Kategoriler
Genel Konular Hayat üzerine Romansal ezgiler

FASL-I BAKIŞ !..

                Derin çizgilerle mavi ve tonlarıyla göğün her iz düşüşünü çizip, bıraktım bir kenara bitmemiş fırça darbelerini ve yarım kalan tuali. Günlerden pazardı, eski  pazar açıktı, bana çizdiğim düşlerimi yarım bıraktıracak , yegane sebeplerden biriydi; eski pazar…..

             Çok seviyorduminsan eskilerini o eskilerde toplanmış yüzlerce anının üç beş kuruşa satılması,  acı olduğu kadar  bana heyecanda veriyordu. Apar topar hazırlanıp, hızlı adımlarla çıktım. Bir solukta eski pazardaydım. Uçsuz bucaksız bir satış yeriydi. Her türden ucubenin olduğu, yolları genelde çamurlu, gelişi güzel  dizilmiş tezgahlara,  kermekeşliğinde  hakim olup, her yana etnik bir renk cümbüşüde  yayılmıştı. Bu denli sevmemin nedeniydi belkide bu dağınıklık. Bilinç altıma yerleşmiş salaşlığımı, gün yüzüne ulaştıran tek yerdi. İlk tezgah Emine’nindi. Bu pazara onsuz başlanmazdı. Epeyce ilerlemiş yaşına rağmen,  genç bir erkek kadar güçlüydü. Okuttuğu iki yetimi vardı. Hiç beğenmesemde, illa ki tezgağından bir şey alır pazara öle devam ederdim.

-O tam zamanı yaa nasıl beceriyorsun? Hep aynı saate işe gelir gibi gelmeyi.

-Eee Emine, sende de benim kadar eski merakı olsa, sende uçar adımlarla kimse birşeye     konmadan gelirsin.

-Hadi canım  sende, işim olmasa dünyada son uğrayacağım yer bile olamaz burası, napıcaksın işte ekmek parası…

            Birbirimize bakıp güldük, ve bir iki parça bişey alıp, başka tezgahlara yöneldim.İnsanların egolarıyla bir lego oluşturarak yaşadığı anlamsız düzenden öğle uzaktıki burası, içim çoşuyordu, her adımımda. Her zaman olduğu gibi ne aradığımı bilmeden, çoğu sefer olduğu gibi de elimin boş dönme ihtimalini göz önünde bulundurarak, ilerledim. Dünyada toparladığımız her maddesel şeyin, elden bir gün çıkıp gidecek olması gerçeği, beni hiç bir maddi  olguya tamah, etmemeyi bu pazar yerinde bir kez daha öğretiyordu…

             Eskilerin ahengine kaptırmış yol alırken, telaşla birinin  üstüme doğru koştuğunu gördüm. Bir an paniklememle birlikte,  çantama ansızın yapışmasıyla göz göze geldik. Fakat  çok tuaf bir şey olmuştu. Bu hırsızlık girişimindende,  dünya da eşine zor rastlanan bu pazar yerindende, çok daha tuhaf bir oluşum.  Göz göze geldiğimiz an,  bildiğimiz zaman dilimini alt üst etmiş bir kaç saniyelik bu bakış faslını sanki saatlere yaymıştı. Bu durumu yaşamayan tam olarak ne dediğimi bilemezdi. Biliyordum, emindim, ondada aynı fasıl hakimdi. Elini  usulca çekti. ‘PARDON ‘ dedi.Çantayı azad etti. Aynı hızla koşarak gitti……

           Öyle süprizlerle dolu ki yaşam, yıllardır beklediğini,  üç beş saniyede inanılmaz bir hazla sana  verir yaşam. Hemde en umulmadık en beklenmedik şekilde…Hep derim yaa bilen bilir. ‘  Mucize aramaya gerek yok, en büyük mucize insandır. İnsan varsa geri kalan her şey olağandır. ‘Milyarlarca hücrenin birleşerek ortak  kararla hareket ettiği, yumuşacık bir yapıya sahip olan beynin bu koca hücre ordusuna,  usta bir kumandan gibi hükmettiği, birde ilahi yaratıcının, ruh üfleyip onurlandırdığı insan, mucizenin taa kendisidir…..

