Kategoriler
Deneme Yazıları Öylesin Esti

Şairin Es Geçmesiyle

Yaşamın misafiri olduğumu anladığım zamanların birindeydi karşılaşmamız, o anlam veremediğimiz bakışmalarının tesiri altında saçmalarken ki halimi dün gibi hatırlıyorum. Sanki sesi kısılmış eski bir radyo gibi frekans sorunu yaşıyordum. Gelgitlerim bir hayli fazlaydı ki nerede olmam gerektiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. İsmimin ilk üç harfini hatırlayan bir hafızayla karışık martılar uçuşuyordu etrafımda, oysa hiç deniz yoktu o anda. Biliyorum, bir başka âleme zorla götürülmüş gibi çırpınırken bu duyguda, düşüncelerimin hızlı boyut değiştirmeleri beni “sen” yapmaktaydılar. Hani hiç fena değildi tüm bunlar. Yani yine de bir insanı keşfetmek hala en büyük buluştur yeryüzünde.

Okuduğum şiirler geçiyor gözümün önünden, o yırtık kalbime dikiş işlemeyen cinsinden hemde. Şairler diyorum en çok ayrılık yaşamış insanlardır hayatta ki bazen ben bile şairlerin kahvesinde oturunca üzerime çöken hüzünden anlayabiliyorum kaybedişlerimi… Kocaman bir yitiksin bende, hani kime toslasam o eski halime dönemeyeceğimi iyi biliyorum. Üzülmüyorum aslında, olmam gereken yerleri anlaşılmaz bir sebepten dolayı es geçmelerimin gündoğumuna defalarca şahitliğim var ve üstelik batan her yanımda senin hayalinle el ele tutuşmalarımla ağlamalarımda.

Yanık bir orman gibi yeniden filizlenmeye bıraktım kendimi. Kül olmuş bir şey ne kadar dönerse aslına o kadarım işte, o kadar! İç çekişlerimin duyulmaz kıyımında sağır ederken isyanımı, karıncalara bırakıyorum gülüşlerimi. Gün olur devran döner elbet, ya da bir ihtimal yaşar gideriz, ölür unuturuz her şeyi… Duruşum gibi, kıpırdanışımda aynı yerde hala; dedim ya bir Araf benimkisi ne Cennetimdeyim bu aşkın ne de ıstırabında Cehennemin…

“hani çoğul halimiz vardı
Biz baharı severdik…
Tekil halimiz; sen kışı, ben yazı
Nedense kaderimize apansızın düştü sonbahar!”

Not: insan herkese her şeyini verebiliyor, bir tutam
yalnızlığından başka!


Emre Onbey (sizden biri/belki biraz sen..)

Kategoriler
Aklımdan geçenler Ivır Zıvır Karikatür resimleri Kişisel makaleler Komik resimler Şair şiir edebiyat Şiirler

Bir Şiir Yazdım “Şair” Dediler, Vallahi Anlamadım!

“Özeleştiri”

1icik-siir-1

Edebiyat sayfalarını göreseniz ne çok şiir yazan var sanırsınız oysa; durum hiç te öyle göründüğü gibi değil! “Şairler neden şiir yazmıyor? Adamlar yoksa dertlerini mi şiirsi anlatıyor?” soruları ile çıkalım yola.

Kategoriler
Eğitim - öğretim Genel Konular Günlük hayat Kişisel makaleler

Bir Yazardan Şaire

“şair deyip geçme öyle! Sen hiç birini düşünerek, hani tüm insanları duygularını hissederek şiir yazdın mı? Hiç savundun mu haksızlığı, sana zararı dokunmazken? Doğruları söylediğin için hiç cezalandırıldın mı? Onun için şair deyip geçme! Neden şair gibi düşünemiyorum diye üzül biraz…”

