Kategoriler
Anlamlı Resimler Görsel Sanatlar Resim galerileri Ressam Ressamlar Sanat Tarihi Yazar

Ressam Remzi Taşkıran

Ressam Remzi Taşkıran,ın çalışmaları görsel bir şöleni andırır, her bir eseri farklı sessiz bir şiir gibidir. Duygular ritmik bir sessizlik içinde sanatseverlerin ruhunda en güzel manalar olarak bir artezyen gibi fışkırır. Ressam Remzi Taşkıran Adıyaman,da 1961 yılında doğdu. O Lise öğrenimini İstanbul’da tamamladı. Sanat eğitimini Ressam Sadettin Çağlarca’ dan aldı. Bir süre basın ressamlığı yapan sanatçının yurt içi ve yurt dışı koleksiyonlarda yapıtları bulunmaktadır. İstanbul’daki atölyesinde yaptığı resimlerle günlük yaşamını sürdüren Remzi Taşkıran, sergilerine hazırlanırken günü birlik yaşam kaygılarından uzaklaşıp sanatının özgün temalarını oluşturmaya özen gösteriyor. Özellikle yöresel izlenimlere dayalı resimlerinde günlük çabalarının dışında, kendi yüreğinin, bilincinin, yeteneğinin ve eğilimlerinin öne çıktığı, böylelikle özgün resimlere imza attığı gözlemleniyor. Türk ressam Remzi Taşkıran Mükemmel Üstü Sanat Tarzı ile dünya sanatçıları arasında zirvelerdeki yerini aldı. O son yılların dikkat çeken realist ressamlarındandır. çok sayıda ressam yetiştirmiştir. çalışmalarına istiklal caddesi danişment geçidinde ki atölyesinde devam etmektedir. Remzi Taşkıran eserlerine sahip olmak istiyorsanız Lütfen onun pc,deki on-line satışlarından elde edebilir ya da bir e-mail, ile ulaşabilirsiniz!

Remzi Taskiran Tr_Art-3

Remzi Taskiran Tr_Art-2

Remzi Taskiran Tr_Art-1

Arastirma: Yakup Icik

Kategoriler
Genel Konular

GÜNAYDIN…

banner3

Konusunu daha belirlemediğim boş bir sayfanın başında buldum kendimi. Aslında aklımda o kadar çok konu var ki. Yaşadığımız bu güzel şehir İstanbul bize onlarca konu sunuyor.Sokağa çıksak bin bir türlü hayatın içinden onlarca konu çıkarabiliriz.Çeşitli insan ve çeşitli milletleri kalbinde taşıyabilen tek şehirdir İstanbul.Her anı ,her rengi var onda,bazen pırıl pırıl bazen de puslu. Ama her hali mis gibidir.

Kocaman bir kalbi var İstanbul un.Öyle güzel bir kalbi var ki kırmaya ,terk etmeye kıyamıyorum. Kızdığım zamanlarım da olmuyor değil ,ama insan sevdiğine kızmaz mı zaten. İstanbul alır sevdiğimi ama yine o verir bana sevdiğimi. Onun toprağında kalbinde doğar biriciğim,o yine kaLbine gömer en sevdiklerimi.

Tüm duygularım sende saklı. En sıkı sırdaşım benim. En kadim dostum. Enlerim var sende. Şimdi saat sabaha karşı kaç bilmiyorum. Bir yanın uykuda bir yanın kıpır kıpır ,bir yanın acı dolu ,bir yanın mutsuz. Sen nasıl bir şeysin . Bazen aklım almıyor  sende ki bu kuvveti, bu ihtişamı,bu yorgunluk bilmez deli cesaretini.

Ne kadar kaçasım da gelse senden ,ama biliyorum ben sen de büyüdüm kök bağladım. Artık bitesi yok bu sevdanın. İstanbul sevdası bitmeyen bir gün doğumuna benzer. Ta ki küçük kıyametin kopmadıkça, bu gün doğumunu yaşamaya mahkumum biliyorum. Kimi zaman huzurlu kimi zaman huzursuz.