           Pazardan eve dönüşümün beşinci gecesiydi. Zavallı bir biçimde ızdırap içindeydim. O bakışlarımızın çarpışması beni, tekrar tekrar o ana götürüyor, üç beş saniyelik faslı bakışı aynı heyecanla bana yaşatıyordu. Pazarı iple çekiyordum…

           İlk defa gittiğim vakitten önce çıkmıştım  pazar yoluna, eskileri görmeden gözlerim, o faslın sahibi gözleri arıyordu. Bu renk cümbüşü bu dağınıklık beni öle zora sokuyor  ve onu görememe ihtimalimi artırdığı için bu salaşlığa ne tuaf  şimdi kızıyordum. Beklentim olmalımıydı? Tekrar hırsızlık için gelirmiydi? Beni tekrar görse ne yapardı? Cevabını bildiğim tek şey, faslı bakıştan onunda kitlenip kaldığı aynı lezzeti aldığıydı. Bedensel  yada nefsi durumun çok ötesinde ruhlarımızın kontağa geçişi  ve ikimizinde bunun farkında olmamız, mümkünmüydü ? Mümkündü ki oldu….

          Bakılabilecek her yere bakındım, yoktu. Ne beklediğimi bile bilmediğim yoktu. Yedi pazar geçti. Beklentisiz iz düşüşüm, yine yoktu. Yada vardı. Bana görünmedi. Ruhumun   kuytularında ki acı dinmiyordu. Doğru bir ruhani aşkla, yanlış kişimiydi, görmeyi tekrar beklediğim? Hayat her şekilde devam ediyordu. On üç koca yıl geçmesine rağmen, bende aynı kalan faslı bakışın o mucizevi tadıydı. Bu faslı bakışın tekrarı kalan yaşantımın  beklentilerinde hep aynı ısrarla olacaktı, fakat daha dingin  bekleyişlerle….

                                ‘ Susupta anlatamadıklarımı büyütüyorum, şimdi içimde’

 

   

Kategoriler
Çevre Konuları Deneme Yazıları Eğitim - öğretim Genel Konular Günlük hayat Kişisel makaleler Kitap Tanitimlari Öğrenci Konuları şiir edebiyat Yazar

Okumazsan Okuma !! (BEYZADE)

Kapıyı yavaşça kapatıp çıktım.Şimdi bide apartman engeli vardı.Parmak ucunda yürüyerek inmeliydim.Son bir kat kaldı, ha gayret derken….Beş numaranın kapısı açıldı.Yaşlı teyze bir deniz subayı olan oğlunu yolcu ediyor ” hoşçakal kuzum” diyordu.Neyseki  beni görmediler.Sonunda ulaşabildim dışarıya.Haftanın üç günü bu ruh taşıma marotonu, epeyce zor oluyor, bide şuursuzca sabahlayınca .Kendimi elimdeki ağır  çantayla dışarıya yine kimseye görünmeden atabildim.Komşuların beni görmesi hiç te hoş olmazdı; değişik yakıştımalar, yersiz dedikodular, herşeyi, herşeyi mafedebilirdi.

Çok soğuk bir kış günü arkadaşlarla her zaman takıldığımız mekandaydık, herkez yapacağını yapmış artan saatlerini ki bu saatler” artan değil zamanın ta kendisiydi ”kendini buraya atmıştı güzel bir  mekan sayılırdı aslında. Üstelik  okuduğumuz okulun hemen yanındaydı.BOMBOŞ GEÇEN BOŞLUĞU DOLDURDUĞUNU SANDIĞIMIZ .Bir avuntu mekanıydı her tip insan vardı.Daha çok salaş tiplerdik.Bir bananecilik vardı.Hepimizin en büyük ortak noktası buydu sanırım.Üniversiteli olmanın gereği  bu gibi, blue çağının ilk dönemlerini tekrar yaşıyormuşuz havalarında, asi bir kimlik arayışındaydık.Hep takıldığımız mekanın köşesinde; hayli yaşlı, çok uzun boylu,uzun saçlı ve sakallı,fakat eskimiş yıpranmış kıyafetlerine rağmen temiz bir BEYZADE duruyordu.Adını hiç bilmediğimiz için, kızlarla adını BEYZADE takmıştık.Asil bir görüntüsü vardı.Entellektüel falan deildi.Farklıydı çok farklı…Bir o kadarda kibirli ve hazır cevaptı.Az konuşur en ufak kelime katlenmende o sivri diliyle cezayı basar, kısa bir cevapla insanı mat ederdi, kalakalırdık.Eminim ki hepimize öyle bir ebeveyn lazımdı.Sopasız dayak hiç yediniz mi? bilmem ama ben, BEYZADE’DEN çok yedim; diğer arkadaşlar gibi…Ne zabıta, onu ordan alabildi ne hakim, nede bir başkası, eminim ki o olağan üstü kelime hazinesiyle istese dünyaya hakim olabilirdi.O bu köşeyi seçmiş, paşa gönlü ne zaman isterse o zaman gidecek ti!..

