Kategoriler
Genel Konular Hayat üzerine Romansal ezgiler

FASL-I BAKIŞ !..

                Derin çizgilerle mavi ve tonlarıyla göğün her iz düşüşünü çizip, bıraktım bir kenara bitmemiş fırça darbelerini ve yarım kalan tuali. Günlerden pazardı, eski  pazar açıktı, bana çizdiğim düşlerimi yarım bıraktıracak , yegane sebeplerden biriydi; eski pazar…..

             Çok seviyorduminsan eskilerini o eskilerde toplanmış yüzlerce anının üç beş kuruşa satılması,  acı olduğu kadar  bana heyecanda veriyordu. Apar topar hazırlanıp, hızlı adımlarla çıktım. Bir solukta eski pazardaydım. Uçsuz bucaksız bir satış yeriydi. Her türden ucubenin olduğu, yolları genelde çamurlu, gelişi güzel  dizilmiş tezgahlara,  kermekeşliğinde  hakim olup, her yana etnik bir renk cümbüşüde  yayılmıştı. Bu denli sevmemin nedeniydi belkide bu dağınıklık. Bilinç altıma yerleşmiş salaşlığımı, gün yüzüne ulaştıran tek yerdi. İlk tezgah Emine’nindi. Bu pazara onsuz başlanmazdı. Epeyce ilerlemiş yaşına rağmen,  genç bir erkek kadar güçlüydü. Okuttuğu iki yetimi vardı. Hiç beğenmesemde, illa ki tezgağından bir şey alır pazara öle devam ederdim.

-O tam zamanı yaa nasıl beceriyorsun? Hep aynı saate işe gelir gibi gelmeyi.

-Eee Emine, sende de benim kadar eski merakı olsa, sende uçar adımlarla kimse birşeye     konmadan gelirsin.

-Hadi canım  sende, işim olmasa dünyada son uğrayacağım yer bile olamaz burası, napıcaksın işte ekmek parası…

            Birbirimize bakıp güldük, ve bir iki parça bişey alıp, başka tezgahlara yöneldim.İnsanların egolarıyla bir lego oluşturarak yaşadığı anlamsız düzenden öğle uzaktıki burası, içim çoşuyordu, her adımımda. Her zaman olduğu gibi ne aradığımı bilmeden, çoğu sefer olduğu gibi de elimin boş dönme ihtimalini göz önünde bulundurarak, ilerledim. Dünyada toparladığımız her maddesel şeyin, elden bir gün çıkıp gidecek olması gerçeği, beni hiç bir maddi  olguya tamah, etmemeyi bu pazar yerinde bir kez daha öğretiyordu…

             Eskilerin ahengine kaptırmış yol alırken, telaşla birinin  üstüme doğru koştuğunu gördüm. Bir an paniklememle birlikte,  çantama ansızın yapışmasıyla göz göze geldik. Fakat  çok tuaf bir şey olmuştu. Bu hırsızlık girişimindende,  dünya da eşine zor rastlanan bu pazar yerindende, çok daha tuhaf bir oluşum.  Göz göze geldiğimiz an,  bildiğimiz zaman dilimini alt üst etmiş bir kaç saniyelik bu bakış faslını sanki saatlere yaymıştı. Bu durumu yaşamayan tam olarak ne dediğimi bilemezdi. Biliyordum, emindim, ondada aynı fasıl hakimdi. Elini  usulca çekti. ‘PARDON ‘ dedi.Çantayı azad etti. Aynı hızla koşarak gitti……

           Öyle süprizlerle dolu ki yaşam, yıllardır beklediğini,  üç beş saniyede inanılmaz bir hazla sana  verir yaşam. Hemde en umulmadık en beklenmedik şekilde…Hep derim yaa bilen bilir. ‘  Mucize aramaya gerek yok, en büyük mucize insandır. İnsan varsa geri kalan her şey olağandır. ‘Milyarlarca hücrenin birleşerek ortak  kararla hareket ettiği, yumuşacık bir yapıya sahip olan beynin bu koca hücre ordusuna,  usta bir kumandan gibi hükmettiği, birde ilahi yaratıcının, ruh üfleyip onurlandırdığı insan, mucizenin taa kendisidir…..

           Pazardan eve dönüşümün beşinci gecesiydi. Zavallı bir biçimde ızdırap içindeydim. O bakışlarımızın çarpışması beni, tekrar tekrar o ana götürüyor, üç beş saniyelik faslı bakışı aynı heyecanla bana yaşatıyordu. Pazarı iple çekiyordum…

           İlk defa gittiğim vakitten önce çıkmıştım  pazar yoluna, eskileri görmeden gözlerim, o faslın sahibi gözleri arıyordu. Bu renk cümbüşü bu dağınıklık beni öle zora sokuyor  ve onu görememe ihtimalimi artırdığı için bu salaşlığa ne tuaf  şimdi kızıyordum. Beklentim olmalımıydı? Tekrar hırsızlık için gelirmiydi? Beni tekrar görse ne yapardı? Cevabını bildiğim tek şey, faslı bakıştan onunda kitlenip kaldığı aynı lezzeti aldığıydı. Bedensel  yada nefsi durumun çok ötesinde ruhlarımızın kontağa geçişi  ve ikimizinde bunun farkında olmamız, mümkünmüydü ? Mümkündü ki oldu….

