Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Kitap Görüşleri

‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ Üzerine…

Merhaba!

Yüksek insanlara göre az kitap okumuşumdur; onların okudukları yanında hiç kitap okumamış da olabilirim, ama yaşamımda, özellikle de ruhumda, sayılı kitap derin izler bırakmıştır. Çoğu zaman o izler şiirlerimde yansımış, dağılmış, işlenmiştir. Okuduğum onca kitabın arasından sıyrılıp, varlığımda geniş bir yer tutan yapıtlardan söz edeceğim şimdi sizlere, okuduğum son şiir/roman ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ne ise ayrıca değineceğim. Buyurun başlayalım…

En büyük darbeyi vurarak, içimdeki yazın ve şiir tutkusunu ortaya çıkaran Nevra Bucak’ın ‘Mevsimler Farklıdır’ romanı; içimde birikmiş, bastırılmış, gizli kalmış, bilinçaltım tarafından hükümsüzleştirilmiş bir çok yetimin ve duygumun da farkında olmamı sağladı. İçimdeki şairi Mevsimler Farklıdır sayesinde bulguladım. Bu romanın, yaşamımın sonuna dek etkisini varlığımda sürdüreceği kaygısını hep taşırım.

Yaşamımı altüst eden, dünyaya bakış açımı bir anda değiştiren bir başka yapıtla; Paulo Coelho’nun ‘Simyacı’ romanıyla da ruhumda yeni bir sayfa açtım; hâlâ onu kullanıyorum.

Kazancakis’in ‘Günaha Son Çağrı’ romanından sonra hem kişiliğimin, hem de yazım biçimimin değiştiğini sezdim. Aslında İsa Mesih’ten açık bir özür dileyiş, kiliseyi açık bir aşağılama olarak algıladığım romanın etkisi, yazdıklarım ve davranışlarım dahil yaşamımın her alanında görülmektedir.

Balzac’ın ‘Vadideki Zambak’ adlı romanı da, yaşamım boyunca (o döneme dek) hiç tatmadığım aşkı; yüksek satırları, sürükleyici, etkili anlatımı ve roman kahramanlarının gerçek kişilikleri sayesinde yaşattı bana; aşkı böylece tanımış oldum. Ama korktum ondan. O zamandan beri – dostlarım bilirler – aşka inanmam ve inanmayın derim. Çünkü Balzac, onu vadideki zambağa hapsetmiştir bile! Şiirlerimde aşkın ve sevginin çekilişi de bu dönemden sonra gerçekleşir.

Charles Dickens’in ‘Büyük Umutlar’ romanı; Suzanna Tamarro’nun ‘Yüreğinin Götürdüğü Yere Git’ adlı kitabı; André Gide’nin ‘Pastorâl Senfoni ve Dar Kapı’sı; Hâlide Edip Adıvar’ın uzun, sıkıcı, bitmek tükenmek bilmeyen tasvirlerine karşın ‘Sinekli Bakkal’ı; Peyami Safa’nın ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’, Montaigne’nin ‘Denemeler’i ile Marguerite Duras’nın ‘Yazmak’ adlı yapıtı da yaşamımda ve ruhumda derin izler bırakan önemli kitaplardı.

Ata Türker’in bir kadın ruhuna bürünerek yazdığı ‘Pişmanlık’; o güne değin içimde biriktirdiğim, kendimden başkasına ulaşmayan itiraflarımı açığa çıkarmış, Balzac’tan sonra bakış açımı değiştirdiğim aşka, çok farklı bir pencereden bakmamı sağlamıştır. Ama ‘Pişmanlık’ romanı da aşka olan ‘inanmamışlığımı’ silememiştir. Bir bakıma ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’; varlığıma artık kendini kazıyan ’aşka inanmamak’ı kuvvetlendirmiş, perçinlemiştir.

Nevra Bucak’ın marjinal romanı – iki sanatçı kadın arasındaki o yüksek ve ulaşılmaz ‘sevgi yoğunluğunu’ anlattığı ‘Aşkın Kutupları’, bir kez daha yaşamımın altüst olmasına yetti. ‘Kule’ romanıyla da artık varlığımın vazgeçilmez adlarından olan Nevra; yaşamımı değiştiren ender kadınlardan biridir.