Hep bir gün diye başlar ya o can alıcı olaylar, evet yine bir gündü.Bizim mekanın cam kenarındaydım.Sabah BEYZADE’ NİN tezgahına uğramış, o çok eski kitaplarına  epeyce bakmış, aradığım kitabı maalesef bulamamıştım.BEYZADE ile muatap olmak zorunda kalmıştım. Alay-ı Hümayun:İsveç elçisi Ralamb’ın İstanbul Ziyareti ve Resimleri 1657-1658 adlı kitap sizde varmı? Diye çarçabuk sormuştum.”Var” dedi ve verdi.Hiç aramadı bile hemen bulup verdi.Kitabı bulamamıştım, hatta tezgahını bu kadar karıştırmış olmama rağmen, belki ilk defa bana birşey demedi. Garip oysa çoktan hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir cümle kurup, kelimeleri can evinden seçip, laf topunu patlatması gerekirdi.Her zaman ki gibi çok küçük bir paraya kitabı satmıştı..Arkamdan bagırdı. Tamam dedim jetonu anca düştü. Oysa o” işin bittiğinde getir sattığımın iki katı fiyatına geri alırım. Sakın yıpratmaaa” dedi.Hep bunu yapardı yine yapmıştı.Bende tüm gücümü topladım, ona döndüm”, zaten okumam bile ödev için BEYZADE ödev için dedim.” ”OKUMAZSAN OKUMA” sağlam getir dedi..Hıh çok bilmiş bide” OKUMAZSAN OKUMA” diyor.Elimde o kitap, sayfasını bile çevirmeden masamda oturup onu izliyordum.Hep yaptığım gibi arada arkadaşların uğultusuna katılıyor,yarım kalmış bir şiir gibi tekrar ona dönüyordum.Camlar buğulanmış, olmasına rağmen o  hayli uzun, genelde beyaz giyinen gizeme ona bakıyordum.Yağmur tüm hızıyla yağıyordu.Üşüyordu, biliyorum.Ona  sıcak bir çay bile ikram edemezdim.Çok sert olan kabuğunu kırmak imkansızdı…

Noluyodu!!! O koca adam, hayır çınar, yook o köşenin, o caddenin, en büyük, en yalın, en can alıcı noktası düştü.Yere düştü, durdum, dondum, herkez gibi kaldım.Tuttu onu tanımayan büyüklüğünü hiç bilemeyen yoldan geçen alalade insanlar ya ölürse dedim, ya ölürse? Gitmekle kalmak arasında kalmıştım.Gittim peşinden tek bendim onun için kalkıp dikilen  ve peşinden giden.Başındaydım saçlarına dokunabilirdim.Ellerini tutabilirdim.Kapanmıştı o maviyle yeşil arası gözleri…..