Hayat her şeye rağmen güzeldir! Nedenini bende bilemiyorum ama böyle başlamak istedim yazıma. Belki böyle olmasını istediğim içindir. Ama gerçek bir sebebi yok, olmayacakta. Neden olsun ki düşünüyorum ve sokaklara bakıyorum. Gördüğüm ve bundan sonra da göreceğim manzara çok güzel olmayacak. Çarşamba günleri bizim evin de olduğu cadde üzerine pazaryeri kuruluyor. İnsanlar ihtiyaçlarını alıp-gidiyorlar. Akşam olup, pazaryerinin dağıldığı zaman ki görüntü beni ağlatma noktasına getiriyor. O güzelim caddenin çöp yığını olması değil içimi burkan. Tam aksine keşke çöp yığını olsa da oraya çürümüş sebzeleri, meyveleri, arta kalan ne varsa ailesine götürmek için gelen insanların çaresizliklerini görmesem. Hani diyorum eskiden de insanoğlu bu denli vefasız mıydı? Komşusunun halinden bihaber miydi?

Her şeyi devletten beklemeyelim diyoruz. Çok güzel söylüyoruz değil mi? Peki bizim devletin başındaki uyanıklar niye her şeyi halkından bekliyor! Devlet halkın ihtiyacını göremeyecek, yarım edemeyecekse neden var o zaman, diye sormaz mı âdemoğlu! Bu halk bir kilo domates, patates, elma v.s. evine götüremeyecek durumdaysa, demek ki ülkenin ekonomisinden bir dengesizlik var demektir! Eğer bir kişi komşusuna yardım edemeyecek durumdaysa ki kendi durumu ortada; komşusu da onurlu biriyse ve komşusunu sıkıntıya sokmamak için kimseler görmesin diye, akşam olunca pazardan arta kalanları evine getiriyorsa-benim bu yazdıklarımı unutun gitsin!

Şairlere deli derler. Az bile diyorlar. Kendi durumuna bakmazsızın, halkıyla bütünleşip-onların sorunlarıyla boğuşan başka kaç tane cesur insan var ki bu dünyada! Büyüklerimiz beladan, kavgadan uzak diyorlar. Ya bu şairlerin yaptığı ne; kendilerini ilgilendirmeyen her konuda yazarlar bir şiir-sonra hoppala cezaevi… Kimseciklerde gitmez onları ziyarete. Zaten onlarda bilirler kimsenin gelmeyeceklerini. Kırılmazlar. Ağlamazlar. Ama nedense hep yanlış anlaşılırlar. Öldükten sonra satar kitapları, evlerin duvarlarında görürsünüz resimlerini, neredeyse her kitapta bir şiirleri yayınlanır. Onlar ki bu dünyanın yükünü çekmek için gönderilmişlerdir. Haksızlığa karşı tek güçleri yürekleriyle hareket eden kalemleridir. Kimsenin kalbini kırmazlar, burnunu kanatmazlar, kollarını kesmezler… Onların derdi özgürlüktür, insan gibi yaşamaktır!

Değerini bilin şairlerin… Hani okuduğunuz bir şiirde dersiniz ya “benim düşüncemi yazmış, aynı beni anlatmış” diye, sonra unutursunuz işte! Bir düşünün bakalım, ya bir kere sorun kendinize işte! Nasıl yazıyorlar onlar bu duyguları, nasıl kaleme alıyorlar. Hani sizin hiç düşünmediğiniz kişiler var ya akşamları sabah yapıyorlar. Kim için dersiniz? Çok kolay mı herkese hitap eden bir şiir yazmak; çok kolay mı Mehmet akit Ersoy gibi dünyaya kabul ettirmek istiklal marşı şiirini? Sizden para istemiyorlar ki-kaç şair var zaten sizin bildiğiniz çok zengin olmuş! Çoğunun evi bile olmamış, aile bile kuramamışlar. Ama sizler onlar sayesinden bilinçlenmediniz mi, sorunları çözmediniz mi? En kolay sevgilinize bile bir şiir yazamayacak kadar sevgi beslerken, onlardan yardım almadınız mı? Yapmadınız mı bunları!

Cahit Sıtkı Tarancı ustanın otuz beş yaş şiiriyle kaçınız hayatın gerçek yüzüyle tanışmadınız. Atilla ilhanın şiirlerini anlamak şimdi çok mu zor sanki? Kaybettiğiniz duygularınızı hatırlatan, unuttuğunuz-kaybettiğiniz hayalleri size kavuşturanları unutmayın bence! Hani herkesin bir hakkı vardır ya birilerinde ödeyemediği; işte insanların üzerinde çok hakkı olan bu cesur kalemleri, korkusuz yürekleri, unutulan kalpleri biraz hatırlayın be!