‘Aşkın Kutupları’ gibi Iris Galey’in ‘Babam Öldüğünde Ağlamadım’ adlı romanı ile Alev Alatlı’nın ‘İşkenceci’ adlı kitabı; bende derin yaralara neden olmuş, yaşamımın önemli bir bölümünün şekillenmesinde rol almışlardır. Bu yapıtlardan sonra şiirlerimde marjinal tanımların, konuların ve kişiliklerin yer aldığını görmek olanaklı. Aşkın Kutupları, Babam Öldüğünde Ağlamadım ve İşkenceci; ruhumu sokaklara salan, bu yapıtlarda sözü edilen sıra dışı aşkları, acıları, yaşanmış ve yaşanmamış kişilikleri, maskeli yüzleri, pisliği, kısacası gerçek yaşamı aramamı sağlayan birer ‘dünya’ydı benim için.

Tracy Chevalier’in kaleme aldığı ‘İnci Küpeli Kız’ romanı ise sanatçı yönümün, özellikle de resim biçimimin (bir dönem yapıyordum) değişmesine neden oldu. Bu değişim, elbette şiirime yansıdı, kişiliğime de. Vermeer’a ilham veren o kadının, yaşamıma girmesini çok istiyordum. ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ni okuduktan sonra, bundan o kadar emin değilim.

Daha çok kitabı, beni ben yapan, okuduğum en önemli yapıtları çok daha geniş anlatmak isterim. Başka zaman da onları konuşuruz, ama şimdi asıl işlemek ve hakkında yazmak istediğim kitaba, Nilgün Polat‘ın şiir/romanı – ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ne gelelim.

Yukarıda sözü geçen yapıtların, yaşamımı nasıl etkilediğini, ruhumda ve kişiliğimde nasıl gelgitlere neden olduğunu, kısa paragraflarla dile getirmeye çalıştım. Tüm bunlardan sonra, bir şeylerin eksik olduğunu görürsünüz. Ben görüyordum ve bu eksikliğin giderek yaşamımda önü alınmaz bir uçuruma doğru yol aldığını sezerek, kaygılanıyordum. Kaygım sona erdi mi? Eksiklik giderildi mi? Havada asılı kalanlar, yere indi mi bir bir?…

Evet… Bu kadar çabuk gerçekleşeceğini, yaşamıma hızlı gireceğini tahmin etmemiştim. Ruhumdaki değişimi bu denli tez kılan; yaşama, insanlara ve evime (dünyaya) bakışımı aniden değiştirenin, ya da ‘farkına varmamı sağlayanın’ yakın dostlarımdan biri olacağını bekliyordum elbette, ancak zamanı gelmemişti ve onun kim olacağını kestirmek oldukça güçtü!

‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ tüm bu yapıtların bana sunduklarını, gösterdiklerini ve hissettirdiklerini nasıl tamamladı? Beni anlatarak… Doğru ya, farkında olmamı sağlayarak! Bırakın aşkı, sevgiyi, İsa’yı, duyguları, cinselliği bir yana, onda kendimi yaşadım; harf harf, sözcük sözcük, cümle cümle kendimi…

Kendimin farkına varmak, etrafıma bakmak, kendimi bir kitapta yaşamak… İşte bu, Şifrelenmiş Düşler Saati’ydi… Mühür’ün kırılma zamanı…

ne her şeye kırıldı mühür ne herkesçe
omuzlaşmayı gereksinir
dayanışma isterdi kırılmak için
öte insanda mührün dört gözü
kendi ötesi için…
(*)

5 yıl önce… Henüz yazılan şiirlerimi yeni gün ışığına çıkarıyorum. İlk göz ağrım Ata’nın (Türker) yarışma dosyalarını çoğaltıyorum. Üstüm başım temiz mi, giysim tozlanmış mı, kaşım gözüm yerinde mi?… Kâğıtlar kirlendiğinde içim parçalanıyor, o görmeden yenisini çekiyorum hemen. Ne ulaşılmaz, nasıl da parıldıyor karşımda yazar!…

“… Şair için bir demet papatya aldım… ortalık çamur içindeydi… Üzerime çamur sıçramasın diye adımlarıma özen gösterdim… Eve doğru yaklaştıkça heyecanım da artmıştı… Ya şair bana ilgisiz davranırsa; ya bahçe kapısından girerken gördüyse ve kapıyı açmazsa… kapı açıldığında ne söyleyeceğimi geçirdim kafamdan. Bir türlü istediğim selamlamayı tutturamıyorum… Her şey kendiliğinden gelişmeli.”