Öldü, öldü, öldü dediler. Hastane, morg derken kalp krizinden diye ölüm raporu hazırlandı.Gömüldü ve gitti….Kimdi tabiki  kimliksiz değildi.Adının ne önemi vardı ki artık BEYZADE  idi zaten adı.Köşesi boştu artık sahipsizdi.Dağılıyordu her yere kitapları dağılan kitaplarını topladım.Her dokunduğum kitap onun yüreğiydi bunu iyi biliyordum.Orayı dağıtmaya pek meraklı olanlar geldi. Sanki kaç metrelik yerdi ki durun dedim durun. Bir gün verin bana sadece bir gün zorda olsa bir gün verdiler.”Yarın bu döküntüler burdan kalkacak diye bağırdılar.Tamam söz dedim.O nun tezgağında başkaları tarafından basit kelimelerle epeyce azarlanmıştım.Acele etmeliydim. Evini buldum bir kaç macera arayan arkadaşıda yanıma alıp.Hep bir köhne baraka hayal ederken kitapları taşımak için, güzel bir apartmanın üçüncü katında buldum kendimi evi sütüdyo daireydi.Temizdi bir kadın okşamışcasına her yer düzenliydi.Evinde alabildiğince kitap vardı.Her türden, her yıldan,her dilden .Komşuları hüzünlü yarı ağlamaklı gözlerle yutkunarak ”iyi insandı, yıllardır yanlız yaşardı, kimsenin kalbini kırmazdı, hatırşinazdı,osmanlı torunlarındandı bildiğimiz kadarıyla saraylıydı.Küçük çocuklarımızla pek ilgilenir, hep kitap okuturdu.Zaman zaman bir masal gibi çocuklara tarih,  coğrafya anlatırdı ;” dediler… Sanki  bizeydi öfkesi yada onu anlatmaya kelimelerin yetmediği hali.İçten içe kıskanmıştım, o çocukları….Sonra ne mi oldu ?Evi devlete kaldı.Devlet evi satmadı. Onca kitap  telefte olmadı.Duyarlı duyarsız, toplayabildiğim kadar arkadaşı küçük düşme, alay edilme, pahasına zorda olsa yanıma  aldım.Defalarca ince bir uslubla paylandığım.BEYZADE’ DEN kalan her şeyi yaşatmalıydım.Bunu anlamadığım bir ihtirasla istiyordum. O dönemin önce Kaymakamı sonra Milli Eğitim Müdürüyle görüştük.O köşede kalacak tı.O evde.Okulumuza bağlı olarak hemde sevinçten ölebilirdim.Dileyen, hevesli herkez sırasıyla birbirini idare ederek, o köşede durdu.Aynı onun çizgisinde satarken kitaplar ucuz geri alırken ödediğin ücretin iki katı olarak.Azda olsa toplanan paralarla, eski yıpranmış onun mukaddes ellerinin tamirini bekleyen kitaplar alındı.Okulun edebiyat bölümü bu duruma çok hevesliydi.Onun evinde toplanılıyor, kitaplar tamir görüyor en geç 17:00 evden çıkılıyordu.Bu saaten sonra evde kalmak resmi olarak yasaktı.Okuldan mezun oldum çevrem çok değişti.BEYZADEM benim yönümü belirlemişti.Keşke onun istediği bir küçük  çocuk olsaydım; daha ham hiç ateş görmemiş, onun için çocuklarla ilgiydi. Yön verme çabasında idi.Banada ayırsaydı vakit, banada anlatsaydı masal gibi tarih olmadı…Aslında sert olan onun kabuğu deildi, kibirli olan da o deildi, bizdik.Yüksek okul okuyoruz edalarında yönsüz kalmış biz.Bunu şimdi şimdi idrak edebiliyorum…

Yeni dönem öğrencileri geldi.Köşede duracak olanlar birkaç ay içinde okul idaresi tarafından seçilecek ben haftanın üç günü genelde ilgilene biliyorum.Şimdi bir kaçak gibi kaçtığım bu ev onun dairesi kitaplara dalmış resmi izin verilen saati çoktan aşmıştım.Elimde hazırlanan tamir görmüş kitaplarla dolu çantayla zorda olsa çıkabilmiştim.

”Herşeyin nakli olabilir günümüzde, tüm organların,  belki tüm bedenin,ama ruh: ruhu nakledemezsiniz.Kişiyi özel yapan üsün kılan ruhudur.Bu kitaplarda yazarlarının ruhuyla doludur” demişti.İlk tanıdığım yıllarda ona gülmüştüm arsızca” ruhmu satıyosun bize” demiştim üstüne üstlük şimdi elimde ruh dolu çantayla ”OKUMAZSAN OKUMA” KÖŞESİNE GİDİYORUM.Sabah oldu sayılır acele  etmeliyim…!

Kategoriler
Bilimsel Makale İslam Dini

Özleyen, Seven, Hatırlayan Beyin Değil, Ruhtur

 

Darwinistler, insan zekasının da evrim süreci içinde geliştiğini savunurlar ancak bu tez de evrimcilerin kendi mantığı içerisinde çelişir. Çünkü evrimcilere göre şuursuz atomlar, milyonlarca yıl önce çok az araç-gereç, sınırlı olanak ve yalnızca eldeki malzemeleri kullanarak göz, kulak, burun, doku, tat gibi mekanizmalar geliştirmişlerdir. Ancak yine evrimci teze göre çok daha gelişmiş olan insanlar, halen aynı kalitede görüntü ve ses üreten cihazları, son derece gelişmiş teknolojik imkan, ekip ve bilgi birikimi ile dahi geliştirememişlerdir. Bilim adamları çok daha düşük kalitede gören kamera, duyan mikrofon, koklayan yapay burun, dokunan dedektörler yapmışlar ancak bunlardan zevk alan ruhu üretmeyi başaramamışlardır. Çünkü ruhu ancak Yüce Allah yaratmakta ve tüm bu hisleri algı olarak ona yaşatmaktadır.

İnsanın keşifler yapması, teknoloji icat etmesi, beste yapması, keman çalması, kitap yazması Allah’ın dilemesiyledir.. İnsan, Allah dilerse sevinir, üzülür, zevk alır, heyecanlanır, endişelenir, coşku duyar. Bir müzikten hoşlanması Allah’ın dilemesiyledir. Bir güzelliği takdir etmesi Allah’ın dilemesiyledir. Güzel manzaradan, güzel giysiden, güzel davranıştan, çiçeklerden, hayvanlardan, bir tablodan, çikolatalı pastadan hoşlanması Allah’ın dilemesiyledir. Eğer Allah dilemezse, bu duyguların hiçbirine sahip olamaz.

