Kategoriler
Deneme Yazıları Günlük hayat Kişisel makaleler

Yazmak!..

Çok fazla yapmadığım bir şeydi, kulaklığı takıp radyo dinlemek. Ama zaman zaman dinlemeye başladım ve git gide artan bir radyo dinleme tutkusu. Üç dört ay sürekli olarak takip ettiğim radyo programları beni iyice içine çekmeye başladı. Ve program sırasında sunucunun sorduğu sorular, dinleyicilerin gönderdiği yorumlar… Ben de tabi kendim yorumlar yaparak oturduğum yerden katılıyorum. Bir gün yine radyo sunucusu bir soru sordu ve dinleyicilerden yorumları bekliyor. Bir yorum geldi. İkinci yorum geldi. Artık yerimde duramıyorum. Mutlaka ben de cevabımı göndermeliydim. Nitekim öylede oldu. Kendimce cevapladım, yorumumu yaptım ve gönderdim. Ardından program sunucusunun yazımı çok beğenmesi, beni takdir etmesi de hoşuma gitmedi değil –kendimi övmek niyetinde değilim kesinlikle-. Ve ardından her şey eskisi gibi. Radyo dinlemeye devam ediyorum.

Tabi anlattığım  zamanlarda duygusal takılan bir genç var. Haliyle şiirler, özlü sözler, güzel aşk hikayeleri vs. takip de ediyorum. Bunun yanı sıra belki sizlere basit gelecektir ama her gencin de bunu yaptığı kanısındayım; bir defter alıp beğendiği sözleri falan not etmesi, yazılan şiirleri not etmesi. Ben de öyle yapıyorum. Ve artık ben de bu sözleri yazmalıyım dedim. Tıpkı dinlediğim radyo programına gönderdiğim cevap gibi bunları kendi defterime kendim yazmalıyım. Başladım yazmaya. Dilim döndükçe, kalemim yazdıkça yazıyorum. Kimsenin haberi olmadan kendimce yazıyorum. Ara sıra her zaman yanımda olan ablama okuyorum. Kendisi de çok beğeniyor ve bana mutlaka yazmaya devam etmelisin diyor. Ama bilmiyor ki hayalci dünyamda zaten yazıyorum. Hayal, hayal, hayal… yaşam devam ediyor. Olaylar artık kafamda büyüyor. Kimisi daha dramatik bir hal alıyor, kimisi daha romantik oluyor. Artık çerçeveyi genişletmeyi düşünüyorum. Yazdığım o sözlerin altını doldurmaya, o sözleri belli bir çerçeve içinde vermeyi düşünüyorum. Tabi bu iki satırlık yazdığım şiirler kadar kolay olmuyor.

Başlıyorum yazmaya, olay örgüsü oluşturmaya. Evet, gülünç gelebilir. Okul hayatı boyunca eline kalem alıp bir paragraf yazı yazmayan bir kişi nasıl olurda kendisini direkt olay örgüsü içerisinde bulur. Dedim ya hayalci dünyam. Hayal kurmakta ustalaştım nerdeyse. Otobüste, okulda, bakkalda, televizyon izlerken, yemek yerken, gece başını yastığa koyduğunda vs. her yerde hayaller kurarak yaşıyorum. Olay örgüsü kafamın içinde. Ama kalemi eline alınca işin rengi değişiveriyor hemen. Eline aldığın kalemi bir sağa büküyorsun, bir sola. Olmuyor. Ve sonunda anlıyorsun birikim olmadan yazamayacağını. Birikim mi? O da ne? Nasıl olacak? Diye düşünürken kendin veriyorsun cevabını: yazmak için bilmek gerekir, bilmek için okumak gerekir, okumak için direnç ve sabır gerekir. Bu üçleme beni öyle korkutuyor ki artık yazığım o şiirlerden bile vazgeçiyorum. Arkasından kendimde hissettiğim bir boşluk ortaya çıkıyor. Sebep arıyorum, bulamıyorum. Aslında biliyorum ama bilmemezlikten geliyorum. Olacak gibi değil. Günden güne büyüyen o boşluk gündelik yaşamıma da sirayet ediyor. Korkarak yaşamaya başlıyorum. Önüne geçilemez bir hal alıyor bu olay ya da kendimi öyle hissediyorum ya da hissetmek istiyorum. İçimde bir boşluk olmasa bile iyi ki öyle hissetmişim diyorum. Çünkü, kendimi rahatlatmak, kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Nerden? Okumaktan mı? Evet. Okumaktan. Evde bulduğum bir roman kitabı elime geçiyor. Başlıyorum okumaya. Çok sıkılıyorum. Nerdeyse kendimi son dakikalarını yaşıyormuş gibi hissediyorum. Ama dedim ya okumak, direnç ve sabır gerektirir. Sabrediyorum. Yavaş yavaş günde okuduğum sayfa sayısını arttırarak ilerliyorum. Bunun yanında suratımda sebebini bilemediğim tebessüm ifadeleri ortaya çıkmaya başlıyor. Ve zafer… Kitap bitti. Kendimi ödüllendiriyorum. Tatil kazandım….

