi bir durumda değil.

Sanırım bu erkeklere has bir durum, acelecilik, kaybetme korkusu,  peşinden öfke patlamaları… Kadınların gözyaşlarıyla anlatmak istediklerini, biz bir sinir harbine yayıyor, acıyan kalbimizi karşı tarafı acıtarak iyileştiriyorduk.” ON BİR AYDIR BERABERDİK” herşeyi konuşuyorduk.Geleceği, geçmişi, gündemi, ben antideprasları çoktan çöpe atmıştım.Bazen öle anlar geliyodu ki, aynı şeyleri aynı anda yüzlerce defa söyliyebiliyorduk.Mutluyduk işte, hemde çok mutluyduk.Sevgimiz artık öle bir boyut değiştirmişti ki,  onun bir adım sonra ne yapacağını yada benim ne tepki vereceğimi, göz ucuyla bakınca anlıyorduk . HEP TEMKİNLİYDİ AŞKA, sevgimiz en üst doruklarında dolu dizgin yürek dolusu yaşanırken, AŞK için  bir gözyaşı damlası kadar umut yoktu…….O kadar çok korkuyordum ki onu kaybetmekten, etrafında dolaşıp kalıyor, o  aşkın asla   yanına yaklaşamıyordum. Bana bunu öyle ustaca empoze etmiştiki, ne biçim, nasıl bir son yaşayacağımızı  düşünmekten kendimi alamıyordum…

Düşlerde sevmek, yaklaştıkça uzaklaşmak, dokunmaya çalışsan; yok olacağını bilmek…

……………………………………………………………………………………………………………………………………………….

Çok iyiydi, durumum; bu hastalık vucudumu terk etmekten başka çaresi kalmadığını anlamış, tasını tarağını toplamaya başlamıştı. Ailem iş arkadaşlarım, herkez şaşıyor,  bu denli hızla iyileşmemi Allah ‘ın bir sınavı olarak telafuz ediyor,  biliyoduk Savaş, bu hastalığı yeneceğini biliyoduk, biliyoduk, sesleri yükseliyordu.Kim ne biliyordu ki; aslında girdiğim bu hummalı durumun,  beni nasıl iyileştirirken,  kalbimi her gün parça parça ettiğini, (NEBİYE) inkar ededem hakkını,  ve Alllah’ın senle bana vermiş olduğu lutfu, ama benle ol, benim ol, sonum ol, eşim ol,  diğer yarım ol,  baktığım yerde hep sen ol, ol ki bileyim, çırpınan yüreğimin dineceğini, ol ki şu yalan dünyada tek gerçeğim sen olduğunu…

-Geç çıktın  bu gün ,Nebiye ne oldu?

-Sorma  Savaş,  işten ayrıldım bu gün,

-Ne, neden  ama nasıl ?

-Biliyorsun kardeşimin tayinini bekliyoduk,

-E,  evet

-Kardeşimin tayini çıktı, fakat çok az süremiz var. Hemen göreve çağırıyorlar, ailece gidiceğimizi sana söylemiştim.Biliyorsun ki abimi doğuda şehit verdik.Annem ikinci bir acıya dayanamaz, çocukları nereye biz hepimiz  şimdilik oraya,  kardeşimin belli bir  düzeni olsun belki,  belki dönebiliriz…

-Ne belki? Ya aklım almıyor . Kardeşinin düzeni  olacak belki ama ya sizin düzeniniz, senin işin, bir kişi için üç ayrı düzen bozuluyor, mantıklımı bu sence?

-Koşulsuz sevgide mantık varmıdır ? Biz mantık aramıyoruz Savaş, biz birbirimiz için yaşıyoruz.Ne olur bu kadar dramatize etme olayı .Hadi çok özlersek,  uçak diye bir icaad var ; atlar gelirsin.Benim durumum malum  elimde olsa bende sana gelirim demek isterdim, ama off yorma beni ….

-Yine olayı ne kadar basit ve yalın hale getirdin Nebiye,  biz ne olacağız peki, ne ne olacak yani mektuplaşacakmıyız.Bumu, yoo tabi canım  msn de icaat edildi;  ordanda  konuşuruz.

-Kırıcı oluyosun  Savaş, ne yapabilirim.Gittiğim yerde benim için hayat çok daha zor, belki nefes bile alamıyacağım .YOLUNDAN TRAFİĞİNE, KALDIRIMINA, BULABİLECEĞİM ( TABİİ BULURSAM ) İŞİNE KADAR, HERŞEY ÇOK DAHA ZOR BİR METROPOLDEN BİR TAŞRAYA GİDİYORUM İKİ TEKERLEKLE(!) Kendini  düşünüp bencillik yapacağına, benim penceremden bak lütfen…

Derin bir sesizlik olmuştu, ilk defa sesi yükseliyordu.Nebiye,   ilk defa bağırıyordu.Bu çığlıkların arkası ağlamaklı bir ses tonuna bırakmıştı kendini…Sustum, öle öle acıyodu ki içim çaresizdim. Allah tan tek dilek hakkım olsa onun gitmemesini isterdim.Ne yapabilirdim . Peşinden gitsem hangi sıfatla olacaktı bu? Nebiye ışığım , güneşim, gitme: sensiz kalırsam küflenir ruhum, zindanlara dönerim. Aşkı hangi dilden anlatsam sana, burda benimle kalman gerektiğini, yüzlerce tebessüm var daha sana öğreteceğim desem, yok sen anlamak istediğin gibi anlayacaksın  aşkı, benim hissetiğim gibi bir gönül  lugatı yok, eyy sevgili ki sana aynı duygu durumunu hissettirsin.

