Kategoriler
Öğretmenlik üzerine

Hayaliyle Solanlar

 

           Hayaliyle Solanlar

       Uzun zaman önceydi. Bir öğle yemeği arasında sohbet ederken bir arkadaşımız okulda sendikalar için tahsis edilecek odalardan, giyeceği grev gömleğinden ve filmlerde izlediğimiz gibi grev gömleğini giyip okulun önünde ‘‘Bu iş yerinde grev vardır’’ sahnesini özlem dolu olarak canlandırmaya çalışıyordu, kurduğu hayalleri söze dönüştürerek.

      O hayaller ki, Türk eğitim sistemiyle sık sık oynamaya son vermenin, haksızlığa direnişin; emeği, düzenin sömürüsünden kurtarmanın, itibarı gün gün yok edilen öğretmen camiasının itibarını tekrar kazanmaya çalışmanın, özlük haklarının düzenlenmesinde söz sahibi olabilme isteğinin haklı ve dik duruşunun hayalleriydi.

     Gerçekleşmesi çok da zor olmayan bu hayallerle beraber arkadaşımız emekli olalı yıllar oldu. Kim bilir daha nice öğretmenimizin hayali hazan yaprağı gibi birer birer düşürüldü,  düşürülmeye devam ediyor.

      Ne istiyordu, çarkı yanlış döndürülen bu sistemin dişilileri arasında ezilen öğretmen; sadece ve sadece insanca yaşamak. Bunun için birliğini sağlayarak, ona göz kulak olacak, sesini rahatça duyurabilecek, hakkını söke söke alabilecek, kaybettiği itibarını iade ettirecek, öğrencisinin karşısında dik durabilmesini sağlayacak, bir kuruluşa ihtiyacı vardı. Kuruldu.

     Sendika adı altında örgütlenen öğretmenin beklentileri devletten değil, üyesi olduğu sendikasından idi. Birer sivil toplum örgütü olan sendikalar daha kurulurken birer siyasi yapılanmanın örneğini veriyor, çalışmalarını bu yönde sürdürüyor ve istekleri de bu yönde oluyordu. Eğitime bakış açıları siyasi ve dini anlayışları doğrultusunda kedini gösteriyordu.

     Buna rağmen, kuruldukları günden bugüne az mesafe kaydetmedi sendikalar. Ama bu yeterli gelmiyor; öğretmen hala grev gömleği giyemiyor, toplu görüşmelerde düşlediği rolü oynayamıyor, meslek itibarsızlaşmaya devam ediyordu. Bağrından çıkarıp meclise gönderdiklerinden de umduğunu bulamadı öğretmen. Birilerinin ‘‘Sarı sendika’’ nitelemesi hayata geçmişti sanki. Öğretmen ilk defa alması gereken üç kuruşluk zammı aylar geçmesine rağmen alamıyordu.

    Gün geldi, yurt genelinde sendikalar toplu olarak üye kaybetmeye, Hiçbir- Sen üye artırmaya başladı. Dileğimiz istifaların devam etmemesidir. İstifa etmek hiçbir isteği yerine getirmede, hiçbir hak talebini iletmede faydalı olamayacağı gibi işverenin de işine gelecektir. Bölünmek, ayrışmak ve yeni moda ninnilerle uyumak.

    İstifaların sebebi bellidir. Sendikalarını yeterli görmemeleri diye özetleyebiliriz. Oysa sendikaların önünde asli görevleri ile ilgili yığınla sorun var. Siyasi düşünceleri bir tarafa bırakıp, birlik olup bu sorunları birer birer çözmesi gerekir. Yoksa onun bunun sendikası olmaktan kurtulamadıkları gibi üyelerinin de en doğal haklarını almada yeterli olamayacaklardır.

    Bir diğer husus, üyesinin aidatı devlet tarafından ödenen sendikanın başı ne kadar dik olur,  görevinde ne kadar başarılı olur bilemiyorum. İşverenden hak talep ederken gözünün içine bakamıyorsan, makam kaygısı güdüyorsan, hele ki üyelerinin verdiği yetkiyi bitaraf olmak için kullanıyorsan hak alma şöyle dursun işverenin istekleri doğrultusunda yürümekten işverenin hesabına çalışmaktan kurtulamazsın.

    Geçmiş yıllarda üç eğitim sendikasının birlikte eylem yaptıklarını hatırlıyorum da acı acı gülümsüyorum, gelinen noktanın ne kadar iç karartıcı olduğuna. Cılız çıkışlar fazla ses getirmiyor maalesef.  Hayaliyle solanlara bir tek kırmızı gül uzatmak istiyorsanız, asli görevinizde birlik birlik birlik.

Osman Öcal

Kategoriler
Günlük hayat Kişisel makaleler Mutluluk anlarımız Toplumsal Konular

Yankı!