Arkasından, okuma eyleminin nasıl olacağına dair fikirler edinmeğe çalışıyorum. Hepimizin bildiği ortak sonuç şu: ilk önce sevdiğin tarzda kitaplar okumaya başlayacaksın. Ben de tavsiyelere uyuyorum ve sevdiğim konular üzerine yoğunlaşıyorum.

Tarih. Okumasını sevmediğim gibi edindiğim bütün bilgilerim dinleme üzerine kurulu bir konu. Artık dinlemenin yanında okumanın gerekliliğini kendimce bir kez daha saydıktan sonra gidiyorum ilk kitapçıya. Rafları karıştırıyorum. Ve Osmanlı tarihi hemen gözüme çarpıyor. Kitapçıyla pazarlığımı yaptıktan sonra mutlu mutsuz ifadelerle eve geliyorum. Kitabıma başlangıç yapıyorum. Bir, iki, üç… derken kitap bitiyor. Kitaptan edindiğim bilgiler, dinleme fiilini lügatımdan kaldırmama sebep olacak kadar beni etkiliyor. Peşi sıra zihnimde yanan şimşekler vesilesiyle ve daha önceleri yaptığım bir, iki cümlelik şiir yazmak, özlü sözler takip etmek vs. aklıma geliyor ve hemen okumak üzerine yazılmış özlü sözlere ve şiirlere bakıyorum. O da ne: bilim adamlarından, liderlerden, aydınlardan vs. bir çok insanın onlarca sözü ve şiiri. Bunları sizlere de buradan iletmek isterdim ama bunları tek tek okumak sizi sıkar diye benim üzerimde en tesirli olan ve sizlere de tesirli olacağına inandığım bir sözü söyleyeyim: bir hadis-i şerif, ‘’okumak, kadın ve erkek bütün herkese farzdır.’’

İnsanlar öldürücü olmayan zehirli bir yiyecek veyahut eylemin tadına baktıklarında zamanla o eylem veya yiyecek insana tatlı gelir. O sıra tatlıyı insan yemeye başlarsa insana zehirli gelir. Yavaş yavaş alıştığım o okuma eylemi artık zehirli değil bana tatlılığını göstermeye başladı. Öyle kaptırmıştım ki kendimi elimde kitabım olmadan evden dışarı çıkmıyordum. Ertesi gün sınavım var ama kitabımı bitermeden ne yatmayı düşünüyorum ne de uyumayı. Artık hayatınızda okumaktan başka hiç bir şeyin anlamı kalmıyormuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Öyle ki kitap okumadan geçirdiğiniz bir günü kendinize zül sayıyorsunuz. İşte kitapların etkili dünyası..

Aradan 6 ay gibi kısa bir süre geçiyor. Kafamı kaldırıp ilk başta boş olan kitaplığımı saydığımda 18 kitap çıkıyor. Ve bir altı ay daha kitap sayıyı otuz beş. Bu beni inanılmaz derecede mutlu ediyor. Kendinizin nasıl değiştiğinin farkına ilk siz varıyorsunuz. Artık olaylara bakış açınızda, konuşmalarınızda ve kurduğunuz cümlelerde olan değişikliklere ilk siz bakın…

Tabi burada hep aynı tarz da kitap okumak doğru değildir. İnsanı ilk günkü gibi sıkar. Onun için kendinize bir program yapın. Önce polisiye ardından tarih onun ardından aşk sonra düşünce vs. Sene sonunda zihninizde onca bilgi ve düşünceyle yaşamaya başlıyorsunuz. Bu düşüncelerin hepsini muhafaza etmeli ve yenileriyle harmanlamalısınız yani gelişime açık olmalısınız. Zaten gerisi kendiliğinden geliyor.

İki sene okuduklarının verdikleriyle artık kendine yazabilirsin diyorsun. Ama bu da yeterli değil. Çünkü daha fazla okumalısın… ve yazma serüveni işte bu şekilde bu yazıyla başlıyor.

 

Kategoriler
Günlük hayat iletişim Sevgi ve Ask Dünyası

Koy Beni Sensizliğine

“Günlerdir evini gözetliyorum. Sen bilmiyorsun ama karşı daireyi kiraladım. Anahtar deliğinden görüyorum seni. Sabah işe giderken ki masum yüz hatlarını ilk ben göreyim diye, neler çekiyorum bilemezsin! Özleminle sevişiyorum, dertlerinle tavla atıp, yokluğunla demleniyorum… Artık öğren, seni her şeyden bir fazla seviyorum!”