-Ne daldın Savaş, bak yine hızlı sürüyosun . Dur, gel yanıma derinlerdesin yine, ne olur yapma dostum yaa dünyanın sonu değil ki.Tekrar görüşeceğiz elbet, bak bu son saatlerimiz, herkezden önce seninleyim işte, ilk senle vedalaşıyorum… Şu kısacık zamanımızı  susarak mı  geçireceğiz?

-Susmasam ne olacak,  karşımda yüreğimle muattap biri olmadıktan sonra? Kelimelerimi büyütsem de içimde, kalıp kocadıktan sonra ne olacak ? Tüm benliğimi sarmışken ruhun,  bakıpta görmeyen gözlerin ne olacak? Yama falanda tutmaz bu gönül,  sen bunu bilsen bilmesen ne olacak?

-Ne olur,  Savaş yeter (!) Defalarca sana söledim.Hayatıma giren asla olmayacak, kimsenin hayatını  kahrolası İKİ TEKERLEK üzerine hapis edemem, dedim . Neden beni anlamıyorsun.Yoruyorsun…

-Hayır  Nebiye, hayır, benim hayatım senin gelişinle mana buldu, gidişinle aynı manasızlığa dönecek, şimdi ne olur ilk ve son kez soruyorum sana,  tüm önyargılarından kurtulsun için, çok ama çok rahat  cevap vermeni istiyorum. Biliyorum, zaman ve mekan uygun değil mucizevi bir tebessüm de  hazırda yok, ama hani küçücük bir ışık  bir damla umut  istiyorum senden.

– Söle  Savaş (!)

– BENİM TÜM KALAN HAYATIMI SENİN ( İKİ TEKERLEĞİNE )VERMEK, VE O TEKERLEKLERİN TAŞIDIĞI  YAŞAM  SEVİNCİMLE, NEBİYEM’LE, SENLE,,,,,,,,,,,,,’ EVLENMEK’ ,,,,,,,,İSTİYORUM…..

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

-BİLİYORDUM CANIM, BU İKİ TEKERLEKLERİ NE DENLİ SEVDİĞİNİ, HİÇ BIKMADAN USANMADAN  BU YANLIZ KİMSESİZ BENİ,  MUTLU ETME HEVESİNİ,ÇOK DİRENDİM SANA,  ÇOK DİRENDİM  BU AŞKA, NE ACIMASIZ  DİYETLER ÖDETTİM  KALBİME, HAKKIN YOK SEVME SEVME DİYE BAĞIRDIM. HER GİDİŞİNİNİN ARDINDAN SESİZCE ÇIĞLIKLAR ATTIM.SEVİYORUM SENİ, SEVİYORUM DİYE KAÇ ŞARKI YAZDIM,  KAÇ  DİLLENDİRİLMEMİŞ BESTE YAPTIM…. BEN BİR GARİP MALUBUM. ŞİMDİ  SIMSIKI TUTTUĞUN ŞU İKİ TEKERLEKLİ ARABA GİBİ, TUTTACAKSAN YÜREĞİMİ,,,,,,,,,,

                                              _______    EVET’ SAVAŞ’ EVET ______

Kategoriler
Kişisel makaleler

SEN ile BEN arası

Aramızda sanıldığı kadarıyla uçurumlar yok sevdiğim! Bizimkisi daha doğmamış çocuğa gelecek kurmak gibi birşey aslında… Ve işte herşeyden öte sen ile ben arası sadece bir dilim aşktan başka birşey değil!

…nereden başlanır ki anlatmaya hiç bilemiyorum. Oysa ben yaşarken hiç bu kadar zorlanmamıştım. Şimdi bana seni anlatmamı istiyorlar ya dostlarım, inan kavuşamadığımıza inat daha bir zorlanıyorum. Bilmem ki insan sevdiğini nasıl anlatmalı, hangi harfi bacağından tutup güzel sözler inşa etmeli. Aslında bakarsan hiç bilmekte istemiyorum, seni kimselere anlatmakta; yıllardan beri seni sensiz seviyorum ve ben bu işi ama sadece bu işi yaşamakla eşdeğer sayıyorum sevdiceğim!

…düşünüyorum bazen, öyle hayaller kuruyorum ki ufak bir böceğin yanağıma konup herşeyi mahvetmesine bile içerleniyorum. Sanki seni sevdiğim için düşman bana herşey! Aslında hiç öyle bir durum yok ama benimkisi nereden bakarsan bak kıskançlık, seni düşünmeme engel olan herşeye biraz isyan! Ki olsun, sana varan yollardaki tüm engeller zaten sevgimin ne kadar derin ve sağlam olduğunun bir işareti değil mi?

Senden vazgeçmeyeceğim sevgilim! İnan bu hatayı ömrüme hiçbir zaman sokmayacağım… Alem düşman da olsa, güneş bir daha günümü aydınlatmasa da ben bu aşktan hiç vazgeçmeyeceğim. Ben, sende kendimi buldum. Yaradana daha bir inanır oldum. İnancımın doruğunda, hayallerimin en güzel yerindeyim ve biliyorum ki çok seversen “olur!”