şair der ki ;Ben sende bütün aşklarımı temize çektim.(Murathan MUNGAN)

İşte tam da seni anlatıyor. Biriciğim ,şehrinin ortasından deniz geçen tek şehrim İstanbulum. ben sen de bütün aşklarımı temize çektim. her gün doğumun da yeni bir sayfa açıyorum sana yeni sırlar verebilmek için.

Günaydın…

Kategoriler
Deneme Yazıları Genel Konular Günlük hayat İnternet Dünyası Toplumsal Konular Türkiye üzerine

İstanbul’dan Tiksiniyormuş!

İstanbul’dan tiksiniyorum, midem bulanıyor insan ilişkilerine tanık oldukça. Bu ne berbat tüketilmişliktir, bu ne rezalettir böyle. Bu ülkenin parazit söylemcilerinin lağım yaşam tarzları, insanlıktan ve insanilikten çok uzak. Çirkef, rezil kepazeliklerine tanık olmak bile üzüyor beni” diye yazmış kişi, Facebook’taki ‘ne düşünüyorsun’ alanına.

Tablo vahim!

Tablonun vahimliği, İstanbul’un mide bulandıran bir şehir olmasından değil, söyleyenin, kimi insanlarca darbelere, acılara, hüzünlere maruz kaldığı gerçeğini, o insanların diliyle ifade etmesinden ve bunu yaparken İstanbul adının ardına gizlenmesinden ileri geliyor.

Bu talihsiz kişinin kurduğu talihsiz ifadenin içerisine İstanbul özenle mi yoksa bir hata sonucu mu yerleştirildi, bilemiyorum. Bunu kişinin kendisine sordum, fakat yanıt alamadım. Belki de kendisi de ne yazdığının farkında değil!

Bu ifadeden şunu anlıyorum:

Bu kişi bazı insanlarca, kötü ve çirkin birtakım yaklaşımlara maruz kaldı veya onların bu hallerine tanıklık etti. Böyle bir durumda, “Bu ne berbat tüketilmişliktir, bu ne rezalettir böyle. Bu ülkenin parazit söylemcilerinin lağım yaşam tarzları, insanlıktan ve insanilikten çok uzak. Çirkef, rezil kepazeliklerine tanık olmak bile üzüyor beni” ifadesini kullanması doğru!

Lâkin, bu birkaç kişinin günahıyla İstanbul’un ilgisinin ne olup olmadığı meselesine takılmış durumdayım.

Birkaç kişi, insanlıktan uzak olabilir, çirkef ve rezil bir yaşam tarzı sürebilir. Kendi hayatlarıdır, kendi seçimleridir. Biz bu seçimi onaylamak zorunda değiliz, ama hakaret etmemizi gerektirmez. Peki, bu çirkef ve rezil durumlarının İstanbul’la ilgisini açıklar mısınız?

Acaba kişi, bu çirkef ve rezil şahıslarla İstanbul’da karşılaştığı için mi, İstanbul’u bu vahim ifadenin içerisine kattı? Olabilir! Fakat, rezillik ve kepazelik, sadece İstanbul’da mı var?

Bu kişilerin rezillikleri ve kepazelikleri yüzünden, bir şehir insanın midesini nasıl bulandırıyor, merak ediyorum. Örneğin ben otoyolda travestileri gördüğümde veya kalabalık bir caddede kap-kaç olayına tanıklık ettiğimde, lânetlerim. Ama İstanbul midemi bulandırmaz! Midemi bulandıran travestiler veya hırsızlardır. Travestilerin ve hırsızların sergilediği bu rezilliğin suçlusu İstanbul mu olmalıdır?

“İstanbul lağım, İstanbullular lağım faresi!”

İfade kötü! Anlatım yanlış! Düşünce hasta!

Kişinin yaptığı şuna benziyor:

Kimya dersini anlatan bir öğretmenin, derste yaptığı bir hatadan ötürü, kimya bilimini suçlamak. Öğretmenin hatasını, kimya bilimine yüklemek!

Öğretmenin hatası nedeniyle, kimya bilimini suçlu göstermek ne kadar komik ve düşündürücü ise, “kimi insanlar”ın yaptklarını bir “dünya şehri”ne yüklemek, o kadar komik ve düşündürücü olsa gerek, yoksa yanılıyor muyum?