Rüzgârınla savur beni, eksik kalan günbatımı düşlerimize. Ağlayalım sabaha kadar, gözyaşlarıyla sarhoş olalım. Bu kez sitemsiz sabahlara, yıpranmış gülüşlerimizle haykıralım. Çıkmaz yollara dalıp- mutsuzluğu peşimizden koşturalım. Hadi var mısın?

Sevdiğin bütün şarkıları ezbere biliyorum. Dün sabah sen işe giderken “ben sana âşık oldum bir tanem,” adlı parçanın sesini açtığımda, nasıl da yüzünde hüzne benzer tebessüm oluştu. Sen bilmiyorsun tabi, o küçük anahtar deliğinden sana baktığımı. Ama bil ki, senden vazgeçemem. Yapamam işte, unutamam seni…

Günlerdir bu evde kedi-fare oyunu oynuyorum. Duvara bardak koyup senin sesini dinlemek falan işte! Gözüm yollarda akşam evine geç geldiğinde, nasıl telaşlanıyorum bilemezsin. Elim-ayağıma dolaşıyor. Ama sokağı dönüp, hızlı adımlarla apartmana yaklaştığında rahatlıyorum. Dairenin kapısını açmak için, anahtarını araman yok mu çantanda, daha uzun sürsün istiyorum. Bugünlerde senli bir telaş var bedenimde, yüreğimde, ruhumda…

Sensizliğe alışmak çok zormuş. Ne denli bir enkazın altında olduğumu şimdi çok iyi anlıyorum. Geçenlerde kapım çalındığında, evde yokmuş düşüncesi yarattığım için kusura bakma! Açamazdım o kapıyı, sonra bir daha göremeyebilirdim seni hiç. Ben seni anlık görmelere razı olmuşken, sonsuz kaybetmelere dayanamam. Kusura bakma bundan sonrada hep gizli komşu olacağım sana… Ne yapalım benim payıma düşen bu, ömürlük bir sevdanın kırıntılarıyla yaşlanmak işte!

Bilirsin eskiden çok şiir yazardım, şimdilerde sen olmayınca, şiirde olmuyor kalemimde!

Koy beni sensizliğine
Gözünün alamadığı o tenha yere
Hadi uzat en konmaz düşlerini
Uykularıma, haram gecelerime…
Zamanla neler geçmedi ki
Ay bile asılı kaldı dünyada
Kim memnun halinden
Kayan yıldızlar mı dersin?

Biliyorum tuhaf bir adamdın
Nereye istersen oraya çarpardım
Ne yürek kaldı
Ne de sen…
Sen öyle sanıldığın kadar
—en, enlere yakışmıyorsun!
Düşününce bir sancı
En çok geçmişte kalansın artık

Fısıltıma biraz kulak ver
Yüreğinde kalanlara aldan artık!
Pencerene konan şu bülbül bile
Daha mutlu senden…
İnan bana herkesin yüzü temiz
Olabildiğince yaşıyorlar hayatı
Ama fakir ama zengin
Senden daha yüreklice…

Daha ne diyeyim sana
Kaplumbağaların neden uçamadığını mı?
Kelebeklerin neden üç gün yaşadıklarını mı?
Seni, sana anlattım oysa…
Daha ne sözüm var ne de heyecanım
Kalmadı bende sen artık
Ama kaldıysa sende ben
Ne olur at onu da mezarlığına…

Dedim yanlış bu zaman
Dedim uyandırmayın yüreğimi…

Kimseler duymadı fısıltımı…

Emre onbey

Kategoriler
Doğa ve Yaşam Genel Konular Günlük hayat iletişim Sevgi ve Ask Dünyası

Dalgalar Kıyıya Vurdukça

“sen ne kadar iyi bir insansın! Hiç kimsenin yapmadığını yaptın bana. Benden daha kötü duruma düşmüşken, bana yardım elini uzattın… Şimdi gözümden yaş akıyorsa bu hiç kimsenin dinlemediği derdimi, anladığın içindir. Sen ne kadar iyi bir insansın!”

Kendi oğluna uzak yaşayan bir adamın hikâyesi bu; öyle yazın denizde, kışın kayak merkezlerinde yaşayan insanların hikâyesini hiç benzemez. İstersen hiç okuma! İstersen oku ve düşün neden insanların kaderinin başka insanlar tarafından çiğnendiğini, değiştirildiğini…

Hayat vurmaz insana… Vurulacak kadar güçlü değiliz bu dünyada, çok zayıfız ve hayat her halükarda bağrına basar yaşadıklarımızla. Buna inanmayanlara söyleyebilecek pek bir sözüm yok! Güzel yaşamak, güzel ölmek demektir. Aslında ikisi de aynıdır. İyi insan mutlu ölebilir mi, demek geliyor içimden, ya da hiç dememeliyim mi ne. Kabullenmek zordur ölümü, fakat yaşarken neleri kabullenmiyoruz ki. Kaçımız yenilen hakkımıza sahip çıkabiliyoruz. Kuyruğumuza basılmadıkça, kaçımız yılana sarılıyoruz denize düşünce. Belki de yazmamalıydım bu yazıyı…