Ne söylenir ki böyle bir sevdanın ardından, “sen ömrümün özeti” senden bir isteğim olabilir ancak bende senin özetin olmak istiyorum; varmı mısın bende seni-sende beni yaşamaya? Kısacası bu sabrı, bu emeği, bu insanlığı aşkla ödüllendirmeye var mısın?

Yalanım yok bunca yıldır seven tüm aşıkları arkama alarak, onlara yüreğimle inanarak çıktım bu yola ve hadi artık beraber ıslanalım bu yağmurlarda!

emre onbey (sizden biri/belki sen)

Kategoriler
İslam Dini

Sevgi ve Paylaşmak En Yakınınızdan Başlar

“Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.”

 Yaşamın her anını kapsayan din, insanlara Kur’an ekseninde güzel ahlak özellikleri kazandırır. Güzel ahlak özelliklerinin de ibadet olduğu bilincine sahip insan, bu üstün ahlakı yaşamaya ve en yakınlarından başlayarak yaşatmaya çaba gösterir.

Din ışıl ışıl aydınlıktır; insana gerçek sevgiyi, şefkati, merhameti ve dostluğu tarif eder. O’nun sınırları içerisinde yaşayan insan da her zaman ve her ortamda dürüst, samimi karakter özellikleri, saygı ve sevgi dolu davranışlar sergiler.


En Yakınlarımız; Çocuklarımız

Dinin özü güzel ahlaktır. Allah katında beğenilen üstün ahlak özellikleri, özellikle çocukluk döneminde şekillenir. Çocuk, fıtrat itibariyle gerçekleri kabullenmeye yetenekli ve Allah’ı bulup kavrayacak güce sahiptir. Bu nedenle çocuklara Allah inancı küçük yaşlarda öğretilmelidir. Son zamanlarda bazı batılı psikologlar, tarafsız ve önyargıdan uzak olarak yaptıkları araştırmalar sonucunda dinin, çocuğun ruhuna seslendiği ve onun ruhsal yapısına uygun olduğu görüşünde birleşmişlerdir.

Çocuklar; derin sevgiyi yaşatan Allah’ın güzel tecellileridir. Çocuk muhabbetle, aşkla sevilir. Değer veriyorsanız, yaşına rağmen saygı duyuyorsanız, ona Allah’ı tanıttıysanız, sevdirdiyseniz, Allah’ın koruması altında olduğunu söylediyseniz çocuk dünya tatlısı olur.

“Çocuklarımıza bırakacağımız en güzel miras güzel ahlaktır” buyurur Peygamberimiz(sav). Çocuğumuza güzel ahlakı tanıtmaya Allah sevgisini ve Allah’ın onun için yarattığı güzel nimetleri hatırlatarak başlayabiliriz. En sevdiği meyveleri Allah’ın yarattığını, örneğin iç açıcı sulu portakalların çamurlu topraktan çıktığını, kocaman bir portakal ağacının tüm detaylarının tek bir portakal çekirdeğinin içinde saklı olduğunu… Ufacık bir çekirdeğin toprağa atılmasıyla devasa bir ağacın oluştuğunu; onlarca dal, yüzlerce çiçek ve meyve verdiğini… On yılda büyüyen bir ağacın, gözlerimizin önünde on saniyede büyümesinin nasıl büyük bir mucize olacağını. Yıllara bağlı olarak büyümesinin de mucizevi bir olay olduğunu ve bu mucizeyi Allah’ın yarattığını…

Çocuğa hayvanları sevdirebiliriz örneğin. Çevresinden başlayarak kedilerdeki sevimliliğe, kuşlardaki çeşitliliğe, kelebek kanatlarındaki yanar döner renklere dikkatini çekebiliriz. Kendi yüzü ve bedenindeki oran ve simetriyi anlatır, “bütün bunlar kendiliğinden meydana gelebilir mi?” sorusunu yöneltebiliriz. Çocuk böylece aklını kullanır, mantık örgüsüyle kendiliğinden oluşamayacağını anlayabilir. Bu şekilde bir anlatımla çocuk daha dengeli ve tutarlı olur, çevresini saran yaratılış gerçekleriyle bu muhteşem düzenin bir sahibi olduğu gerçeğine ulaşabilir. Bu anlayışa sahip olan çocuklara, Kur’an ahlakının anlatılması daha da kolaylaşır.

Çocuğa güzel ahlakı anlatırken, sevginin yanı sıra saygılı olmalı ve ona değer verdiğimizi hissettirmemiz de önemlidir. Büyük bir insan gibi davranırsak o da saygılı olacaktır. Çocuk olduğunu hissettiren konuşma, onun dengesini bozar. Kendisine değer verilmediğini, adam yerine konmadığını düşünür. Çocuk yerine konmak kimi zaman hoşuna gitse de sorumluluk duygusunu ortadan kaldırır; her şeyi artık size yüklemeye başlar.