‘Ne düşünüyorsun’ sorusuna verilen bu yanıt, internetin yaşamımızın bir köşesine iliştirdiği çöplüğe katkı sunmaktan; tarihe, kültüre, sanata, doğaya ve İstanbul denilen anakentte (1) yaşayan 20 milyon insana yersiz ve gereksiz hakaret etmekten öteye geçemiyor.

İstanbul’un yerleştirildiği bu iğrenç konum, nasıl ki birilerinin midesini bulandırıyor ve bu sebepten ötürü insanlardan nefret etmesini sağlıyorsa, yukarıdaki ifade de bir İstanbullu olarak benim midemi bulandırıyor.

Bu hasta düşünce tarzı; “Sen bu vahim tablonun değişmesi için ne yaptın?” yahut “Yaşadığın şehrin, hayâl ve umut ettiğin hale gelmesi için ne sundun?” veya “İstanbul’un ve insanların bu hale gelmesini önlemek için bir çaba gösterdin mi?” gibi yapıcı sorulara da cevap veremiyor.

Dahası, İstanbul’u solumayan, İstanbul’u tanımayan, İstanbul’da yaşamanın ayrıcalığına erişemeyen, İstanbul’un görkeminden korkan, ona yanaşmaktan, ona katılmaktan çekinen, İstanbul’un köklü ruhuyla barışık ve katışık olmasını beceremeyen insanların da, tuhaf yorumlarla kötü, yanlış ve hasta bir ifadeye belli belirsiz sözcükler eklemelerini sağlıyor.

Sonuçta ne oluyor?

Herkes, ifadede yer alan ‘lağım’ın bir parçası haline geliyor.

Bu lağım, katıksız bir bilinçsizliğin ve boşluğun etkisiyle önce şehrin, sonra Türkiye’nin üzerine akıyor…

İnsanların “anakentte yaşam”a bakışı lağıma açılan bir pencereden olduğu sürece, bu pis koku gitmez!

Örneğin, dünyanın gelişmiş ülkelerindeki anakentlerde yaşayan insanlar vergi öderler. “Anakentte yaşayacaksan, bunun bedelini ödersin!” diyerek, insanlardan vergi alırlar.

Bu ne işe yarar?

Kültürlü, düzenli bir şehir yaratır. Karmaşayı önler. Karışıklığı giderir. Örnek: Londra.

Bizde ise ipini sapını köyünde bırakıp gelen insanlarımız; ipini sapını bırakır ama yaşam tarzını bırakmaz. Köyünde, kasabasında nasıl yaşıyorsa, onu olduğu gibi alır, getirir ve İstanbul’un bir köşesine filizlenmesi için yerleştirir.

O filiz budaklanır, dallanır. Dallandıkça hastalanır! Hastalandıkça yukarıdaki gibi böğürür. Gün olur, böğürmeler saldırganlaşır, hırçınlaşır, çirkinleşir… Yukarıdaki gibi…

Bu insanların, hiçbir zaman anakentte yaşamanın bir bedeli, usulü, yolu yordamı olduğunu bilmedikleri akıllarına gelmez ve sorunu İstanbul’da ararlar.

Uyum sağlayamadıklarında İstanbul uyumsuz olur… İş bulamadıklarında suçlu İstanbul’dur… Sevgililerinden ayrıldıklarında, boşandıklarında, aileleri dağıldığında, bunu yapan İstanbul’dur… Aç ve evsiz kaldıklarında, İstanbul aş vermemiş, başlarına çatı olmamıştır…

Bu da yetmez, İstanbul’dan şiirlerde “orospu” diye söz edilir. Ya İstanbul’da yaşayanlara ne denir!?

Şiirlerde veya “şiirimsiler”de, İstanbul’un “Anadolu” olmadığı, lânetlenerek, küfredilerek ifade edilir. Oysa, İstanbul “Anadolu” olmak zorunda değildir! “Anadolu”, Anadolu’da; İstanbul, İstanbul’da olmalıdır!

Kötü olan ne varsa İstanbul’dandır! Kimya öğretmeni hata yaptıysa, suç kimyadadır!

İstanbul’a suç bulunamadığında, İstanbul’a iliştirilecek kötü sıfat kalmadığında, İstanbullulara sıra gelir.