Aslında farklı iki adamın hikâyesini anlatacaktım. Ama hayat girdi yine bir taraftan, kaç gündür bekliyordu bu hikâye gözümün önünde, “yaz artık beni” diye gözümün içine bakıyor gibiydi adeta. Ne çok kızıyorum kendime bilemezsiniz. Yıllarca yazamadığım romanım geldi aklıma, kim bilir o ne düşünüyordu benim için. Ve daha hakkını yediğim birçok kişi, nerede-nasıl konuşuyordur arkamdan. O kadar iyi bir insan değilim ben, kaldım ki iyi bir insanın hikâyesini yazayım. Bu sefer çok zorlanacağım, çok…

Günlerdir gökyüzü isyanlarda; fırtınalar azalsa, yağmurlar aşındırıyor toprağı. Ev de artık boğmaya başlamıştı beni, üzerime bir şeyler alıp, gümüş renkli havaya merhaba dedim. Daha kapıdan çıkınca anladım, sanki ilk defa yaşıyormuşum gibi bu hayatı. Üzerime gelen kışın ayazı beni bekliyormuş gibiydi.

Sahile doğru yürümeye başladım, önümde birkaç adım ileride yürüyen garip bir adam vardı. Devamlı söyleniyordu, anlaşılan derdiyle yıpranıyordu. Sahile kadar o önde, ben arkada devam ettik yürüyüşümüze. Hava soğuktu, sahilde kimselerin olmaması normaldi. Artık sahile yaklaşmıştık. Arabasını park eden güzel giyinimli bir adamda yüzündeki hüzünle sahile gelmişti besbelli. Ama benim ne işim vardı o soğuk havada bilmiyorum. Belki de yazmak için malzeme aramama hiç gerek kalmayacaktı. Üç adam birer tur attık sahil boyunca. Denizin havası bir başkaydı, dalgalar kıyıya vurdukça, kayalar aşınıyordu.

…sonra dalmışım küçük bir sandalın çırpınışla ayakta kalışına; meğer bizim iki kafadarlar çoktan sohbete koyulmuşlar. Kader bazen böyle bir şey işte, öyle engel falan tanımıyor. Zengin adamın, fakir biriyle ne işi olabilirdi demek çok yanlış. İnsan bazen hayatta en çok geçmişini arıyor. Huzur başka bir boyut, başka bir rahatlık… Adı yok bunun, olmamalı zaten de. İnsanların konuşabilecekleri, birbirlerine sırtlarını yaslayabilecekleri o kadar paylaşım var ki, hemde neler neler…

Uzaktan izlediğim kadarıyla, sorunları aynı gibiydi. Şimdi bana, nereden biliyorsun başka bir şey konuşmadıklarını diyebilirsiniz. Bir insan gözü yaşlı derdini anlatıyorsa, çaresizliğini dışarı vurmuştur bir kere. Gülecek hali olan adam, o havada orada olamazdı zaten.

Zamanla bir şey dikkatimi çekti. Her ikiside diğerini dinlerken ağlıyordu. Birbirlerini hiç tanımamalarına rağmen, sanki çokta iyi tanıyorlar gibiydi. Onları izlemek bana epey hüzün yüklemişti. Neler konuştukları önemli değildi hiç. Önemli olan birbirlerini yürekleriyle dinlemeleriydi, sanki o anı yaşıyormuş gibi çaresizliklerini vurmaları yok mu, işte bu beni çok duygulandırdı. Dünyanın böyle yürekli insanlara ihtiyacı var, hemde her çağda. İnsanların statüsü ne olursa olsun, çoğu zaman dertleri benzer oluyor. Ve insan en yakınından bulamadığı çözümü, hiç tanımadığı bir insanda da bulabiliyor. İşte yaşamı anlamlaştıran olaylar böyle gelişiyor.

Bu her şeyleri farklı iki onurlu insanın, aynı olan yüreklerini yazmak bana onur veriyor. Bu zamanda da böyle insanların yaşıyor olmalarını görmek çok güzel. Aslında insan olmanın da zamanı yok, yeter ki karşındaki kişiyi dinlemesini bil, inan öğreneceklerinin sonu yok.

Hava daha da esmerleşiyordu. Güneş zaten yoktu, deniz coştukça coşuyordu. Sonra bende o iki güzel insanın arasına dâhil oldum. Aralarında geçen konuşmaları nihayetinde öğrendim. Ama bunu anlatmayacağım tabi ki. Ama ikiside haklıydı, ikiside cefakâr babaydı! Birbirimize telefon numaralarımızı verdikten sonra ayrıldık. Eve hızlı yürüyerek geldim ve tek yaptığım şey, babamın elini öpüp onu ne kadar çok sevdiğimi söylemek oldu!