Çocukla bire bir konuşmak kadar güzel ortamlarda konuşmak da önemlidir. Çocuk, hoşuna gidecek bir yerde, sevdiği yiyecekler eşliğinde daha güzel eğitilir. Güzellikleri kapsamlı anlattıktan sonra dünyada kötülüklerin de olduğunu ayrıca anlatmalıyız. Ona iyiliği, kötülüğü ve akılcılığın ne olduğunu anlatmalı, iyi ve kötü insanları tanıtmalıyız. Kendisi akıllı, olgun ve güzel davranışlar sergilediğinde onu ödüllendirebiliriz. Örneğin akıllı konuştuğunda, akılcı bir seçim yaptığında sevdiği bir yiyecek ya da istediği bir oyuncak alabiliriz. Akıllı ve güzel davrandığında, temiz ve düzenli olduğunda ödüllendirmek, onun ruhsal yapısını güçlendirir.

Özenle, şefkatle, akılcı bir şekilde ve samimi ilgiyle yaklaşmak güzel sonuç verir. Bağırıp çağırmak çocuğu olumsuz etkiler; çocuk hem bize hem kendisine saygısını yitirir. Bilim ve sanat dışarıda bırakılarak, çocuğu “oturma, bakma, yapma!” emirleriyle eğitmeye çalışmak konuyu açmaza götürür.

Din ahlakı sevgidir, şefkattir; özveri, merhamet ve dostluktur. Allah, insanları, bitkileri, hayvanları, tüm yarattıklarını aşkla sevmemizi ister. Kur’an ahlakı, sevmenin sanatıdır. Çocuğa bu bakış açısıyla yaklaşırsak – Allah’ın dilemesiyle- çok güzel sonuç alırız.

Güzel ahlaka sahip insanların yaşadığı çevreler, özlem duyulan, huzur ve güven içindeki ortamlardır. Bu güzel ahlakın yaşandığı evlerde, anne- babaya itaatli, onlara “öf” bile demeyen, kötülüklerden uzak duran vicdanlı çocuklar yetişir. Bu ailelerin anne babaları çocuklarının hayırlı insanlar olmaları için çaba harcayan, birbirlerine de sevgi ve saygı gösteren, davranışları ile örnek insanlardır.

Ahlak değerlerini yitiren, bireyleri arasında sevgi, saygı ve beraberlik duyguları körelen ailelerden oluşan toplum, hızla manevi ve ahlaki dejenerasyona doğru yol alır. Ailenin ahlak yapısı ne denli güçlü ise, millet ve devlet de o derece güçlüdür.

Kur’an’da, İmran’ın karısının, “Rabbim, karnımda olanı, ‘her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak’ Sana adadım, benden kabul et.” (Ali İmran Suresi, 35) diyerek dua ettiği haber verilir. Hz. Meryem’i annesi nasıl Rabb’ine adadı ise, bizler de çocuklarımızı Allah’ın rızası için Allah’a adayalım. Çocuk henüz hiçbir şekle girmemiş temiz toprak gibidir. O toprağa hangi tohumu ekersek, onun meyvesini alırız. Ne kadar çok ekersek, meyvesini kat kat fazlasıyla verir; Rabb’imizin dilemesiyle güzellik, nimet, bereket, sağlık ve sıhhat gelir.

Fuat Türker

Kategoriler
Deneme Yazıları

Bağışlama Sevginin Önündeki Engelleri Kaldırır

Affı ve kullarına karşı iyiliği çok olan Allah’ı dost edinmek, O’nun her şeyi sarıp kuşatan rahmetine sığınmak, insana hatalarının bağışlanacağını bilmesi nedeniyle büyük huzur verir. Her hatasında hemen Allah’ın affediciliğine sığınan ve tevbe eden mümin, Allah’ın kendisine kesinlikle yardım edeceğini, koruyup gözeteceğini ve bağışlayacağını bilir. Hatası ne denli büyük olursa olsun, samimi niyetine binaen Rabb’inin hatasını bağışlayıp, kendisini hayra yönelteceğini umut eder.

İnsan bir hata yaptığında nasıl Allah’ın sonsuz şefkat, merhamet ve bağışlayıcılığına sığınıyorsa, kendisi de diğer insanlara merhametli ve affedici olmalıdır. Bir Kur’an ayetinde, “Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam’a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf Suresi, 199) buyurur Allah. Kalbi Allah’ın zikriyle hastalıktan arınmış/yumuşamış olan mümin, karşısındaki müminlere de hüsn-ü zan eder, bağışlayıcı olur. Bu Rabb’inin buyruğudur ve önemli bir yükümlülüktür.

Allah’tan kendi hataları için bağışlanma dileyip, müminlere karşı katı ve sert bir ahlâk sergilemek, samimi müminin fıtratına uygun değildir. Mümin Allah’ın beğendiği ahlâkı her durumda kararlılıkla uygular; zaten istediği de O’nun ahlâkıyla ahlâklanmak değil midir?…

İnanan insanın bağışlayıcılık anlayışı, cahiliye insanınkinden çok farklıdır. İnkar eden kişinin ‘bir defalık affetme’ ya da ‘son kez affetme’ mantığı müminin asla benimsemediği bir tavırdır. İnanan insan herhangi bir hata veya kusur defalarca da devam etse, affedici ve hoşgörülü davranır, davranışlarında bir değişiklik olmaz.