“Bak doğduk, ölüyoruz
Bir bekleyenimiz bile yok şu dünyada
Bir selam çok mu bu gönüle
Binlerce vedanın ardından…
Acaba çağırsam Azrail’i
Kurtarabilir miyim insanlığımı
Kırıldı bu kalem orta yerinden
Artık yazmaz bir daha
Yaşasa bari!”

Bir tanesi için bile-binlerce kez ölmeyi insanlık bildiğim şairlere…

EMRE ONBEY

Kategoriler
Azerbaycan üzerine Gazeteci Geçmiş Tarih Genel Konular Şair Şarkıcı şiir edebiyat Şiirler siyasetci Söyleşiler - Röportajlar

Şeki’ye kar düşende

ŞEKİ’YE KAR DÜŞENDE

Bahtiyar Vahabzâde, bir neslin namusu olmayı seçmiş bahtiyarlardandı. Bilinen ölçülere göre bahtiyar yaşamadı. Çilesi büyüktü. Gönül ağrısı, ruhunun ve sanatının gıdasıydı; aynı zamanda hayatının karabasanı olacak şartları da hazırladı. Dolayısıyle, genel-geçer ölçülere göre gün görmedi. Dünyevî tadlara uzak değildi, hatta, hemcinslerine “nümûne” olacak kadar dünyalıydı ve dünya zevklerine de yolu pek çok şekilde uğramıştı; lakin satıh üstü değerlerde konaklayacaklardan değildi. Derdi vardı ve bu dert, başına türlü türlü dertler açacaktı.

Evvela “şâir” doğmuştu. Bu, yaradılışı yorumlamakta ve hayatı yaşamakta, zaten başlı başına derin bir fark yaratmaya yeterdi. Öyle sıradan bir şair de değildi. Sarsıcı bir kabiliyetle doğmuştu. İçinde volkanlar vardı. Önüne durulamaz patlamalar olması kaçınılmazdı. Gelecek yıllar, bu yanardağın faaliyetine şahid olacaktı.

Doğduğu 1925 yılı, Sovyet inkılabının ve özellikle Stalin rejiminin tamamiyle yerleştiği yıllardı. Korku kol gezerken, çocukluğun hür ikliminde yaşamak mümkün olmadı. Daha dilleri yeni açılmışken, büyüklere öğretilen yaşama kalıpları, çocuklar için de uygulanmaya başlanıyordu. Rejim, kendi sistemini körpe dimağlarda yeni baştan yaratıyor, eğiyor, büküyor, bozuyor, olmadı yine bozuyor ve insanlık tarihinin en insafsız toplum mühendisliğinin örneklerini vermekten çekinmiyordu. Bu sistem, o yıllar için söyleyecek olursak, merkezde çok kuvvetli, taşrada nisbeten daha zayıf ölçülerde uygulanıyor gibiydi. Bahtiyar Bey de bir bakışla taşralı sayılırdı.

Bahtiyar Vahabzade, o tarihlerde bile temiz kalabilmiş Türk muhitlerinden birinde doğmuştu. Şeki, Bolşevik İhtilali’nden evvel, Kafkasya’daki Türk Hanlıklarından birinin merkeziydi. Devlet başkenti olsa da Bakü’ye göre, hatta Gence’ye göre taşraydı. Şeki Hanlığı, zaten bir vilayetten ibaret denilebilecek kadar dar bir sahada kurulmuştu. 1925’e gelindiğinde de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin belli başlı şehirlerinden biri olmuştu.

Şeki , eski bir başkentti ve son yüzyılın bir kültür şehri olarak şanslıydı; Bakü’ye, yani merkeze uzaklığı da Şeki’nin bir şansı olarak ortaya çıktı. Yeni sisteme uyumu ve kendi değerlerini değiştirmesi veya yeni değerleri de benimsemesi bunun için zaman aldı. Bu yavaşlık, pek çok şeyin korunabilmesi imkanını da getirdi. Bahtiyar Bey, işte böyle bir Şeki’de doğdu.