Hayatıma anlam katan o cesur iki adama çok şey borçluyum. Bir ömür boyu sürecek pişmanlığımdan onların sayesinde kurtulmanın inanılmaz hafifliği var üzerimde. Şimdi benim onların yanında ne işim vardı, daha iyi anlıyorum. İnsan, insana hep muhtaçtır ve muhtaç olacaktır da. Çünkü dünya ortak bir yaşam alanıdır. Sorunlarımız o kadar benzer ki ve bunun çözümü de çok uzaklarda değil. Bir tebessüm, bir sıcak merhaba bazen her şeyi hallediyor.

Olurda bir gün içiniz hüzünle dolarsa, kendinizi sokağa bırakın ve yaradana değin ki “ Allahım emanetin senindir, huzura götürsün beni bu ayaklarım, bu gözlerim güzeli görsün ve bu yüreğim dengini bulsun!” gerisi çok önemli değil. Önemli olan gittiğiniz yerin sıradan olmadığını bilmek… Yaşadığınız yer deniz kenarıysa eğer, en kötü havada dışarıya çıkmanızı tavsiye ederim. Nedenini gidince anlarsınız.

İyi insanlar hep aynı yerde mi buluşurlar? Evet, her koşulda ve her yerde…

Emre onbey

Kategoriler
Günlük hayat Türk Sineması Videolar

Kutsal Damacana 2 Fragman

Kutsal damacana 1 ile çok güzel bir komedi serisine başlayan Şafak sezer, her ne kadar ilk filmde epey eksiklikler olsada beğenilmesi üzerine serinin 2. filmini çıkarmaya hazırlanıyor. Fragmanı internete düştü bile. Bu yazının üstünde orjinal fragmanı izleyebilirsiniz.

Kutsal Damacana 2 Afişi [orjinal degil]

Ben ek olarak fazladan bir kaç sahne videosu daha ekeyeceğim, ben çok güldüm sizinde hoşlanacağınızdan eminim.

Kutsal Damacana 2 Fragmani – 2

Kategoriler
Günlük hayat insan vücudu Sağlık

Diş eti Hastalıkları

Diş sağlığını etkileyen her etken, dişleri sarıp koruyan ve yumuşak bir doku olan diş etinide etkiler. Diş etinin sağlığına yeterli önem göstermesse ilk belirti olarak diş eti iltihapı oluşup sonrada diş kayıplarına ve ağrıya neden olur. Diş iltihabına genel olarak gingivit adı verilir. Gingivit daha önemli diş eti diş hastalıklarının habercisidir. İltihaplı diş etleri, ağrılı, kırmızı ve şişkindir, kolayca kanar; Ancak bazen görülür bir rahatsızlığa yol açmaya bilir. Önmelem alınmassa hastalık kronikleşir, buda diş ve çene kemiğini olumsuz yönde etkiler, diş plağı, ağız sağlığına yeterli önemin gösterilmemesi sonucu zamanla diş taşlarına dönüşebilir; diş etlerinin çekilmesine ve dişlerin sallanmasına neden olabilir.

Diş plağının da etkisiyle ortaya çıkan diş hastalıklarının başlıca nedenleri ;

– Sürekli olarak kürdan kullanılması,
– Toplu iğne gibi sert cisimlerle dişlerin arasının karıştırılması,
– Vücuddaki bazı sistemik hastalıklar ( şeker, kan, böbrek vb.. ) ve bu hastalıkların zamanında tedavi edilmemesi,
– C vitamini yetersizliği dir.

Ağız ve diş eti hastalıklarının başlaıcaları;

– Diş etinde, yanakta, dilde, damakta aft denilen küöçük ağrılı beyaz yaralar,
– Pamukcuk denilen ağız mantarı,
– Küçük, soluk yumru ya da rengi değişmiş kalınlaşmalar şeklindeki ağız kanserleridir.

Diş eti hastalıkların önlenmesi için ağız temizliğine özen gösterilmelidir. Diş hastalıklarının nedeni olan yukarıdaki etkenlerden kaçınmalı, aftlar 7 – 10 gün içinde iyileşmesse vücuddaki bir hastalığın belirtisi olarak düşünülmeli ve Hekime gidilmelidir.

Kategoriler
Günlük hayat iletişim Sevgi ve Ask Dünyası

Senin Ruhuna Küs Bu Adam

“inansaydın bana yanımda kalırdın. Gözlerimde yaşlar yerine, gözbebeklerin olurdu. Belki güzel bir evimiz olmayabilirdi, sıkıntılarımızla kederlenip üzülürdük. Ama sevgilim bunların terside olabilirdi. Neden farklı düşünmedin ki, neden yüreğinle sevmedin, neden?”