Af olmazsa sevgi diye bir şey kalmaz. Af olmasa o kadar çok insan birbirine darılabilir, sürtüştükleri o kadar çok konu olabilir ki… Ancak Allah, affedicilik özelliğiyle müminleri sağlıklı yaşayabilecekleri şekilde yaratmıştır. İman etmeyen insan kinlendiğinde kini bir ömür boyu devam eder; hoşgörü ve bağışlayıcılığının bir tahammül sınırı vardır. Ard arda gelen hataları ve yanlışları sonucunda ‘bardak dolar’ ve ‘son damla’nın da taşmasıyla karşısındaki kişiyi artık affedemez duruma gelir. “Ben onu çizdim, benim için bitti” der örneğin. Oysa mümin, binlerce kez hata yapmış da olsa sevdiğine karşı merhametlidir. Asıl Allah’tır bağışlayıcı olan; bizler ceza veremeyiz.

Bağışlama sıkıntı, azap, çile içinde olmamalı, gönülden olmalıdır. İntikamın şeytani bir tadı vardır; ondan kaçınıp, samimi, içten affetmek, şefkatle bakmak gerekir. Bağışlama, müminler arasındaki sevgi zeminini oluşturmada Allah’ın sunduğu sayısız nimet ve güzellikten biridir. Bağışlama, sevginin önündeki engelleri kaldıran temizleyicidir.

Allah’ın beğenmediği bir ahlâk gösterdiği anda kişi ölüm meleklerini karşısında görse, telafi edecek zamanı olamayacağını anlar. İşte içi titreyerek Allah’tan korkan bir mümin, Allah’ın razı olmayacağı bir ahlâk göstermekten, O’nun katında makbul olmayan bir davranış sergilemekten titizlikle kaçınır. Her olay ve her hatalı davranış karşısında merhametli olur; bu en güzel ahlâk özelliklerinden biridir. Bu şekilde müminlerin birbirlerine karşı sevgi ve bağlılıkları artar ve şeytan aralarını açıp-bozamaz.

Kur’an’da, ‘Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.’ (Nur Suresi, 22) buyrulur. Allah’ın bizi bağışlamasını sevmez miyiz?..En çok ihtiyacımız olan nimet de bu değil midir?…

Fuat Türker

Kategoriler
Eğitim - öğretim Genel Konular Güncel Haberler iletişim Teknoloji Toplumsal Konular

Dünya Batıyor, Sevgi Ölüyor

“kimi ekonomik krizleri bahane gösteriyor, kimileri sömürgeci politikaları… Herkesin mutlaka yanlış yaptığı ve yapılanları düzeltme adına önerebileceği fikirleri var. Teknolojinin bu kadar hayatımıza sokulmasının ve bizleri dar bir dünyada yaşamaya bırakması galiba bir tesadüf! Yakında ebeveynlerimizi bile ziyarete gitmezsek, hiç şaşırmamak lazım…”

Her gün güneş aynı taraftan doğuyor. Yeryüzünde mevsimlere çok aykırı bir durum yok! Her ne kadar küresel tehlike olsa bile, şu an itibariyle anormal durumlar göze çarpmıyor, ya da çarpıtılmıyor. Güneş doğuyor ve batıyor. Korkuyorum acaba güneş neden hiç yön değiştirmiyor… İnanın bir gün güneş doğacak ama dünya batacak!

İnsanların çok sorunları var. Herkesin en büyük sorunu hep kendisiyle; huzurlu yaşamak adına yapmayacakları hiçbir şey yok. Ama yapmıyorlar, bu durumda hiçbir şeyleri de olmuyor. Olabilir mi, olamaz mı? İnanın olmasın! İnsanın hayatına keşkeler, pişmanlıklar girdiği zaman vicdan azapları başlar ki, yaşamı zaten kötü olan biri için daha da çekilmez hal alır. Artık vicdan sızlaması da ekonomiye bağlanmış durumda, çoğu kişinin dilinde para, para… Sanki parayla bu zamana kadar kaç kişinin yüreğinde yer edilebilmiş ki?

Çocukken babamız, kardeşimle bana para verdiğinde kavga etmezdikte, acaba hangimizi daha çok öpecek diye kıskanır dururduk! Huzuru hep sevgide, saygıda, sadakatte arardık. Zamanla, hani insan büyüdükçe dünyası küçülüyor; türlü sıkıntılara karşı bireysel fikirlerle ilerlemek, kendine rahat bir yaşam kurman çok zor. Bunu başaranlar var mıdır bilemiyorum ama sanmıyorum kimselerin öyle rahat uyuyup, uyandıklarını… Yani artık çok zor!

Dünya batıyor! Şaka değil bu, oyunsa hiç… Yazmak içinde yazmıyorum. Ama asıl gerçeğe doğru ilerliyor ömür denilen gemimiz. Daha kaç dalgaya karşı koyarız, kurtulabilir miyiz, alabora olmadan limana ulaşabilir miyiz? İnşallah en güzelini düşünüp yine güzellikler içerisinde yaşarız… Olumlu düşünebiliriz!

Hayatımızda en büyük eksikliği hep yüreğimizde, sevgimizde hissederiz. Yani maddi konular düzeltilebiliyor ama sağlık, ya da kalbini kırdığınız birinin ansız ölmesi sonucu çektiğiniz vicdan azabının… Telafisi olmuyor bazı duyguların ve o duygular ki öyle bir çıkıyorlar ki karşımıza, aynı olayları tekrar yaşıyoruz. Hem acı çeken hemde o acıyı yaratan oluyoruz.