Yazın serüvenim de benzer başlamıştı, şiir/romandaki gibi. Ne heyecanlı, ne çocuksu, ne kadar saf anlardı… Şifrelenmiş Düşler Saati’nde tekrar tekrar yaşadım…

Odam; kendi hâliyle şiir/romanda çıktı karşıma. Odamı seviyorum; odam, yalnızlığıma tek tanık olan yerdir…

“Bazı eşyaların yeri değişmiş gibiydi. Derme çatma bir çalışma masası, eski kiracıdan kalan bir koltuk, kanepe ve yığınla kitap… Sigaramı karanlıkta içtim.”

Sabah erkenden çıkıp, akşam geç saatte döndüğüm evim, bir apartmanın dördüncü katında. Evde kaldığım sürece, Körfez’i ve Adalar’ı izlemekten keyif duyarım, ama bunu her zaman yapamıyorum. Diğer dairelerde kimin yaşadığından haberim yok. Komşularımı tanımam. Ama onlar beni tanırlar ve her gördüklerinde ‘merhaba, iyi akşamlar, hoşça kalın’ diye selamlarlar. Onlar için merak uyandırıcı, ilgi çekici bir özelliğim olduğunu sanmıyorum, çünkü ben hiçbiriyle ilgili değilim. Beni biçimlendiren yaşamları yaşamıyor, tanıdığım insanları bilmiyor, benim gibi düşünemiyorlar. Beni, daha doğrusu varlığımı – ya da ruhumu demeliyim – çevreleyen o lanet olası (!) gücü hissedemiyor ya da yaşayamıyorlar. Onlardan alabileceğim hiçbir şey yok!

“Diğer kiracılara gelince; onların benden hoşlanmadıklarını düşünüyorum… Onlara elimden geldiğince içten davranmaya çalışıyorum.”

Şifrelenmiş Düşler Saati’nin en çok sevdiğim kahramanı Ravel

“Onu çağırmam için oturduğum yerden seslenmem yeterli oluyor. Arada bir gelir, etrafın tozunu alır, kahve yapar, benim yanımda olmaktan oldukça hoşnut görünür… Bu genç adam sıkıntılarımı dağıtıyor benim. Gitmesini söylediğim zaman hiç alınmıyor, benim gibi alıngan biri için ne zor olurdu böyle bir durum.”

Kimi zaman annemin odanın tozunu alması, kitapların yerini değiştirmesi, dağınık bıraktığım masamın döndüğümde derlenip toplanmış olması; beni hep huzursuz kılmış, rahatsız etmiştir. Her şeyin olduğu gibi durmasını isterim; tozluysa tozlu kalmasını, dağınıksa dağınık… kitaplar, kâğıtlar, CD’ler, kalemler, su şişeleri, çakmak ya da kibritler, kitap ayraçları, dosyalar ve açık bir monitör… hep masamda kalmalılar. Ben orda olmasam bile, odamın toplu olması ve onların masada olmadığını bilmek beni huzursuz yapıyor. Kim bilir, onlara benim gibi bakmayanların ellemesini kaldıramıyorum. Keşke Ravel gibi bir arkadaşım olsaydı apartmanda; seslendiğimde gelseydi, kahve içseydik, şiirler okusaydık… Yalnızlığımı paylaşsaydı benimle, sadece beni ama… Her şeyimle; ruhum, şiirlerim, bedenim, odam, kitaplarım… gözlerimle paylaşsaydı… Ravel; hiç düşünmeden her şeyimi verebileceğim bir kişilik… Şimdi, Ravel’i arayacağım. Vermeer’in İnci Küpeli Kız’ı beni tamamlamaya yetmeyecek…