Sevgime ihanet etmedim. Senden önceki aşklarımda da böyleydim ben. Nedensiz sevenlerdenim. Verdiğim kadarıyla almak isteyenlerden olmadım, yani güzel sevgilim karşılık beklemedim hiç. Ama küçük bir mutluluk kapımı çalsaydı ve sen olsaydın o gelen, inan evimin kapısını kırardım. Bekleme diye, gelindiğini bil diye… Ama olmadı güzel sevgilim. Her olmayışlarda kendimi sende kaybettim. Olsun, inan ahım yok sana bilesin.

Güzel sevgilim hüzünlü adam diye söylerdin hep bana. Bense karşı çıkardım buna. Ne diyebilirim ki, şimdi çok hak veriyorum. Ve sahip çıkıyorum bu halime, belki de senden kalan, seninle anlam kazanan bir yönüm olduğundandır ki çokta seviyorum. Aramıza giren bu zamanla beraber yaşantımda nelerin değiştiğini gördüm. Sevmek aslında hiçbir şey değilmiş çok şeyin yanında, ama hiçbir şeylerde çok şeymiş. Kaybedince anlıyor insan, çok şeyden hiçbir şey olduğunu görünce, yazıyor işte böyle!

“beklediğim bir yolun başındayım. Aslında beklenilen bu yolda, bir durak bu geçilmesi gereken, belki hep durulması… Dönülmesi pek mümkün olmayan, ara sıra ardına bakıp küçük mutluluklar, heyecanlar ve pişmanlıkların olduğu… İçimdeki kadına, bir ömür verdim. Şimdi o ömre, ömür katmanın emeği bu. Kalbimin ömür törpülüğünün en güzel durağı, hoş geldin olgunluğum, ilk günkü gibi.” çok istemiştin bu cümleyi benden, yazmam gerekeceği zamandaydın çünkü. Yazdıran sendin. Sahi neden çok istedin ki?

Ama inanmadım ki bana hiç. Bahçene diktiğim gülfidanlarını büyütmediğini görünce anladım. Birde gülleri çok severim, bahçemde sadece onların olmasını isterim diye diretmelerin… Neden değiştin ki bu kadar. Yüreğine ihanet etmelerine en çok ben üzülmüştüm. Biliyor musun, onca hatana rağmen seni sevmelerime bazen çok kızıyorum. Dürüst bir insan değilmişim bende. Yanlışlarını söylemeliydim sana, kızmalıydım. Ama sen eleştiriyi hiç sevmezdin, gurur yapardın. Yazık oldu güllerimize, o bahçemize… Çok yazık!

Şimdi sana varan sokaklardan geri dönüyorum. Ne zaman anılarımız çıksa karşıma, gerisin geriye emirler yağdırıyorum bedenime. Ruhum belki orada kalıyor, hayallerim bataklığa girer gibi, sokuluyor sana… Ama ben bedenimi alıp-gidiyorum her defasında, biraz istemiyorum seni. Ben en çok sende kendimi görmeyi istemiyorum. Durup-durup tekrar sana dönmeyi düşünsem de, hep yarım kalıyorum hayallerde. Bir işaret gibi sonlanıyorum, çoğu kez nokta oluyor bu.

Artık sende at beni içinden. Gecelerinden, gündüzlerinden, o akşam olunca güneşin batımından… Unut beni, sanki bir filmdi bitti san! Yeni filmlerine yeni kahramanlar ara, bulursun sen en güzelini. İstediğin gibi oynatabileceğin oyuncular elbette bulursun, ikimizde biliyoruz bunu. Yürekten sevemezsin sen hiç kimseyi. Ruhunu yoramazsın bir adam için, aşkı bir uğraş olarak görmelerinden belli değil mi? İnan boş ver sevmeleri, senin hep daha önemli işlerin oldu zaten… Sana son sözüm:” yeni bir bahaneyle çıkma aşkın karşısına, olur mu?”

Artık senin ruhuna küs bu adam, bedenini öldürdüm içimde… Ama yine de çok sevdim be!

Emre onbey

Kategoriler
Günlük hayat Sevgi ve Ask Dünyası

Yaprağın Aşkı Gibi…

sensizken yaprak gibi titriyor bedenim. Yokluğuna manalar üretmek sanıldığı kadar kolay değil. Söz konusu sen olunca duyguların yanında harflerin bir önemi yok. Sensiz daha ne kadar yabancılaşacağım bu hayata, bilemiyorum. Gel son kez tükür yüzüme, hiç değilse bir daha göreyim seni…”

Özledim sevgili… Özledim! Ömrümü anlamlaştıran kadına ilk defa bu denli yakınlaşmışken, ruhumu esir eden gözlerini özledim. Sevmek yürümekse, koşmayı özledim. Bir menekşe kokusunda aradığım saçlarının rüzgârla dans edişini özledim. Birde her vedamızda, eve koşarak aynaya bakıp, o yüz hatlarımı görmeyi inan çok özledim.