Geçen gün, akşam haberlerini izlerken fark ettim sevginin öldüğünü. Her kanalda ekonominin yarattığı krizden bahsediliyordu. Ama öyle bir haber yayınlandı ki sonra, bir anne nasıl bir vicdansa artık ya da zorunluluk (önyargılı olmamak lazım yine de) yeni doğmuş bebeğini kapı önüne bırakabiliyor. Dini kitaplar bile yazıyor; ne olursa olsun insanı yaşatmaktır asıl olan, zaten her kul kendi rızkıyla doğar-yaşar ve ölür! Yani kimse kimseye öyle çok muhtaç değil, yeter ki biraz sevgi ve sabır gerisi inanın huzurdur! Yaşamak böyle onurlu bir durumdur işte!

Korkuyorum bir gün kuşlar hiç göç etmeyecek diye, ya da diğer hayvanlar saldıracaklar insanlara… Artık birçok şey olasılık taşıyor. Kendi içimizde bile kendimizi öldürmeye niyetlenmişiz. Garip duyguların sığınağı olduğumuzdan mıdır ki bilinmez gün geçtikçe yitiriyoruz insanlığımızı… Yani dünya batıyor; üstelik bunu öyle uzaydaki var sayılan diğer canlılar değil, biziler yapıyoruz. İçimizde canavar yaratıyoruz.

Artık savaşlar başlayacak! Çocuklar ölecek, hani büyüklüğüyle övünen o lider, sömürgeci ülkeler sonunu getirecek insanlığın. Önce yalan haberlerle, sinemalarla, dizilerle, eğlence programlarıyla uyutacaklar halklarını. Sonra her şey sizin için deyip, en masum ülkelerin bir yudum sularına göz dikecekler. Çoğu ırk yok olacak, kültürler yozlaşacak, tek dilin üstün olacağı günler gelecek…

Hani kurulan birlikler var ya, Avrupa birliği, NATO, IMF, bunlar insanlığa hiçbir zaman hizmet için kurulmadılar. Bunlar ayrımcılığın, köleleşmeliğin ve özgürlüğün elinden alınması için kurulmuş sahte birlikler aslında… Bunu bilen çok iyi biliyor. Ama konuşmak istemiyorlar, konuşturulmuyorlar. Kimileri ölmekten korkuyor, kimileri sürünmekten; oysa bir insan özgür olduğu sürece, fikrini uygulayabildiği sürece yaşadığını anımsar. Şimdi biz neyiz, doğduk mu, yaşıyor muyuz?

Şimdi ben düşünüyorum. Bir Türk genciyim! İnanılmaz bir tarihim var; adaletli, cesur, zeki atalarım var ve ben onların torunuyum. Hiçbir zaman haksızlığa karşı susamayacak bir yüreğe sahibim. Genlerim beni dürtüyor her vicdansızlıkta… Birileri tetikliyor asiliğimi, atalarım konuşuyor içimden. Şimdi ben susarsam, biz susarsak! Ne anlamı kalır o tarihin, o adaletin, o cesaretin… Ne anlamı kalır yaşadığımın?

Bana kimse krizden, acizlikten, cimrilikten, korkaklıktan bahsetmesin! Zaten yeterince görüyorum ben bunları. Kendi kararından uzak kurulan hükümetleri, arkasında sömürgeci devletlerin desteği; dahası ülkenin en gözde fabrikaları, bankaları, turistik yerlerinin yabancı sermayeni kontrolünde olması v.s. bunları bana söylemeyin işte! Bana eğitim hakkımı verin, bana hakkımın yendiği zaman soruşturma geçirmeden grev yapma hakkımı verin! Bana özgürlüğümü verin, para da mülkte sizin olsun…

Ben eski ülkemi özlüyorum. Kapılarına kilit vurulmadan, komşunun halinin-hatırının sorulduğu, çocukların kaçırılmadığı, terörün olmadığı günleri özlüyorum. Benim halkımı bölmek adına doğu-batı ayrımı olmadan ve hatta din ayrımı, dil, ırk ayrımı yapılmadan yaşadığımız o günleri özledim! Baksanıza hiç kimseler güvenmez olmuş birbirine, devamlı bir kargaşa ortamı, herkesin geçim sıkıntısı bitmeyen borçları; hani bunların sebebi de var. Neden bir insanın alın terinin hakkı verilmez ki, neden ha? Paraya mı köle olacağız. Ne olur herkes güvenli taşıtlara binebilse, engin fakirleşir mi sanki? Yaradan neden zengine mal vermiş, neden fakire sıkıntı vermiş- sorunlarını paylaşsınlar diye değil mi?

Ben bir bunu bilirim kişinin kendi iç dünyası biterse, dış dünyasının önemi yoktur! Hem bu dünya tüm insanlığın ortak yaşam alanı değil mi, paylaşılamayan ne olabilir ki? Hangi ırk diğerinden nasıl üstün olabilir, sadece bazı kültürler, adetler-örfler vardır, o ırkı diğerinden daha onurlu kılan, yoksa gerisi laf-ı güzaf!

İnsanı, insan yapan yüreğindekiler güzellikleridir. Eğer sen paylaşmazsan o güzelliği, karşındaki de paylaşamaz; o zaman ne sevgi ne de saygı kalır. Geriye bir özlem kalır, birde yitirilen, paylaşılamayan onca güzellik!