İstanbullu suçludur! İstanbul halkı çerkeftir, rezildir! İstanbullular mide bulandırır, tiksindirir!

İstanbullular insan değildir!

İnsan olanlar, bu düzene uyum sağlayamayanlardır!

Şehir, İstanbul değil, geride bırakılan, terk edilendir!

Hiçbirimiz, bendeniz de dahil, İstanbul’a ait değiliz! Köklerimiz, İstanbul’da değil!

Ama İstanbul’da yaşıyor, İstanbul’da yiyor – içiyor, İstanbul’dan giyiniyoruz.

İstanbul’da yaşayanlarla paylaşıyoruz!

İstanbulluyuz!

Nüfus cüzdanımızın il, ilçe ve köy hanesinde farklı bir isim yazsa da, İstanbulluyuz!

Bunu beceremeyeceksek, onurlu bir insan gibi çekip gideceğiz.

Bunu kavrayamıyorsan, gideceksin!

Bu ifadenin sahibi İstanbul’da yaşamıyor! Bu daha da vahim! Komik!

Özetle;

Biz milletçe yaşadığımız yeri sahiplenme duygusundan mahrum kalmışız.

Çok kolay suçlu bulabiliyor, suçlu ilan edebiliyoruz.

Yaşadığımız yeri tanımıyoruz, bilmiyoruz.

Herkes kendi kapısının önünü süpürse, her şey çok farklı olabilir!

Aç karnımıza çay içtiğimizde, birçoğumuzun midesi bulanır! Şimdi suçlu çay mı?

Bu rezillikleri, kepazelikleri durdurmak, önüne geçmek için çalışmalar yapmak, insanları uyarmak yerine, suçu İstanbul’a atıp, “İstanbul midemi bulandırıyor” demek, işin kolayına kaçmak oluyor sanki.

Dahası, bu ifadeyle kişi, İstanbul’un mide bulandıran imajına bir katkı da kendisi yapmış oluyor, ifadenin altına abuk sabuk yorumlar yapanlarla birlikte. Böylece herkes “kusmuk”un bir parçası oluveriyor…

Biz Türkler, İstanbul’un tarihi ve jeopolitik önemini ne zaman kavrayabilecek ve şehri buna uygun hale ne zaman getireceğiz, bunun yanıtını kimse veremez, sanmıyorum. Bunu kavrayabilmek için önce “insan” olmak, “insanca ifade kurabilmek” lâzım, değil mi? Bunu başaramadığımız zaman, yaşadığımız şehir “lağım” bizler de “lağım faresi” oluveririz kolayca…

Bunun üzerine bir İstanbullu da çıkıp, sen ne diyorsun demez!

Dünyanın işgâl edip ele geçirmek için fırsat kolladığı İstanbul’dan, “midemi bulandırıyor” diyerek vazgeçenlerin sayısını bir düşünün! Sadece bu talihsiz ifadenin altına imza atanları sayısına bir göz atın!

Çok mu abarttım! Sanmam!

Çoktan İstanbul’u gözden çıkarmışız bile…

Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az!

Selçuk ERAT, 25 Mayıs 2010, İstanbul

Dipnotlar: (1) Anakent: Metropol.

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat iletişim Teknoloji Toplumsal Konular Türkiye üzerine

DİZİLERLE HAYAT

Bihter,Ferhunde,Polat,MarazAli ve diğer dizi starları. Farkındaysanız bir süredir bunlarla yaşıyoruz. Giyim tarzları,kullandıkları eşyalar artık günlük yaşamda tercihlerimize bile yansımaya başladı.

Bihter ve Ferhunde’den insanlarla oynamak ve fettanlık konusunda çok etkili fikirler alırken, Polat’la da kabadayılığın ve korkusuzluğun sınırlarını zorluyoruz.

Dizilerin çekildikleri mekanlarsa genelde oldukça şık villalar, yalılar. Yaşanan hayatlar mutsuz ama eşyalar son model, giyilenlerse ona keza. İzleyenler, o ihtişamın içindeki mutsuzluğu göremeyip, farkında olmadan lükse özenip artık kendi yaşantılarını beğenmez oluyorlar. (herkes için geçerli değil tabiî ki.)