Şeki, Türklerin, hayatı hâlâ – belli ölçülerde-, Dede Korkut havasında yaşadıkları bir şehirdir. 1993 yılı başında, karlar altında üşüyen, gazsız ve hatta elektriksiz haliyle gördüğümde, Karabağ harbinin en şiddetli zamanıydı. Bu haşin tabiat şartları altında ve harbin acıları içinde bile, yüksek espri kabiliyetini, gülümsemeyi ve misafirlerini gülümsetmeyi bilen bir Şeki vardı. Şeki, pek çok bakımdan farklı olduğunu hemen hissettiren, güçlü, kucaklayıcı bir şehirdir. Civar illerden oraya geçtiğiniz zaman, hava da değişir, insanlar da değişir, sanki hayat da değişir. Mirza Fethali Ahundzâde’nin ve Bahtiyar Vahabzade’nin memleketi, sizi bir aydınlık yüzle karşılar. Şimdi bunu daha iyi anlıyorum ve o zaman bir Şeki Güzellemesi yazmadığım için de mahcubiyet duyuyorum. Mazeret beyan ediyormuş gibi olmak istemem; ama, Şeki’ye bir yaz Bahtiyar Bey’le gidecektim ve Şeki ziyareti asıl mânâsını o zaman bulacaktı. Bakü’den ayrılırken, Bahtiyar Bey’in selamı ile gitmiştim. Bahtiyar Bey, o tarihte sağlıklıydı; kışı Bakü’de geçiriyor, yazları Şeki’de oluyordu. O tarihten itibaren, Azerbaycan’a gidemedim ve Bahtiyar Bey’in geliş gidişlerinde ancak Türkiye’de görüşebildik.

Bahtiyar Bey’i, biraz Şeki’den hareketle anlamak ve anlatmak isteyişim boşuna değildir. Eğer, kısaca yazdığım bu Şeki havası olmasaydı, belki de Bahtiyar Bey, Sovyet İnkılabının keskin bir muhalifi gibi görünmeyecekti. Şeki’nin kuşatıcı havası, kolayca “karşı” görünmeyi sağlayacak kadar keskin bir mizahla duyulur. Her Şekili’nin, bu manada muhalif doğduğu söylenebilir.Bahtiyar Bey de, şiirinde çok net görüldüğü gibi, hemen daima, zıtları çarpıcı bir şekilde görüp gösterme yolunu seçti. İçinde yaşanan şartlar gereği her şeyi olduğu gibi sanatını da ince eleyip sık dokuduğu bellidir. Bununla birlikte, dikkatinin inceliği bile onu sistemin gazabından koruyamadı. Bilenler bilir ki, sırasında çok kıvrak bir politikacı kadar manevra kabiliyeti yüksek bir insandı. Ancak, devir o devir idi ki, yerli hayata, yerli kültüre biraz derinlemesine değer verenler, bir bahaneyle derhal damgalanıyordu. Halk düşmanı vesair sıfatlardan biri yapıştırıldı mı, kurtuluş yoktu. Özellikle Türkler, bu konuda daha bir mercek altındaydılar; çünkü Türklük, bin yıl dünyayı yönetmiş bir milliyetin adıydı. Tabii, burada bir paradoks da vardı.