Umarım bundan sonra güneş en güzel yarınlarımıza merhaba der!

EMRE ONBEY

Kategoriler
Doğa ve Yaşam Günlük hayat iletişim Sevgi ve Ask Dünyası Toplumsal Konular

Sevgiye dair bir kaç söz

‘’Sevgi her zaman karşılık görür, kin de.’’ diyor Dostoyevski. Büyük düşünürümüz Hz.Mevlana da ’’sevgi bilmekten doğar’’ diyor. ’’Sevgi birliğe, bencillik yalnızlığa götürür.’’ Demiş Schhiller de. Ve yazmak istediğim o kadar çok özlü  söz var ki sevgi üzerine, sevmek üzerine. Neden? diyeceksiniz.

Çünkü toplum olarak çok ihtiyacımız var bu cümlelere. Belki bir tanesini çekip alıverir beynimiz diye. Farkındaysanız sevmeyi unuttuk artık. En başta da insan sevgisini. Kavgalar, kırgınlıklar, hüsumetler, dedikodu ve daha birçok çirkinlik. Artık sevginin yerini bunlar almış. Ama bunlar mı yakışıyor insana  çok yüce bir duygu olan sevgi mi? İnsan, sevince ve sevilince insandır. Kainatta sevmek duygusunun bahşedildiği tek varlık insandır. Ama artık bizler, sadece insana tahsis ilen bu duyguyu taşıyamaz olduk. Komşuyla kavga, satıcıyla kavga, ailede kavga vs. Uzayıp gidiyor. Hayvanları sevmeyiz. Bitkilere de tahammülümüz yok. Nerede ‘’çimlere basmayınız ‘’ yazısı görsek inadına basarız, ormanları tutuştururuz, parklardan çiçek koparırız.

Ne oldu bize? Neden böyleyiz? Herşeyde, herkesde kusur buluyoruz. Karşımızdakini kusurlarıyla sevmeyi beceremiyoruz.

Şöyle bir düşünüldüğünde, sevgi de çeşitlilik arzediyor. Önce ‘’eğer’’ türü sevgiye değinmek istiyorum. Örneğin: ’’iyi çocuk olursan seni severim’’ ya da ‘’şöyle yaparsan seni severim ‘’ gibi. Yani sevmek bir şarta bağlı. Bencil bir sevgi türü bu. Diğeri ‘’çünkü ‘’ türü sevgi. Buna da ‘’seni seviyorum, çünkü çok iyisin’’ ya da ‘’seni seviyorum, çünkü çok beceriklisin ‘’ gibi örnekler verilebilir.

Ve şimdi sıra gerçek sevgide. Bu da ‘’rağmen’’ türü sevgi. ’’Çirkin bile olsan seni seviyorum’’ ya da ‘’huysuz olmana rağmen seni yine de seviyorum’’ gibi. Olduğu gibi, kabullenerek sevmek. İşte gerçek sevgi budur. Hiçbir şarta bağlamadan, öylece, yalın ve çıplak.

Ruhu besleyen sevgidir. Şartsız koşulsuz sevgi. Sevgiyle beslenen bir ruha sahip olanların ışığı da dışa yansır. Sevilen insan olurlar.

Sevgiden bu kadar bahsettikten sonra umarım, kendimize çeki düzen veririz. Küçük sorunları büyütmeyip, bunları karşılıklı sevgi saygı ortamında çözmeye çalışırız. Hayatımızın renkleri olan bitki ve hayvanlara da sevgiyle yaklaşalım bu arada. onlar da insanlar gibi ilgi ve sevgi beklerler. Kısaca sevgi geneldir. Tüm varlıkları kapsar.

Yeri gelmişken gerçek sevgiyi çok güzel ifade eden bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Hintli bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalışan bir akrep görür. Onu kurtarmaya karar verir ve parmağını uzatır ama akrep onu sokar. Hintli tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar.

Yakınlardaki başka birisi ona, onu sürekli sokmaya çalışan akrebi kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler.

Ama Hintli adam şöyle der:

‘’sokmak akrebin doğasında vardır. Benim doğamda ise sevmek var. Neden sokmak akrebin doğasında var diye kendi doğamda olan sevmekten vazgeçeyim?’’

Sevmekten vazgeçmeyin, iyiliğinizden vazgeçmeyin, etrafınızdaki akrepler sizi soksa bile.

Sevmektir insanı güzelleştiren, ruhunu besleyen, aydınlatan, ve dışa yansıtan. Hep sevin, sevgiyle kalın.

SEVGİLERİMLE

Kategoriler
Deneme Yazıları iletişim Kişisel makaleler Toplumsal Konular

Gerçek Dost Arayışı

Her insan yaşamında ‘yakın bir dost’ arayışı içindedir. Mutlu anında da zor zamanlarında da yanında olacak, koruyup kollayacak, sorunlarının çözümünde destek olacak, hatalarını bağışlayacak, hastalığında ve yaşlılığında kendisini yalnız bırakmayacak sevgi dolu, sadık bir dosta ihtiyaç duyar.