Geçenlerde günlük bir gazetede Aşk_ı Memnu ve Kurtlar Vadisi Pusu dizilerinin yayın akşamında ki her ikisi de Perşembe akşamı yayınlanıyor. İstanbul’da 112 acil vak’alarında oldukça büyük bir azalma olduğunu okudum. Yani insanlar evlerinden çıkmıyor bu dizileri izliyor. Yollar serbest tabi. Bu haberi okuduğumda ‘’pes yani’’ dedim. Neyseki bu diziler bir işe yaramış sonunda. Zaten bazıları da devletin perde arkasında dönen konuları işlediği için faydalı da sayılabilir.

Ama ben dizilerin (Çocuklar Duymasın dizisi gibi gibi herkesi güldüren sidcomlar hariç) bir faydası olduğuna inanmıyorum. Hatta zararlı. Bu kadar çok ve de konusu birbirine benzer diziyle beyinlerimizi uyşturuyorlar adeta.  Ne var içeriklerinde? Yalan, ihanet, entrika kavgalar, daha birçok sevimsiz şey. Hiç mi iyi bir şey yok? Var. Ama çok az.

Günlük hayatımız zaten yeterince stresli. Akşam olduğunda şöyle hoş bir şeyler seyretmek, rahatlamak isterken hangi kanalı açsak karşımıza bu dizilerden biri çıkıyor. Bir de kendi derdimiz yetmiyormuş gibi dizidekilere üzülüyoruz. Geçici de olsa.

Televizyon, görsellik yönü olan bir eğitim aracıdır aslında. Sadece eğlence için icat edilmemiştir.Ama şahsen ben, eğitici hiçbir program bulamaz oldum. Geçmiş yıllarda belgeseller, yörelerimizi, farklı ülkeleri tanıtan yapımlar, genel kültür yarışmaları gibi programlar olurdu. Şimdiki yarışmalarda soru yok. Sadece kutu açma var. Nasıl yarışmaysa?

Peki ne yapacağız? ’’koyuyorlar, izliyoruz’’ diyeceksiniz. Ama yapımcılar öyle demiyorlar’’. Arz talep meselesi, halk bunları istiyor biz de yayınlıyoruz diyorlar ’’. AGB isminde izlenme oranlarını tesbit eden bir kuruluş var. Bizler izlemezsek bu programların reytingi düşecek. Farklı yapımlara ister istemez kayacaklar. Bu bizim elimizde. İzlediğimiz müddetçe bu diziler ekranlarımızı kaplamaya devam edecek.

Lütfen artık karşımıza çıkan her diziyi izlemeyelim. Bunlar bize bir şey kazandırmıyor. İzlemezsek bunu fark edecekler ve mecburen değişecekler. Karşımıza da kaliteli yapımlar çıkacak. Sizce TÜRK HALKI içiboş dizileri mi hak ediyor, yoksa bizi eğiten, bilgilendiren, bunu yaparken de aynı zamanda eğlendiren yapımları mı? Cevabı siz verin…

SEVGİLERİMLE

Kategoriler
Anma Yazıları Deneme Yazıları Dünya ülkeleri Eğitim - öğretim Güncel Haberler Günlük hayat Günün Tarihi Kişisel makaleler Milli Görüş Sevgi ve Ask Dünyası Şiirler Tarih Makale Türkiye üzerine Videolar

Atatürk’ü Anma Ve Atatürk Haftası

19 Mayıs ile Kurtuluş Savaşını başlatan ve bugünkü yaşadığımız ülke sınırlarının çizilmesini sağlayan ulu önderimiz Atatürk ün ölüm yıldönümü her yıl 10 Kasım da anılmaktadır.10 Kasım ülkemizde Atatürk ü anma ve Atatürk Haftası olarak yaşanmaktadır.
Ulu önderimiz Atatürk ün hastalık belirtisi ilk olarak 1937 yılında ortaya çıktı.1938 yılının son aylarında Yalova da bulunduğu sırada bu belirtiler iyice artarak hastalığı tamamen ortaya çıktı.Yalova da uzman hekimler tarafından yapılan tedavisi olumlu sonuçlar verdi.Fakat bu tedavi sonrasın iyileşme süreci için gerekli olan dinlenmeyi yapmadı ve Ankara ya yolculuk yaptı.Bu yolculuk O' nu hastalığın çemberine iyice yaklaştırdı.
 