          Bakılabilecek her yere bakındım, yoktu. Ne beklediğimi bile bilmediğim yoktu. Yedi pazar geçti. Beklentisiz iz düşüşüm, yine yoktu. Yada vardı. Bana görünmedi. Ruhumun   kuytularında ki acı dinmiyordu. Doğru bir ruhani aşkla, yanlış kişimiydi, görmeyi tekrar beklediğim? Hayat her şekilde devam ediyordu. On üç koca yıl geçmesine rağmen, bende aynı kalan faslı bakışın o mucizevi tadıydı. Bu faslı bakışın tekrarı kalan yaşantımın  beklentilerinde hep aynı ısrarla olacaktı, fakat daha dingin  bekleyişlerle….

                                ‘ Susupta anlatamadıklarımı büyütüyorum, şimdi içimde’

 

   

Kategoriler
Aile bağları Deneme Yazıları Genel Konular Kaybettiklerimiz! siyasetci Yazar Yeni yazarlarımız

–ESARET–

ESARETHızlı adımlarla koşuyordum.Daha adım atacak halim dermanım kalmamış, bacak kaslarım ateşten  erime noktasına, gelmişlerdi.Yaklaşık bir saatir koşmamın, ewet işte meyvasını aldım . Arkamda kimse yoktu.Ohhhh;  Şükür Rabbime, çok şükür yakalanmadım . Artık gönül rahatlıyla bir sigara içebilirdim.Ne zaman bitecekti ? Ne zamana kadar sürecekti bu kaçış?Yorgundu her yanım, en çok gönlüm yorgundu.Neden diyordum, çekerken bir derin nefes daha- neden kapalı hayat kapıların bana?Şöle herkez kadar olsaydı, sorunlarım.Kendine bakmayan, iyice kilo almış çok konuşan bir karım; üç beş çok yaramaz çocuklarım, geçim sıkıntısı çekseydim ; üstüne üstlük bide işimde olmasaydı!…Allah’ım Amenna Vesseta işine karışmak ne haddime, bilirim dağına göre kar verirsinde; ben dağ olma durumunumu aştım?Yoksa, kar yerine taşmıdır bana lutuf gördüğün?Kimi hayvanları bilir, kimi toprağı, kimide iyi okuyup yazmayı; ben  kaçmayı bildim hep korkarak, gölgem arkamda,ne yaman çelişkidir ki; aynı  havayı, aynı şekilde alıp verioruz da hepimiz;  hepimiz ayrı bir ohhhh çekiyoruz…..

Yedi yaşındaydım.Babamı ilk gördüğümde elinde çok fiyakalı bir valiz, başına takılmış kahverengiyle sarıya çalan spor bir gözlük. Kocaman bir gülüşle sarmaladı; cılız, zayıf, ürkek beni, saçlarımı karıştırdı; aslan oğlum benim dedi.Çoşuyodu ya içim, babam geldi; işte babam, işte burda gerçekten Ahmet’in gibi Celal’in gibi benimde babam varmış demek,  o varlığı herkeze göstermek, heyecanı ile yandı  tutuştu içim.O gün oldu bana ilk ve son dokunuşu rahmetlinin.Şimdi bir kaçak ömre yedire yedire her anını değişik bakış açılarıyla binlerce kere kafamda kurguluyor, o küçücük zaman diliminden hep farklı paydalar çıkarıyor, hatta bir dizi gibi yarına bırakıyor, o anı bir bütün gibi aynı anda düşünüp bir seferde harcamaya korkuyorum….Annemle, öpüşüp koklaşmadılar bile….. Çook uzun konuştular, konuşmaları sabaha dek sürdü.Yorganın altında kendi nefesimi bastırıyor,  olan biteni duymaya,anlamaya çalışıyordum.Duyduklarımla, duymak istediklerim harmanlanmış olarak rüyama girip  beni kabusa sürüklediğinde, korkuyla uyandım.Anneme baktım, ellerimi öptü ılık nefesiyle ,”yat oğlum rüya gördün, geçti uyu hadi” dedi.Uykum yok dedim; dikildim.Babam nerde demek istedim; varmadı dilim.Odalar boştu, her boş  oda dahada acıttı; o cocuk kalbimi!!!  Annem, çilem, aşığım, canım, kadersizim…Şöle bir burnunu sıvazladı,” baban gitti oğlum” dedi.Sırtımdan bir yük inmiş gibi ohh dedim, hüzünle,yaşantımız aynı şekilde kaldığı yerden devam edecekti; annnem ve ben… Hıh ne değismesini istiyordum, nede babamın tekrar gelmesini, babamın geleceğini bilmek ona kavuşacağımı düşünmek, işte buydu asıl olan mutluluğum ( umut etmekti, umutla beklemekti)….O umuttu bizi güçlü kılan, annemle beni, etten duvar yapıp bir birine,  her gece koyun koyuna sokuşturan. 