İnanan insan için aradığı dost yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu gözeten ve Kur’an ahlakını yaşayan diğer müminlerdir. Allah’tan yüz çeviren kişiler ise kendileri gibi dünyevi çıkarlarını gözeten kişilerle dostluklar kurarlar. Müminler arasındaki güçlü dostluk ve iman etmeyen insanlar arasındaki dünyevi çıkarlara dayalı ilişkiler ise birbirinden tamamen farklıdır.

Gerçek dostluk bir insanı yalnızca güzel ahlakı için sevebilmektir. Samimiyet üzerine kurulan dostluklar kalıcıdır. Kuşkusuz her insanın ihtiyacı olan dostluk, büyük nimettir. Gerçek dost, insanın iyi ve kötü gününde yanındadır, kendi için istediğini arkadaşı için de ister, onun mutluluğunu en az kendisi için istediği kadar arzu eder. Bu dostlukta kıskançlık, haset ve rekabet gibi duygulara yer yoktur.

Gerçek dost samimidir;  içiyle dışı birdir, kalbinde ne hissediyorsa dilindeki de aynıdır. Dürüst, açık ve nettir; düşüncelerini hiç saklamadan, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmadan gerçek karakterini açıkça ortaya koyar. Kuran ahlakına göre insan samimiyeti derecesinde değerlidir, samimi olduğu için o kişiye güvenilir ve sevgi duyulur.

“Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O’nun elçisi, rüku’ ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü’minlerdir.” (Maide Suresi, 55)

Kuran ahlakını yaşama çabası içinde olmayan kimseler, gerçek bir yakın dostu asla bulamaz, yaşamları boyunca ararlar. Onlar ‘çok yalnızdırlar’, ‘bir tane dahi dostları yoktur’ ve ‘tüm arkadaşları iyi gün dostudur’!..

Bu kişilerin zenginlik, güzellik, saygınlık, makam gibi değerler üzerine kurdukları dostlukları hiçbir zaman uzun süreli olmaz. Çünkü bu değerlerde bir değişiklik olduğunda, dostluk da biter. Örneğin güzellik ya da zenginliğe dayalı dostluklar, kişilerden birinin bunları kaybetmesi durumunda gördüğü ilgi, yakınlık ve dolayısıyla dostluk da son bulur.

Dostu olduğunu söylediği insanı rakibi gibi gören haset kişiler, ancak zorunlu olduklarında başkalarına hatalarını söylerler. Çünkü başkalarının kendilerinden iyi durumda olmasını çekemezler ve  “seni böyle, olduğun gibi seviyoruz” gibi sözlerle samimiyetsiz yaklaşımlarda bulunurlar.

Çıkarlarını gözeterek yaşayan kimseler, kendileri de yaşamlarında birtakım kayıplara uğrar; güzelliklerini, gençliklerini, sağlıklarını, zenginliklerini yitirebilirler. Ancak gerçek dost zannettikleri kişilerin, yaşlılıklarında, muhtaç duruma geldiklerinde kendilerine değer vermediklerini görürler. Hatta iyi günlerinde yakınlık gösteren bu insanlar, tanımazlıktan gelecek kadar uzak davranırlar. Sorunları olduğunda danışacakları, yardım isteyecekleri hiç kimsenin olmadığını görürler. En iyi dostları olduğunu zannettikleri kişilerin dahi yakınlıklarının gerçek nedeninin çıkarları olduğunu anlarlar.

Kuran ahlakına göre yaşamayan insanlar, birbirlerinin kötü ahlak özelliklerini bilirler. Bu yüzden de birbirlerine gerçek anlamda sevgi ve saygı duyup, güvenemezler. Yalan söyleyen, samimiyetsiz ve yapmacık davranışlarla çıkar ilişkisi kuran bir kişiye insan doğaldır ki sevgi ve saygı duyamaz.

Gerçek dost, arkadaşının dünyada da ahirette de mutlu olmasını hedefler. Gerektiğinde dürüst ve açık konuşup, varsa ona imani yönden hata ve eksiklerini hatırlatır, öğütle uyarır. Kişiyi ahireti için uyaran insan gerçek anlamda samimi bir dosttur.

Allah sevgisi, Allah korkusu ve iman, Kuran ahlakını yaşayan insanların birbirlerine gerçek anlamda sevgi, saygı ve güven duymalarını sağlayan değerlerdir. İnananların birbirlerine duydukları sevgi ve sadakat, onların Allah yolundaki çabalarına göre şekillenir. Malını, canını Allah yolunda feda etmiş müminin Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilme mücadelesi, diğer müminlere örnek olur ve kalplerinde ona karşı sevgi oluşturur. Eğer dostluk, Allah korkusu, iman ve güzel ahlak üzerine kurulmuş ise, sapasağlam temeller üzerine inşa edilmiş demektir.

Ancak Kur’an’dan yüz çeviren, Allah’ın sınırlarını korumaktan kaçınan kişiler, hesap günü Allah’ın huzuruna çıktıklarında “… Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın-dost(muşsun sen).” (Zuhruf Suresi, 38) diyerek birbirlerine lanet edeceklerdir.

O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: “Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım,”

“Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim.”

“Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı ‘yapayalnız ve yardımsız” bırakandır.” (Furkan Suresi, 27-29)

Yapayalnız, yardımsız, dostsuz kalmaktan, yanlış dost edinmekten ve ahirette “ah keşke” demekten Allah esirgesin…

Elif Alaca

[email protected]