Kitabın satır aralarında sıkışmış en önemli kısmı; “aşka tutkun kişiler düşünme özelliklerini yitirirler” …

Zaaftır aşk… Zayıflıktır. Kendini kendin olmaktan alı koyar hep, yalancıdır. Olmadığı gibi gösterir sana yaşamı, bulutlara çıkarır. Oysa yerin topraktır. Düşüncelerin, duyguların, bedenin… sana ait olmaktan çıkar. Kendini kaptırırsın. Ucu bucağı olmayan bir boşlukta, mutlu olduğunu sanırsın. Oysa bu, kendini kaybetme duygusundan başka bir şey değildir. Birini sevmek değildir aşk. Bir anda görünür sana, sarar. Oysa sevgi ya da sevmek sonsuzluktan beri vardır, doğarken sevmekle doğarsın, aşkla değil. Bir dönem sonra aşk; seni senden çalmaya gelir. Sense zavallı; kendini tamamlayacağını sandığın o an, gerçekte kendini yavaş yavaş yitirdiğini göremezsin. Elindeki sevgiyi de tüketir; hırsızdır. Aşk… insan doğasına aykırıdır. Özgürdür çünkü insan, aşıkken hapis olursun, tutuklanırsın, sevdiğin insanın değil, aşkın tutsağı olursun. Böyle lanet bir şeydir aşk:

“Gece boyu gözüme uyku girmedi. Onu düşünmekten kendimi alamıyorum. Evin içinde amaçsızca dolanıp durdum, onun ismini tekrarlayarak… Dengeyi kurmanın bir yolunu bulmak zorundayım; içimdeki boşluk gün geçtikçe büyüyor.”

‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ beni çevreleyen o her neyse, yeniden keşfetmemi sağladı. Hatırlattı. Daha konuşacak çok şey var şiir/roman için… gelin biz, büyüsünü bozmayalım. Herkes kendi şifrelenmiş düşler saatini kursun… kendini de…

 

(*) Aziz Kemâl Hızıroğlu, Mühür – Şiir, 2004
Eğik yazıyla yazılan paragraflar, Nilgün Polat`ın `Şifrelenmiş Düşler Saati` adlı kitabından alınmıştır.
 

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Şiirler

Sappho şiiri üzerine

Antoloji.com adlı edebiyat, kültür ve sanat sitesinin düzenlediği “Editörün Seçimi” başlıklı şiir yarışmasında ‘birincilik’ alan şiirim üzerinde, bizzat konuşmak ve şiiri yazıya dökmek, aslında benim için utanç verici!

Kuşkusuz, bu şiirin farklı mekânlarda farklı yazı biçimlerine akmasındaki en büyük neden, Türkiye’de şiir alanında yaşanan kargaşa olmalı. Şiirin birinciliğini ilan etmesinin ardından yaşanan nahoş kavgalar ve gereksiz tartışmalar nedeniyle üzülüyorum. Fakat şiire hakkının verilmesi adına bu yazıyı kaleme almayı da bir zorunluluk olarak gördüğümü ifade etmem gerek!

Öncelikle Sappho’yu tanımakla başlamamız doğru olacaktır. Zira Sappho’nun bile şiir yazan bu insanlar tarafından tanınamaması ve hatta hakarete uğraması, bu tanışmayı zorunlu kılmakta. Sappho; İ.Ö. altıncı yüzyılın başlarında, bugün adı Midilli olan Lesbos adasında yaşamış, çağının en büyük kadın şairidir. Hemcinslerine olan ilgisiyle ve bu ilgiyi şiirlerinde işlemesiyle tanınmaktadır. Şiire niçin Sappho’nun adının verildiği, bu yazının okunmasından sonra kavranabilir. Şiiri ayrıntılı bir şekilde incelemeden önce, neyi anlattığına kısaca değinelim:  

Sappho; bir erkek çocuğunun (ki bunu dördüncü bölümde geçen satırlardan anlayabiliyoruz), çocukluk evresinden ergenlik dönemine kadar geçen zaman dilimi içerisinde yaşadığı, sıkıntılı çocukluk dönemini ele alır. Kendisini sevgiden ve ilgiden yoksun bırakan, dahası kendi çocuğunu taciz eden bir babanın yaptıklarını işler. Şiir; annesinin tacizlerden haberi olduğu halde olanlara göz yumarak çocuğa sahip çıkmayışını, bu nedenle çocuğun (ya da gencin) ergenlik çağını, bu olayların gölgesinde geçirerek bambaşka bir kimliğe bürünmesini konu edinmektedir.