”Hayat daima sana, senin ona verdiklerini geri verir” dedi. Öğretmen ve elindeki kitaba, bir ayraç koyup kapattı.Zil çalmış, herkez kendi doğrultusuna doğru yol almaya başlamıştı.Ben sıramda, taş kesilip kalmıştım.Kalkmalı  o hiç istemediğim evin yolunu tutmaya çalışmalıydım.Öğretmenin, yaşam hakkında verdiği örnek öle etkilemiştiki beni, aklımdan çıkaramıyor , kendi hayatıma endekslediğimde ise, hiç bir anlam veremiyordum.Yankı demişti, yankı ??Evin yolunu tutmuş gidiyordum.Edebiyatı hiç sevmesemde, yeni gelen bu öğretmene olan zaafım bana dersi dinlettiriyordu.Dersin bir anını kaçırsam, sanki öğretmenimin gözünden düşeceğim, endişesiyle her anını beynime, kazıyordum.İnsan, hayatta üç şeye hemen teslim olur.Bir annesi, iki acısını dindirecek doktoru, üçüncüsüde bağlandığı öğretmeni.Eve yaklaşırken, hikayeyi tekrar tekrar kafamda canlandırıyordum.

”Bir abi ve kardeş dağda yabani ot toplarlarken, ufak kardeşin ayağına diken batıyordu. Büyük bir acıyla bağıran küçük ” ahh ” diyordu.Sonra bir ”ahh ” sesi daha geliyordu.Küçük şaşakınlıkla sen kimsin? diye bağırdı.Aynı ses tekrar ” sen kimsin? ” dedi.Bu kez, kızdı küçük ”sen bir korkaksın ” dedi.Aynı ses ona ”sen bir korkaksın” diye döndü.Abi, kulağına eğilerek ”çok cesursun ”de dedi.Küçükte yaptı ve aynı cevabı almıştı. ”Çok cesursun ”  abi gülümsedi: ”Buna YANKI denir.Aslında hayat budur.Hayat, daima sana, senin ona verdiklerini geri verir.”Öğretmen, öyle yalın anlatmıştı ki bu hikayeyi, sanki herkez biliyomuşta bir ben bilmiyordum.

Peki bana neden, haksızlık yapmıştı hayat.YANKIM bumuydu?Eve gelmiştim zili çaldım.Sevgili annem, her zaman ki gibi  el yordamıyla bulduğu kapıyı epeyce geç açmıştı.Küçükken, acımasızda oluyor insan, defalarca bu kapıda zili çalıp hiç ses çıkarmadan beklemiştim.Annem yüzüme bakıp ” kim o, kim o ”diye defalarca seslenir hiç ses çıkarmadan beklerdim.Annemin yüzünde ki, endişeyi görür  ama tekrar, tekrar yapardım.Zifiri karanlığına haps olmuş ANNEM, beni hep güler yüzlü karşılardı.Yüzü parlak, çehresinin her ayrıntısı çok güzeldi.İri siyah gözleri, uzun kirpileri yay gibi kaşları vardı.Küçücük burnun üstünde. Uzun düz,  gece gibi simsiyah saçları vardı.Çook çekmişti garibim.Çektikleri tek tek mısralara dökülse, belki en klasik türk filmi senaryosu olurdu.O senaryo hiç olmasın  kalsın…

En çok istediği şey ben, yani bir çocuktu.Olmuştu. Hiç göremedi bana hep dokunurdu.Kendi aksini göremediği gibi.Ne diyebilirim ki; örgü örerdi, yemek yapardı,hamur açardı,dikişlerimizi eline belki defalarca batan o hain iğneyle dikerdi, ütü yapardı benim annem.Ben evlattım, herkez kadar.O  anneydi herkez den öte.Dışarı nerdeyse hiç çıkmazdı.Kalk gezelim derdim. Hep bir bahanesi hep işi olurdu.Bilirdim, anlardım kendince annelik yapar, beni yormak istemezdi.En büyük hayali denizdi.Deniz büyülerdi, annemi çok deniz resimleri yapmıştım kahretsin ki, resimler dokununca anlaşılamıyor.O ÇOK İSTEDİĞİ YELKENLİ, ÜSTÜNDE ANNEM, DOKUNUNCA HİSSEDİLMİYOR.

Onbir sene oldu, gece saçlım gideli. Uzun kirpiklim.Tenimin klavuzu.Onbir onsuz geçen sene.Öyle şanslısınız ki!… Koltuğunun altına girdiniz annelerle bakışabiliyor, bakışlarınınız birbirine çarpabiliyor.O bakışlarla ne ortak şeyler paylaşabiliyorsunuz.Büyük  kocaman, helede geri dönüşü olmayan, kelimeleri sevmiyorum. ”AHH” diyorum, ama  ”AHH”diken batarcasına ayağıma, hatta yararcasına ayağımı:Hayat, ne verdim ki? sana ben,YANKIN bu kadar karanlık, karanlığının ömrüde bu kadar kısa  oldu?….YANILDIN MI YANKI ?…