Şaşılacak şeydir: Sovyet sisteminin en belirgin özelliklerinden biri, mikro milliyetçilikleri sonuna kadar teşvik etmesiydi. Herkes kendisini bir diğerine karşı, mikro kimliğiyle ifade eder, bu kimlikler arasında kıyasıya bir yarış olur ve bu yarışın hakemi de halkların kardeşliği prensibini gözeten Moskova olurdu. Herkes eşitti ve güya kardeşlik esastı, ama çatışma da devamlı körüklenen bir durumdu. Çatışan taraflar, tek tek merkeze, yani Sovyet sitemine, yani üstü örtülü Rusluğa bağlıydılar. Rusluk bir etnisite değildi, sanki varılması gereken bir menzil, ulaşılması gereken bir hedefti . Çatışan unsurlar, her zaman Ruslukta dinlenirler, Rusluğa sığınırlar ve çatışırken aşınanlar, yorulanlar, itilip kakıldıkça Ruslukta karar kılarlardı. Bugünkü Rus nüfusunun önemli bir kısmı, bu türden kazançlarla temin edilmiştir.
Bahtiyar Bey, işte bu mikro milliyetçilik konusunda, istenenden biraz derine gitmiş gibiydi. Yani, kendini Rusluk karşısında da bir şahsiyet olarak ifade etmek ister görünüyordu. Gerçekte, kendi milletini Rusluk karşısısında bile eşit gördüğü anlaşılıyordu. Halbuki, resmî anlayıştaki “eşitlik” sadece bir retorikten ibaretti. Bu “söylem”i gerçekmiş gibi kabul edip ona göre davranmak çok tehlikeli bir görüntüydü. Birinci husus buydu. İkinci husus olarak da, kıskançlıklar devreye giriyordu. Parlak bir şâire karşı kin ve kıskançlık duyulması sıradan bir insanlık durumuydu. Onu damgalamak için de, Sovyet rejiminin jurnal sistemi sayısız imkan veriyordu. Bu imkanlar kullanıldı ve Bahtiyar Bey, rejim muhalifi olarak tescilli bir aydın oluverdi.

Gençlik çağından itibaren, yazdıkları, söyledikleri hep bu rejim muhalifi penceresinden değerlendirildi. Sık sık ifadesine başvuruldu, sık sık gözaltına alındı, sık sık hapse atıldı. Keskin bir mizacı olmasa da, yazdıkları derin kuşkular uyandırdı. Çünkü, halktan da ilgi görüyordu; yazdıkları beğeniliyor, alkışlanıyordu. Sovyet sistemi böyle bir kişi ve fikir etrafındaki kümelenmeleri hoş görmezdi. Bunun bir bedeli vardı. İnsanlar, 1956’dan önce bu bedeli canlarıyla öderlerdi. Stalin sonrasında, can bedeli, yerini büyük nisbette ağır baskılara, hapislere, sürgünlere ve işkencelere bıraktı. Bahtiyar Bey, bu son dönemin damgalılarındandı.

Bana sıkça gözyaşlarıyla bu hapis ve düşkünlük dönemlerini anlatmıştı. İşinden olduğu, kimsenin açıkça ziyaret edemeyeceği ailesinin durumu yüzünden kahrolduğu bu dönemlerde yaşananlar, onun milletine bağlılığını derinleştiren şahane örnekler de saklar. Bir defasında, hıçkırıklarını zor zaptederek, bunlardan birini anlatmıştı. “…hapse atılmıştım. Ailem perişan oldu. Ne yiyip ne içeceklerini bilmiyordum. Fakat şunu bildim: Ben hapisteyken de, çıkıp işsiz kaldığım zamanlarda da her gece, evimin kapısına, her türlü tehlikeyi göze alarak, birileri yiyecek içecek bırakıyorlardı. Onların kim olduğunu hiç bilmedik. Ailem, böyle böyle sefaleti en az seviyede hissetti… Söyle Yağmur, ben bu milleti nasıl sevmem? Uğruna nasıl tehlikeleri göze almam? Onlar için nasıl çırpınmam, nasıl ölmem?..”

Kategoriler
Biyografi Gazeteci Şair Yazar

Sabit İnce

1954 yılında Nevşehir ili Kozaklı ilçesi Gerce köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Kozaklı’da, liseyi Kayseri Ticaret Lisesinde okudu. 1976 yılında İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinden mezun oldu. 

Özel sektörde çeşitli görevlerde, Toprak Reformu Kayseri Bölge Müdürlüğünde uzman, Toprak Mahsulleri Ofisi Kayseri Bölge Müdürlüğü ve Urfa Bölge Müdürlüğünde Uzman olarak çalıştı. 1999 yılında özel bir kuruluşun genel müdürlüğünden emekli oldu. Vizyon dış ticaret a.ş.nin kuruluşunda görev aldı ve genel müdürlüğünü yaptı. 