Bunları yapan madde değildir. İnsanın beynindeki hücreler değildir. İnsanın yediği yiyeceklerin dönüştüğü proteinler değildir. Bunları yapan insanın beyni değildir. Materyalist filozof Karl Vogt’un “karaciğer nasıl öd sıvısı salgılıyorsa, beyin de düşünce salgılar” sözünde nasıl bir mantık aramalı?… Öd sıvısı maddedir ama düşünce madde midir?..


Beyin sevgi duymaz. Beyin müzikten zevk alma yeteneğine sahip değildir. Beyin, küçük bir tavşanın havuç kemirme görüntüsünü izleyerek ona şefkat duymaz. Beyin özlemez. Beyin sadakat duymaz, vefa göstermez. Beyin ilkokula başladığı günü, ilkokul öğretmenini hatırlayıp bundan dolayı heyecan duymaz. Beyinde yalnızca yağ, su, protein ve diğer kimyasallar vardır. Özleyen, seven, sevinen, utanan, hatırlayan beyin değildir. İnsan; ruhuyla sever, sevinir, özler, şefkat duyar. İnsan, Allah’ın Kendi ruhundan bir parça taşıyan ruhunun varlığı ile insandır.


İnsan, ruhun varlığını kabul etse de etmese de, dünyada bedenini bırakacak ve bir ruh olarak ahirette Allah’ın huzurunda yapayalnız sorgulanacaktır. İman edenler, Allah’tan bir ruh olduğuna inananlar, inkar edenler, materyalistler, Darwinistler, yaşamı boyunca Allah’a karşı mücadele içinde olanlar,
” yalnızca nöron yığınınıyız”, “ahiret yoktur, ölüm herşeyi kesip bitirecektir” , “ölüp toprak olacağız” diyenler, kısacası yeryüzünde yaşamış her insan, her ruh, Allah’ın huzurunda yapıp ettiklerinin hesabını verecektir. Her biri, önden gönderdiklerini eksiksiz olarak karşısında bulacaktır. Her biri hakkında, hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar bile haksızlık yapılmayacak, adaletle hüküm verilecektir.

Bir insan, eğer ahiret gerçeği konusunda “acaba” diye bir şüphe duyuyorsa, artık yanlış inançlarını bir yana bırakmalı ve tek Yaratıcı olan Allah’a yönelerek sonsuz ve gerçek yaşamı için elinden geleni yapmalıdır. İnsanın yaşadığı sürece, hatasından geri dönme olanağı her zaman vardır.

Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: “Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti Kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Enam Suresi, 54)

Fuat Türker

Kategoriler
Genel Müzik Konuları Şarkıcı Şiirler

Duyğularım səndə həbsdə -Türkçe ve Azerice

Duyğularım səndə həbsdə

Duyğularım səndə həbsdə,
Hisslərim sənə qandallı,
Dilimdə həsrət nəğməsi,
İçimdə dərd növbələri…

Baxışların öldürücü,
Eşqin qan davası sonsuz.
Otağım soyuq, boğucu,
Gecələr qaldım mən yalnız.

Hər gün yazıram sənə mən,
Taleyimdən gileyliyəm.
Göndərdiyim namələrdə
Bir ürək, bir ox çəkirəm.

Duyğulara qəm qatmayaq,
Sevirəm mən, inan, səni,
Misraların arasında
Sevgin məhv edibdir məni…

Şeir: Yakub Içik
tərcümə: Sima Ənnağı


*** Türkçe***


Duygularim Sende Mahpus

Duygularım sende mahpus
Hislerim sana kelepçeli
Dilimde hasret şarkısı
İçimde dert nöbetleri….

Bakışların can yakıcı
Bitmez bu aşkın kan davası
Odam soğuk bunaltıcı
Yalnız kaldım geceleri…

Her gün sana yazıyorum
Kaderime kızıyorum
Gönderdiğim mektuplara
Bir kalp, bir ok, çiziyorum…

Duygulara gem vurulmaz
Seviyorum inan seni
Satırların arasında
Aşkın gel_git yakar beni…

Söz: Yakup İCİK

Müzik: Sedat ERDOĞDU

(Rap Müzik/Seslendirenler: Oguzhan Bekar- Tugay Kiraz- Abdullah Koray Icik