Okuyanlar bilirler; 1936 İsviçre doğumlu Iris Galey’in, “Babam Öldüğünde Ağlamadım” adlı yapıtı, bir kız çocuğunun – Olivia’nın – babası tarafından taciz edilişini ve bu şekilde gelişen ‘küs bir yaşamı’ anlatır ki bu, yazarın şahsen yaşadığı, gerçek bir yaşam öyküsüdür. Sappho da bir bakıma Iris Galey’in yapıtından ilham alınarak doğmuş bir şiirdir.  

Her şeyden önce Sappho, küçük bir kurgu üzerine gelişmiştir. Yazar tarafından yaşanmış gerçek bir kesiti değil, yaşandığı varsayılan, olmuş gibi kabul edilen bir ‘senaryo’ üzerine inşa edilmiştir. Ancak bu, yaşanmıyor anlamına gelmemektedir. Çoğu kişinin “yoğun imge yığını, gerçeklikten uzak, şiirden uzak, şiirden çok bir öykü” gibi basit değerlendirmelerine karşın Sappho; toplumda gizliden gizliye büyüyen bir yarayı işlemesi, bunu yaparken oldukça basit, anlaşılabilir dil ve söylemler kullanması, topluma hitap etmesi ve sıkça işlenmemiş bir konuyu ele alması bakımından, farklı bir şiirdir ve bu çerçevede hakkı kendisine iade edilmelidir.

Antoloji.Com Kültür ve Sanat Sitesi’nin düzenlediği yarışmada birinci olması, kuvvetli bir ihtimalle, bu özelliklerinden ileri gelmektedir. Söylemi ve işlediği konu açısından, günümüz şiirlerinden ayrıdır. Şiir; sanat adına, anlaşılabilirlik adına hiçbir kaygı gözetmeksizin dokunmuştur. Beğenilme arzusu, okunma arzusu, edebiyatta yer edinme kaygısı taşımamaktadır. Kabul görmesindeki en önemli noktalardan birisi bu olsa gerek!

Şimdi, arzu ederseniz şiiri bölüm bölüm ele alalım:

 

Birinci Bölüm:

küçüktüm henüz.

büyük filleri vardı çocukların.

çiçek açmış yıldız kümeleri düşlerdim;

değemezdim, uzaktaydılar.

daha gök yırtılmamıştı,

yüreğin tiz çığlıklarıyla.

 

Çocuk; yaşadığı hapishane hayatı ve uğradığı zulümler nedeniyle, çocukluğunu yaşayamamaktadır. Yaşıtları oyuncaklarla oynarken, kendisi kapalı iç dünyasında kalır, onlara öykünerek hayaller kurar. Ancak hayalleri, sahip olduğu aile düzeni nedeniyle asla gerçekleşmeyecek, aksine daha farklı bir yola girecektir ve bunu sezmektedir.

 

İkinci Bölüm:

gemisiz limanda uzayan sessizlik,

süzülürdü aralık pencereden, taşardı.

rengi kaçmış bir kilim,

ve gıcırdayan divandan ibaret odama.

bir adamlık balkonuma konan kumrunun,

tanrı olduğunu bilirdim hep.

 

Oyuncaklarıyla oynayan ya da dışarıda koşturan çocukları, odasından izler ve yalnızlığını dile getirir. Oyuncakların ve doğanın güzelliğinden mahrum olan biricik mekânını, yani sürekli kaldığı odasını anlatır. Bu anlarda çocuk, yalnızlığını tanrıya sığınarak unutmaya çalışır ve balkona konan kumruyu tanrıya benzetir.

 

Üçüncü Bölüm:

masallardan örülü dünyam vardı;

yaşlı kadınlar gibi ıssız.

pinokyom olmadı hiç, kurşun askerim de.

balçıktan tanrılarım vardı;

kadınlarım ve adamlarım.

düşerimi yatağın altında saklardım;

onları sevmezdi babam.