Bizim Anadolu, Tercüman, Hergün ve Türkiye Gazetelerinde yazar, muhabir, istihbarat şefi olarak çalıştı. Töre ve Devlet dergilerinde yazılar yazdı. Kayseri de yayınlanan "Kayseri Şairler antolojisi"ne ve Adana da yayınlanan "Ozanlar Güldeste Şairler" antolojisine katıldı. Kayseri de yayın yapan Erciyes, Elif, Başak televizyonlarında, mahalli radyolarda şiir ve edebiyatla ve "Bizim Aşıklarımız" adlı halk aşıkları ile ilgili programlar yaptı konuk olarak bu programlara katıldı. Kayseri de yayınlanan yeni Kayseri, kayseri olay, Kayseri Anadolu Haber, Star Haber, Kayseri Gündem ve Kayseri Hakimiyet Gazetesi İnce Zımbalar köşesinde yazı ve şiirleri yayınlanmaktadır. Gülpınar, Yesevi, Ozan, Bizim Kuşak, Kayseri Çağdaş, Sevgi Yolu, Ana, Erciyes, Çemen, Simav Anadolu, Yalaka gibi dergilerde şiirleri halen yayınlanmaktadır. 

Ve Aynı Rüzgarla Savrulduk adlı ortak şiir kitabından sonra Aşkın Ateşi adlı ikinci şiir kitabı temmuz 1996 da yayınlandı. Sırlı Söz adlı şiir Kitabı, Anadolu hececileri-1, Anadolu Hececileri-2, Anadolu Hececileri-3, Anadolu Hececileri-4, Anadolu Hececileri-5, Anasam 
Şiir Antolojisi-1 , Anasam Şiir Antolojisi-2 şiir kitaplarını 2000 – 2001 yıllarında yayınladı.

Şiir dalında ozan dergisinden mansiyon, Bizim Kuşak dergisinden mansiyon, makale dalında üçüncülük ödülleri aldı. Türk halk müziği ile amatör olarak ilgilenmekte, aşık türünde sözlerini yazıp bestelediği 40 dan fazla türküsü vardır. Halen genel Merkezi Kayseri de bulunan Anasam Anadolu İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri meslek birliğini kurdu ve genel başkanlığını ve Nevşehirliler Derneğinin başkanlığını yapmaktadır. TBMM de Fikir ve Sanat eserleri kanununda meclis alt komisyonunda ve devlet planlama Teşkilatınca hazırlanan 8. beş yıllık plan çerçevesinde Fikri ve Sınai Haklar özel ihtisas komisyonunda üye olarak görev yaptı, Anasam Bülteni adlı bir yayın organının sahipliğini yapmakta, Anasam Yayınları tarafından yayınlanan 45 kitabın editörlüğünü de yürütmektedir. Nurcan hanımla evli, Muhammed ve Çağrı adlı iki oğlu, Nazende isimli bir kız çocuk babasıdır.

Kategoriler
Şair Şiirler

Şafakta Sular – A. Yağmur Tunalı Kimdir?

Şafakta Sular

Görürüm, şafakta sular dupduru,
Söyleşir ömrümü seninle şimdi.
Döner ışığında sonsuza doğru,
Sînemde gül açar derdinle şimdi.

Erişir hayâta ebedî bahâr,
Ufkuma bir sefer müjdesi doğar.
Rûhumda devreder ve der ki sular:
“Ey Yolcu! Yanarak serinle şimdi! ”

Sular ki; yoğurur özünde aşkı,
Sular ki; çağırır izinde aşkı,
Ve ben sayıklarım dizinde aşkı,
Bir olmak isterim bininle şimdi.

Goncalar, bu seher yolculuğunda,
Süzülür gözümün tomurcuğunda..
Görüp nasîbini sevdâ burcunda
Yazarlar gönlümü bir “sin”le şimdi.

Zaman sular gibi sarar yolumu:
Karışır ben miyim şu akan.. su mu?
Kimseler bilmesin, fakat, arzûmu
Ben böyle inleyim.. sen dinle şimdi!

A.Yagmur TUNALI

(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
 
* * *
A. Yağmur Tunalı Kimdir?