nostalji – mustafa kemal atatürk'ü anma ve atatürk hafta | makaleci.com

Bu hastalığın yaşandığı tarihlerde ülkemizin gündeminde Hatay sorunu vardı.Hastalığının ciddiyetini bilmesine rağmen Mersin ve Adana ya geziler düzenledi.Yakıcı ve kızgın güneş altında buradaki askerlerimizi teftiş edip tatbikatlar yaptırdı.Bu olaylar sonunda hastalığın ilerlemesi ile birlikte vücudu çok yorgun düştü.Ülke olarak edindiği ve çok sevdiği milleti uğruna sağlığını hiçe saydı.Güney illerimize yaptığı seyahatler bedeninin iyice yorulmasını sağladı.Mersinden 26 mayısta yola çıkarak Ankara ya döndü ve buradan tedavisi ve istirahat amaçlı olarak İstanbul a geçti.
 
Hastalığın teşhisi için uğraşan doktorlar ilk olarak siroz hastalığı teşhisini koydular.Deniz havası Ata mıza iyi geldiği için bir süre boyunca Savarona Yatı'nda dinlenmeye çekildi.Bu dinlenme sırasında bile ülkemizin sorunları ile ilgilendi çözüm yolları sundu.O günlerde İstanbul a gelen Romanya Kralı ile görüşmeler yaptı.Bakanlar kurulu toplantısına tam oy ile başkanlık yaptı.Hatay Anlaşması nın 4 Temmuz 1938 de yürürlüğe girmesi ile Atatürk ün morali iyice düzelmişti.
 
Temmuz ayının son günlerine kadar Savarona Yatı nda kalan Ata mızın hastalığı yine ilerlemeye başlamıştı.Hastalık iyice artınca O nu Dolmabahçe Sarayı na naklettiler.Fakat bu durum da hastalığın sürekli ilerlemesini durduramadı.O nun bu sağlık sorunlarından haberdar olan Türk halkı sağlığı konusunda tüm haberleri takip ediyordu.Atatürk 5 Eylül 1938 de vasiyetini yazdı.Bu vasiyette yer alan bilgilere göre servetinin büyük bır kısmı Türk halkına ve Türk Dil kurumlarına bağışlandı.
 
Ekim ay ortalarına doğru Ata mızın durumu düzelir gibi olmuştu.Fakat o yılda Cumhuriyetimizin 15. yılını kutlamak üzere Ankara ya gelemedi.29 Ekim 1938 günü Başbakan Celal Bayar a şu notu Türk Ordusuna iletmesi için verdi;
"Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!" sözü ile Türk Ordusu'nun önemini belirtmiştir. Yine aynı mesajda "Türk vatanının ve Türk'lük camiasının şan ve şerefini, dahilî ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır"
Bu sözleri ile Atatürk ün Türk ordusuna olan güveni iyice anlaşılmıştır.
 
Aradan fazla zaman geçmeden Atatürk'ün hastalığı tekrar şiddetlendi.8 Kasım günü sağlığıyla ilgili raporlar haberlerde ve gazetelerde yayınlanmaya başladı.Bütün yurdu derin bir hüzün tekrar sardı.Her Türk Atatürk ün kurtulması için dua ediyordu.Ancak bu durumun korkulan sonu oldu.
 
Kategoriler
Eğitim - öğretim Günlük hayat Toplumsal Konular Türkiye üzerine

“İnadına Ne Mutlu Türküm Diyene”


AKP Hükümeti’nin ortaya çıkardığı “Demokratik Açılım” sürecini yaşamaya başladığımızdan beri, Feysbuk’ta hayli ilginç topluluklara ve sayfalara rastlar olduk. Bu toplulukların samimi oldukları gözle görülüyor fakat birçoğu – belki de tamamı – kaş yapayım derken, göz çıkartacak eylemlere, durumlara imza atıyor. Bilerek veya bilmeyerek ortaya koydukları bu tablo, aslında bizlere son derece vahim bir gidişatı işaret etmekle kalmıyor, “demokratik açılımlara gerek var mıydı?” veya “demokratik açılımların zamanı mıydı?” gibi soruları da akla getiriyor.