 

Yaşı biraz daha ilerleyen çocuk, artık yaşadıklarının farkına daha iyi varmakta, yavaş yavaş onu adlandırmaktadır. Oyuncaklarının olmadığından, hayalleri ile avunduğundan bahseder ve yaşayamadığı çocukluğuna özlem duyar. Kendi oyun arkadaşlarını yarattığını, kurduğu hayallerde onlarla oynadığını dile getirir. Ancak ruh hastası olan babasının hayalleri sevmediğini söyler ve ondan gizli düşler kurduğunu anlatır.

 

Dördüncü Bölüm:

kilden kadınlardan biriydi sevgilim;

defne yağıyla yıkanırdı, gözleri iri.

salt sevgiden yapılmıştı, gezerdim,

çiçekli kıyılarında gün bitene dek.

 

Bu bölümde, yaşı biraz daha ilerleyen çocuk, olmayan arkadaşını hayalînde canlandırır. Bu düşü öyle sever ki, artık düş, onun sevgilisi olmuştur. Bu hayalî her kurduğunda mutlu olduğunu dile getirir.

 

Beşinci Bölüm:

düş koptu bağrından gecenin, sırılsıklam,

duvarlar inceldi, eşyalar, eller, bacaklar.

göğü yırtıp geçti feryat, mendilim kanlandı.

 

tanrı oturmuştu yüreğime,

yaşım kaçtı, on beş ya on altı.

payıma cüz okumak düştü isteksizce.

 

Iris Galey’in kitabında, Olivia, istemediği halde annesinden ayrılmak zorunda kalır ve başka bir şehre gider. Sappho’da da benzer bir ayrılık dile getirilir. Bu, çocuğun büyüdükçe ve yaşı ilerledikçe hayallerinden ve tüm dünyası olan küçük odasından yavaş yavaş uzaklaşmasını anlatan ayrılma, çözülme anıdır. Daha sonra, yaşadığı yalnızlıktan sıkıldığını, tek arkadaşının tanrı olmasından duyduğu hüznü dile getirir. Hayatı boyunca tek arkadaşının tanrı olacağını bilmektedir, çünkü yaşadıklarını tanrıdan başkasının bilmesi yahut anlaması mümkün değildir.

 

Altıncı Bölüm:

soluk bir resim gibi geçtim mezarından.

şarap kokulu ağzına değdiğim.

geceler uzardı sürekli, kumru gelmez oldu.

tenimde nasırlı parmakları babamın.

 

bir şiir doğardı geceden;

küfürler, isyanlar, gözyaşları.

ıslık çalar gibi.

 

durmadan isterdi, al, al, sonuna kadar.

midem ağzıma dayanır, yüreğim çekilirdi.

içim dışım çığlık.

 

Bu dönem ile birlikte, kişiliği oturmaya başlayan ve artık bir birey haline gelen genç; şimdiye kadar yaşadıklarından ve tanrıyla arasının açılmasından babasını sorumlu tutmaya başlar. Sonraki satırlarda, gencin artık şiir yazmaya başladığını ve şiirlerinde yaşadıklarını anlattığını görüyoruz. Gençte, bu dönemle birlikte yaşadıklarına dair açık bir isyan sergilediği de görülmekte.

 

Yedinci Bölüm:

bir anne kurardım hep, papatyalardan mülhem.

kapıyı süngüler, odamda tutardım.

“gel tanışalım anne, ben oğlun!”

ince, uzun parmakları erirdi saçlarımda;

akardı yanaklarıma,

bu ne cennet!

lakin, erkek teninin kirleri derimde;

uçurumlar kan akardı!

 

Birlikte yaşadığı halde annesine olan uzaklığını ve duyduğu özlemi dile getirir. Onunla ne kadar yakınlaşmak istese de bunu yapamadığını ve engelin babasından kaynaklandığını anlatır. Aslında annesi ile arasında güçlü bir bağ bulunmakta, fakat annesi babasına karşı tavır sergileyememekte, cesur davranamamaktadır. Yazık ki bir şeyler sezmesi, düşünmesi veya görmesine rağmen hiçbir şey yapmamakta, bu da çocuğu fazlasıyla yaralamaktadır. Ancak buna rağmen çocuğun annesine duyduğu sevgi açıkça ortadadır!