Bana, neden seni bu kadar sevdiğimi soruyorlar. İnan bu soruya artık hiç kızmıyorum. Çünkü herkes seni çok merak ediyor. Bir adamın bu zamanda bir kadına olan bu bağlılığına bir anlam veremedikleri düşüncesinden hepsi vazgeçmiş durumdalar. Bu bizim sevgimizin gücü olduğu kadarıyla, aynı zamanda örnek oluşunun da bir özelliği… Yan komşumun küçük kızının, “baba ben evlenirsem e… abi gibi biriyle evlenirim” diye söylemesi, bizi güzelleştiren aşkın gerçek meyvesi değil mi? Ya yeğenimin senin resmini yapmasındaki güzellik. Sence sıradan bir olay mıdır tüm bunlar… Seni sevmek sıradan bir tutku olabilir mi benim güzel sevgilim?

Sen gittikten sonra, şehrin tüm ışıkları aydınlatmadı yolumu. Cesaretim git-gide uzaklaştı yüreğimden. Her yere düşen saçımın telinde, ellerinin izini bıraktım. Yosun tutan gözlerimde aradım seni ama bu son gidişin farklıydı, sanki bir daha göremeyeceğim gibi acıttı içimi. Kolay olmuyor sensizliğe alışmak. Günler, haftalara kızıyor. Haftalar ne yapsın, bütün kabahat zamanda, hani o yanlış zamanda…

Yaprağın Aşkı Gibi…
Yaprağın Aşkı Gibi…

Ayrılıklar, farkında olmadan sadakati öğretiyor. Sen bana İnsan olmayı, hayata güzel bakabilmeyi ve bir insana güvenebilmeyi öğrettin. Öyle-böyle değilsin sen, farklısın herkesten… Yoksa bunca zamandan sonra tekrar sığınamazdım kalbine, en güvendiğim yerine. Sen hep yaşa güzel sevgilim! O tenine dokunan rüzgâr bile ne kadar anlamlı esiyor bu şehirde. Güneş sanki en masum ışınlarını bana gönderiyor. İlk günkü gibi açıyor balkondaki güzel menekşe… Her şey yerli yerinde, sadece sensin eksik olan!
Özledim sevgili… Özledim! Şu kalem tutan ellerimin, ellerinden uzak kaldığı onca yılın hasretini özledim. Bazen unutuyorum seni, hafızam o kadar vefasız çıktı ki. Yanlış sokaklarda anılarımızı arıyorum. Geçenlerde kelebekleri kovaladığımız o sokak lambasını kırdım, biliyor musun? Aslında bedenimin sensizliğe olan inancını kırdım. Çünkü yokluğuna alıştıramaz hiçbir şey beni. Bir bahane bulda, kaç gel olduğun yerden. İnan bu sefer bırakmayacağım seni, kalbime gömeceğim ve orada unutacağım seni…

Sen benim ömrümün tanımı, gecemin nemli mendili… Sen unuttuğum mutluluğumsun!

Emre onbey

Kategoriler
insan vücudu

Dişlerdeki Gelişim bozukluğu

Dişsiz olarak doğan sağlıklı bir çocuk, yaklaşık 2,5 – 3 yaşına geldiğinde ağzında 20 tane süt dişi çıkar. 6 ve 7. yaşlarda süt dişleri atılıp yerlerine kalıcı dişler çıkmaya başlar. 12-13 yaşlarında 28 tane kalıcı diş çıkar. 18-20 yaş dolayıda 4 tanede 20 yaş (akıl) dişi çıkarak toplam 32 diş tamamlanır. Ancak akıl dişleri bazı insanlarda daha ileri yaşlarda çıkabilir yada hiç çıkmayabilir.

Bebekte ilk çıkan süt dişleri, bebek anne karnında 3-4 aylıkken oluşmaya başlar. Gebe anne, bebeği nedeniyle artan besin gereksinimi karşılamak üzere yerterli ve dengeli beslenirse bebeğin genel gelişimi ile birlikte diş gelişimi de sağlıklı olur. Annenin yeterli beslenmesi ya da bazı genetik etkenler, bebeğin diş olumunu ve gelişimini olumsuz yönde etkiliyebilir. Bebeğin süt dişlerinin gelişimin, annenin emzirme dönemindeki beslenmesi ve sağlığı da etkiler.

Süt dişleri, ne kadar sağlıklı oluşur ve gelişirse daha sonra çıkan kalıcı dişlerde o kadar sağlıklı olur. Çürüyen süt dişleri hemen tedavi edilmesse yakınındaki dişleri de çürütür. Süt dişleri, zamanından önce çekilecek olursa ağızda kalan diğer süt dişleri, çekilen süt dişlerinin yerine doğru kayar. Alttan gelen kalıcı dişlere yer kalmaz, böylece çarpık ve düzensiz dişler ortaya çıkar. Bu neden çekilmek zorunda kalan süt dişi yerine ” yer tutucu ” denilen geçici protest taktırılmalıdır.