Bu vahim tablonun en güzel örneklerinden birine, bugün Feysbuk’ta gezerken bizzat şahit olmanın derin üzüntüsü içerisindeyim. Hatta farkında olmadan, bilmeyerek, bu acı gerçeğin bir parçası olmanın sıkıntısını ve utancını ayrıca yaşamaktayım.

İnadına Ne Mutlu Türküm Diyene” adlı sayfa, bugünün siyasi karmaşasına bir tepki olarak Feysbuk’ta gençler tarafından kurulmuş topluluklardan birisi. Bu sayfada, bugün yaşadığım bir tartışma örneğini sizlere aktarmak ve durumu sizlerle bir kez daha irdelemek isterim. Hazırsanız, buyurun başlayalım:

Güsel mi, Güzel mi?

Topluluktaki hanımefendilerden birisi, yönetici tarafından yazılan durum notuna, “güsell” yazarak eşlik etmişti. Ardından bir beyefendi, bu hanımefendiye hitaben, “güzel yazmak varken, neden güsell yazıyorsun ki?” diyerek bir yanıt vermiş, bu yanıtın ardından eklenen bir yorumda, uyarı yapan beyefendiye hitaben, “anlamıyo musun” denmişti. Ardından ben de bu durum karşısında naçizane düşüncelerimi kendilerine ilettim. 

Ve bir Feysbuk geleneği olarak, elbette benim düşüncemin arkasından, bir başka yorum yerini aldı. Topluluk üyelerinden biri düşüncesini, bana hitaben, şu şekilde ifade ediyordu: “Türklüğün korunması için yürek yeter, sen git bunları çocuklara anlat.

Sevgili okur; gördüğünüz üzere burada, tehlikeli bir yolu kendilerine istikamet belirleyen gençlerimizi görüyoruz. Bu topluluğu açmakta samimi olduklarını sanıyorum. Fakat sadece samimiyet yetmiyor, bu istikamette usulüne uygun yol almak lâzım, öyle değil mi?

Bir yandan mevcut siyasi duruma tepkilerini ortaya koyan bu insanlar, diğer taraftan farkında olmadan, temelleri çok daha derine dayanan bir yarayı, kendi elleriyle deşmekle kalmıyor, çevrelerindeki insanları da buna teşvik ediyorlardı.

Belki de bizler, bu gençlerin, bu insanların tavırlarındaki ve tutumlarındaki eksiklikleri ele alırken, konuyu etraflıca irdelemeli, çok daha derine, çok daha eskiye gitmeliyiz. Türkçenin yaşadığı sorunlara ve çıkış noktalarına kadar inmeliyiz. Bunu da ilerleyen yazılarımızda konuşmak, tartışmak üzere diyelim ve geçelim…

 

Vahim Tablo

Bu tabloda şu sonuca ulaşıyoruz, sevgili okur: Toplumumuzda dil bilincini henüz yaygınlaştıramamış, dilin önemini, dilin milli birlik ve beraberliğin en önemli unsuru olduğunu öğretememişiz. Dilin, toplumda değersiz, önemsiz, neredeyse hiçbir işlevi olmayan bir unsur hâlini aldığını bir kez daha görmüş oluyoruz bu tabloda.

Hâlâ bazı gençlerimizin, birtakım değerlerimizi korurken, diğerlerini reddettiklerini, başkalaştırdıklarını ve sanki bundan zevk aldıklarını görerek üzülüyorum. Bilerek veya bilmeyerek sergiledikleri bu tutum, aslında Türkiye’nin ve Türkçenin düşmanlarına pay vermek değil midir? Dilin önemini, dilin hassaslığını, dilin zenginliğini, dilin bir ulusun temel taşı olduğunu bilenler, sizce bu davranışları sergiler mi?

O halde, toplum ve devlet olarak öncelikli görevimiz, ses bayrağımız Türkçemize sahip çıkmak olmalıdır. İşte Feysbuk’taki bu sayfa da, bir yandan Türklüğü koruma altına almaya çalışıyor ve insanların dikkatini bu yöne çekmeye çabalıyorken, diğer taraftan yazık ki, kendi bindiği dalı kesiyor, dilini, kimliğini âdeta öldürüyordu.