 

Sekizinci Bölüm:

adsız mevsim sürüp gitmekteydi bende.

tenimin rengi alışılmadık: toz yanığı.

yalnızdım uluorta serilen imgelerimle.

 

Bu bölümde, yetişkin bir gencin, yaşadıklarını göz önüne alarak, kendi dünyasını tanımlaması anlatılır.

 

Dokuzuncu Bölüm:

kızıl bir kargı saplandı yüreğime;

rengi hüzne çalan akşamlardandı.

 

cevizden bir çarmıh, boyumdan büyük;

düşlerimde göründü önce,

sonra gölgeli silueti odamda.

 

iki öğlenlik bir susku:

derken,

sarı sandalıyla belirdi ufukta lesbos’lu ozan.

gökler açıldı, seyreldi dağlar:

sappho! sappho!

 

Artık genç, kişisel kimliğini bulma noktasındadır. Bu süreç sancılıdır, çünkü bir karar vermesi gerekir. Genç, tıpkı İsa’nın çarmıha gerilmesini andıran bir acıyla kıvranmakta, babası ve annesi tarafından kendisine yaşatılan acıları, bu şekilde ifade etmektedir. Yaşadıkları olayların ve sancılı yaşam evresinin bir sonucu olarak, hemcinslerine ilgi duymaya başlamıştır. Babasının ona edindirdiği alışkanlık, onda cinsel bir kimliğe bürünmüştür ve bu hâli dile getirir.

Çocuğun; babasının tacizleri sonucu şekillenen cinsel kimliğinin anlatılması, hemcinslerine ilgi duyan kadın şair Sappho’nun ismi ile anlatılmıştır. Şiir ismini dokuzuncu bölümün bu son mısrasından alır.

Bir bakıma burada Sappho, şiirle uğraşan bir gencin seslenişini, yakarışını da tanımlayabilir. Gencin yaşadığı acılar nedeniyle şiire yönelmiş olması, şüphesiz beraberinde Sappho’yu tanımayı da getirmiştir. Bu açıdan ele aldığımızda, genç, Sappho’nun yaşamı ile kendi yaşamını karşılaştırmış yahut iki yaşam arasında bir bağ kurmuştur.

 

Onuncu Bölüm:

düş yeni sokaklara aktı:

ergendim.

kıyameti nisana en uzak mevsimin.

uçurumlar genişledi, mezarlar kayboldu.

anneye dair düşler ürktü.

asılı kaldı kirpiklerimde,

on sekiz yaşımdan bir tutam tortu.

 

Artık yaşamı farklı, çelişki ve kargaşa dolu bir genç olur. Hemcinsleri gibi yaşamasına imkân yoktur. Bu durumu dizelere yansıtır ve hayatı boyunca bu lekeyi taşıyacağını dile getirir. Sözü edilen tortu, ailesinin tavırları sonucu ona kazandırılan, ‘zorunlu’ bir kimliktir. Babasının hasta eğilimleri ve annesinin umursamazlığı, bir bireyin ‘psikolojik ve ahlâki bir arızaya’ sahip olmasına neden olmuştur.

Sappho şiiri, kesinlikle bir kurgudur ve yazar tarafından bizzat yaşanmış bir gerçek değildir. Ancak çoğu çocuğun ve gencin bu tür olaylara maruz kaldığı ortadadır ve bu meseleyle ilgili çeşitli istatistikler mevcuttur. Şiirin yazılma amacı, giderek artan aile içi cinsel ilişkilere, tecavüzlere dikkat çekmektir.

Bu yazımızda, bölümlerin ele alınmasında, yalın ve kısa yollar tercih edilmiş olsa da, şiiri okuyan okur, çok daha farklı patikalar kullanarak, değişik anlamlara ulaşabilir ve farklı değerlendirmeler elde edebilir. Şiirin söylemi ve biçemi buna uygundur.

 

Selçuk ERAT

Aralık 2004, İstanbul