Dişlerde görülen sayı, şekil, boyut ve dizilim bozuklukları ile renk değişiklikleri ve erken çürümelerin başlıca nedenleri;

– Genetik özellikler,
– İçme suyundaki flor miktarının eksik ya da fazla olması,
– Annenin gebelik ve emzirme döneminde gereksiz ilaç kullanması,
– Annenin, gebeliğinde ateşli hastalık geçirmesi,
– Annenin sigara içmesi,
– Gerekli aşıların zamanında yaptırılmayan çocuklarda yüksek ateşle ağır bir şekilde geçirilen boğmaca, kızamık gibi hastalıklar,
– Çocuğa, hatalı, yanlış, gereksiz ilaçlar verilmesi şeklinde sıralanabilir.

Kategoriler
Erkek Bakımı Kadın Bakımı

El, tırnak temizliği ve bakımı

Eller, günlük hayatımızda her türlü kirletici maddeyle temas ettiğinden dolayı en çok ve en sık kirlenen organdır. Ellere bulaşan kirler ağız ve burun yoluyla iç organlarımıza bulaşabilir ve hastalığa sebep olabilir. Bu nedenlerden dolayı elimiz en sık temizlenmesi gereken organımızdır. Sabah kalktıktan sonra, yemeklerden önce ve sonra, bir işi yaptıktan sonra, dışarıdan eve gelince, temzilik yapınca, hasta olan kişileri ziyaretten sonra eller bol sabun ile su kullanılarak yıkanmalı ve durulanması gerekir. Ellerin etkili temzilenmesini istiyorsak el yıkama işlemi 30 saniye den fazla olmalıdır. Eğer eller çok kirli ise bu süre 2-5dk kadar sürebilir. El yıkamadaki suyun sıcaklığı ise ılık olmalıdır. El kurulamada doğru olan kağıt havluların kullanılmasıdır.

Tırnaklar, parmak uçlarının korunmasında ve kullanılmasında önemlisir. Ellerimizin kullanılması sırasında oluşan kirler, tırnakların altında birikir. Bu kirlenmeyi önlemek için tırnaklar, düzenli olarak tırnak makasıyla ve ne çok derin nede çok uzun olmadan yarım daire şeklinde kesilir. Kesilen tırnak kenarlarının törpüyle düzltilmeside yararlıdır. Tırnaklar kesildikten sonra da eller sabunlu su ile yıkanmalıdır. Baen kirlerin yoğun olması nedeniyle, bu kirler bir fırça yardımıylada temizlenebilir.
Bazı kişilerin tırnaklarını koparması, tırnaklarını yemesi gibi alışkanlıklarını düzeltmelidir.

Hastalıklardan kurtulmak istiyorsak temizliğe ilk olarak mikropların bulaştığı ellerimizden başlamalıyız. Eğer eller doğru yıkanır ve tırnakların bakımı düzgün bir şekilde yapılırsa, kişinin hasta olma olasılığı büyük ölçüde azalır.

Kategoriler
Günlük hayat Türk Tarihi

Eski Türkler

Eski Türklerde devlet, daha iyi ve daha kolay yönetilebilmek için doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Devletin asıl hükümdarı doğu bölümünü yönetirken, batı bölümünü ise kardeşi yönetirdi. Ülkede devlet anlayışı olarak ” Devlet, hükümdar ailesinin ortak malıdır ” kuralı vardı. Böylece o aileye ait tüm erkeklerin ülkeyi yönetebilme hakkı vardı. Bu anlayışın en büyük zararı ise sık sık oluşan taht kavgalarıdır.

Ayrıca Hükümdarlara devleti yönetebilme yetkisinin Tanrı tarafından verildiğine inanılıyordu ( Kut sistemi ) . Hükümdar, devlet sorunlarını danışabilmek için toy, kurultay gibi meclisleri toplardı, böylece doğru ve adaletli kararlar alınırdı.
Ülke ” töre ” denilen yazılı olmayan hukuk kurallarıyla yönetilirdi. Töre o milletin gelenek, görenek, örf, adet lerine göre düzenlenirdi.

Türklerin yerleştikleri toprak Hükümdarın şahsi malı değildi. Türk boyları her zaman bağımsız yaşamayı tercih etmiş, kimsenin önünde boyun eğmemiştir. Eğer zor duruma düşerlerse, bağımsızlık için aileleri ile birlikte yaşadıkları yerleri terkedip yeni yerler arardılar. Göçebe yaşam tarzı sürdükleri için hayvancılıkla ilgilenirdiler.

Eski Türkler
Eski Türkler