Müdahale edilmesi, dikkat çekilmesi ve çözüm bulunması gereken nokta da işte budur!

 

Yeni Bir İstiklâl Harbi Yapılmalı

Bu konuda topyekûn bir savaş gerekli, sevgili okur. Devletiyle, milletiyle, kurumlarıyla, kuruluşlarıyla, sivil toplum örgütleriyle, kısacası Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin A’dan Z’ye bütün unsurlarıyla, ikinci bir İstiklâl Harbi başlatılmalı. Bu kez canlarımızı verdiğimiz topraklarımız için değil, Türkçemiz için savaşılmalı.

Bu harbin başlatılmasında ne denli geç kaldığımızı, Feysbuk gibi sosyal şebekelerde fazlasıyla görmekteyiz. Basınımız, Türkçenin ortadan kaldırılması için âdeta birbiriyle yarışır duruma geldi. Kitaplarımız, her gün biraz daha yabancılaşan sözcüklerle dolup taşıyor. Yaşam alanlarımızın adresleri artık “tower”lar, “hill”ler, “city”ler oldu. Tabelalarımız turistlere hitap edelim, daha fazla kazanalım derken, bizden iyice uzaklaştı. İşte biz cumhur olarak sevgili okur, bu vaziyetteyken, önceliklerimizi bir kez daha etraflıca ve dikkatlice gözden geçirmeli, ne için ne zaman savaşacağımıza iyi karar vermeliyiz.

İşte bugün tecrübe ettiğim bu olay, durumun sanıldığı kadar küçük olmadığının, aksine çok daha derin, çok daha vahim bir yıkımla karşı karşıya olduğumuzun en güzel örneğidir.

 

Dilimiz, Türkçemiz olmadan, millet olamayız. Dil korunmadan, milletin ve devletin bekasının korunamayacağı genç kuşaklara anlatılmalı. Toplumda bu konuyla ilgili etkili bir savaş başlatılmalı ki, bugün demokratik açılımlarla çözmeye çalıştığımız sorunlarımız kendiliğinden çözülsün, öyle değil mi?

 

Yabancılaşmanın dille başladığı unutulmamalı! Toplumları birbirinden ayıran ve uzaklaştıran ve aynı zamanda birbirine bağlayıp, tek yürek olmasını sağlayan yegâne unsur dildir.

Önceliğimiz, siyasi baskılar nedeniyle, toplumun huzurunu bozan, toplumda ayrışmaya, yersiz ve tehlikeli tartışmaların alevlenerek ciddi kavgalara dönüşmesine yol açan açılımlar öne sürmek olmamalıydı. Daha da kötüsü, toplum buna müsaade etmemeli, önce temel eksikleri için çare dilemeli, iktidarları buna zorlamalıydı. İşte bugün yaşadığımız karmaşık siyasi ortam ve gündem, bu amaçla atılacak adımlar için en doğru zamandır.

Hiç kimse imlâ kurallarına harfiyen uyarak konuşmak veya yazmak zorunda değil. Hiç kimse günlük konuşma dilinde, Türkçeyi bütün kuralları ve yapısı ile konuşmak zorunda değil; zaten böyle bir zorunluluk hiçbir dil için gerekli değil.

Ancak, başından beri konuştuğumuz ve şahit olduğumuz durum farklı ve önemlidir. Herkes bunu dikkatlice kavramalı, geçiştirmemelidir. Bu tıpkı, “damlaya damlaya göl olur” atasözümüzdeki gibi, giderek kangrene dönüşen ve derhal tedavi edilmesi gereken, köklü bir sorundur.

İşte bu sorunun ve bu sorun nedeniyle bugün yaşadığımız diğer birçok sorunun çözümü için, baştaki yeteneksiz yöneticiler yerine, her kötü anında sıkı sıkıya kenetlenmesini başaran Yüce Türk Milleti’ne büyük sorumluluk ve görev düşmektedir.

 

Selçuk ERAT

05 Ekim 2009, İstanbul

www.selcukerat.com