Yağmur Tunalı,1955 yılında, Kayseri Yahyalı’da doğdu. Orta öğrenimini, Niğde, Kayseri ve Samsun’da; Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde başladığı yüksek öğrenimini, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Fransız Filolojisi’nde tamamladı.
Yazı ve sanat hayatına şiirle başladı.Şiirin yanında,deneme, tenkid,tanıtma ve mensur şiirler yayınladı.Yazdıkları, Türk Edebiyatı,Hisar,Töre,Divan,Türk Dili, Doğuş, Milli Kültür,Milli Eğitim ve kültür, Ülkü Pınarı,Erguvan,Sözcü, Hamle ve benzeri pek çok dergi ile Tercüman başta olmak üzere çeşitli gazetelerde yayınlandı.Bu yazıları, ciltler dolduracak hacimdedir.

1985’e kadar pek çok derginin kurucuları ve yayınlayıcıları arasında yer aldı.Başbakanlık bağlı kuruluşlarında basın müşaviri ve yayıncı olarak çalıştı. Kültür Bakanlığı Danışma Kurulları’nda görev aldı.12 Eylül öncesinde,bir grup arkadaşıyla profesyonel anlayışta bir tiyatroyu kurup üç yıl yönettiler. Yağmur Tunalı,1986 yılında TRT’ye intisab etmesinden itibaren, daha çok radyo ve televizyon için yazdı.
Metin Yazarı, Senarist, Sunucu, Yapımcı ve Yönetmen olarak 3000’den fazla programa imza attı.

TRT’de, yayıncılığını bir dönem idareci olarak devam ettirdi.Şimdi adı TRT- Türk olan Avrasya Televizyonu’nun kurucuları arasında yer aldı. İki defada toplam beş yıl bu kanalın sorumluluğunu üstlendi.Türk Dünyasıyla 1968’den itibaren başlayan yakın ilişkisi, 1990’da düzenlenen ilk özel geziye katılmasıyla daha yakın bir ilişkiye dönüştü ve 1992’den itibaren TRT ile profesyonel bir boyut kazandı.Kanal Sorumluluğunun ardından, Türkmenistan’da açılan TRT Temsilciliği’ni 2002’den itibaren iki yıl boyunca revize ederek yönetti. 2005 yılında, yedi ay uğraşarak açılmasını sağladığı Taşkent’teki TRT Temsilciliğini kurarak bir yıl yönetti ve Türkistan Merkez ofisi olarak teşkilatlandırdı.Halen TRT Genel Müdürlüğü’nde uzmanlık alanlarıyla ilgili çalışmalar yürütüyor.

A.Yağmur Tunalı,ilgi alanlarının çeşitliliğine rağmen, kendini önce şâir kabul eder.Ona göre şiir, mûsikî gibi aşkla bütünleşen bir sanattır.Konusu ne olursa olsun, şiire mutlaka bir aşkın dem tuttuğu duyulur. Klasizme göre, zaten gerçek şiir bir aşk terennümüdür.Son yüzyılın nesre yaklaşan veya hitabeye benzer söyleyişleri ve ağırlıklı olarak kabul edilen bu türden şiir telakkileri bu anlayışın zıddıdır.
A. Yağmur Tunalı, şiirin az bulunur bir cevher olduğu inancıyla yazı hayatında en az şiir yayınlamış olsa da, diğer yazı türlerinde ciltler dolduracak eserler verse de, şiirin saltanatını sarsacak bir zevk değişikliğini dillendirmez.Serbest şiirler de söylemekle beraber, aruz ve hece ile klasik şiir geleneğinin çağdaş bir devamcısı olmayı tercih eder. Arayışların, gelenek zemininde dünya ile tanışarak daha değerli olacağına inanır. O’nu, “değişerek devam etme” fikrinin devamcıları arasında saymak mümkündür.

A.Yağmur Tunalı, fikir ve ruh dünyasının şekillenmesinde önemli rol oynayan Yahya Kemal’e hiç olmazsa bir konuda benzemek isteğiyle henüz şiir kitabı yayınlamadı…(*)

(*) Sevgili Dayim A.Yagmur Tunali beye sonsuz saygilarimla…(yakup icik/almanya)