Döndü  gitti sandım. Geldiği yere;yani Avrupanın güneyindeki çizme şeklindeki yarım adasına, İTALYA’YA; bize hiç adam akıllı gönderemediği liretlerini kazanmaya… Ne acı ki, büyük, büyükten öte  bir acı , Üç gün sonra ölüm haberi geldi.Haince katledilmiş, el ve ayak parmakları kesilmiş halde, bir çuvalın içinde kıyıya vuran cesedini bulmuşlardı. Öldürülme şekli medyanın çok ilgisini çekmiş günlerce kapımızda sabahlamışlardı.Annem metanetini koruyor aynı düzenimizle yaşam savaşımıza katılıyor gibi…….. yapıyordu…..Yalandı, koca bir yalan iki kişilik minicik yuvamız babamın gülüşüyle bozulmuştu .İlk kaçışımız böle başlamıştı, annemle,  elimizde iki bavul tren garındaydık, daha gün ışımamış sabah ayazı kendini gündüzün sıcağına teslim etmemişti.Türkiye genelinde sanırım  yirmi sekiz yıl boyunca annemle yaşamadığımız il kalmamıştı.Alışkanlık bize yasaktı, bağlanmak ikinci büyük yasak, sevmek emek vermek olmayacaktı.Hayat bize   üç ile altı aylık perodlarla yaşama ve  bir yere bağlı kalma şansı sunuyordu.Geçen yıllardan sonra insan herşeye alışıyorda; oy oyyyyyyyyyy şu kalpte olmasa hani atmasa tamam diycem.Seviyosun ya,  seviliyosunda neye şartlarsan şartla kendini.Gitme diyor,  gitme, sıcak nefesleri……

Babamdan miras bu kaçışa annem  dayanamadı, çoook uzun katlanamadı.Geçen sene” iyimser kal yawrum, vuslat elbet bitecek, bak pek  peşimize gelen de yok epeydir” dedi.Öldü.Yol arkadaşım, her tel saçını yün gibi eğerip göğsüme motiflediğim, can canan gittti işte, bir hiçe…Hiç işlemediği, hiç karışmadığı, benliğinde yaşatıp hayallerinde eş olduğu kocasının; ‘hatasıyla ‘ savaştı…. Birde yanında kamburu, yani  beni, hiiiç incitmeme, bırakmama  pahasına…Güz  gülüm,  belli bir adresin oldu, annem, hep istediğin gibi menekşelerle çevirdim dört bir yanını, yeni daimi evinin,son adresinin,yine yine istediğin gibi adınıda yazdırmadım o soğuk taşa, alallade bir isim olması çok uğraştırdı;  inan,  ama iyimserim sevgilim, belli bir adresin var beni sana dönüp getirecek . Menekşelerini yenileyecek,mekanın cennet olsun .Sürgünün bitti;tadını çıkar soğuk yerde sıcak evinin …….

Şimdi yollardayım…Peşimde öfkesi hiç bitmeyen İtalyan’lar, yok bitti bu kaçış paronaya yapıoruz onlar bizi aramıyodur; derken,  iki yabancı” seni sordular” diyorlar.Çift dikiş atılmış av hali tekrar başlıyor.Otuz yıldır, ülkeyi çeşitli entrika ve koalisyonlarla yönetmiş İtalyan demokrat parti ve İtalyan sosyalist partinin iktidardan inmesisinin elbette ceremesini çekicek hiçbir şekilde bu maliyeti haketmiyecek ufak insanlar olacaktı!!İşte babam bu  ufak insanların en başında geliyordu.Güzel bir tahsilden sonra evlenip, İtalya’ya yerleşen ailem benim doğumumla beraber, Türkiye’ye kesin dönüş yapmış, o çok sevdiği politik kariyerini benim milliyetçi  kan akışlarım olsun diye terk eden babam,; bize tanıdığı mutlu olma hakkını İtalya ‘ya tekrar dönmekle son vermişti.İdalleri herşeyiydi babamın.Pire için yorgan deil tüm hayatını yakabilirdi.’Belki diyorum belki bu nihayete ermiş benim zawallı bir sürgün yaşantımı kestirebilseydi;idaellerinden bir nebzede olsa vazgeçer bu hazin sonun temelllerini atmazdı .Tadı kaçınca,  balda olsa içtiğin sirke hazzı weriyor işte. Olmayan yaşanmayan arzularıyla, hayalllere sıkışmış kalan ben, ve olamadığımız  yitirilmiş ailem ;  kendime acımaktan çoktan wazgeçtim de,  ahh annem,  senden sana waad ettiğim aileden vazgeçemiorum. Oysa ne komik hiç ölmeyecek gibi yaşar, ebedi olacak gibi birikim yapar insanlar.Vardıkları nokta nihayete erdiğinde ise ne gençlik kalmıştır,nede birikimlerini hazmedicek bir bünyee; eee o zaman nerde denge ? Benim koşu atı olma halimi,  ensemdeki soğuk rüzgardan anlayabiliyorumda !!! İnsanların girdikleri bu kısır döngü,  bana epey kara komedi geliyor.Ne kadar soğuk ne kadar büyük bir boşluk soğuk. Her seferinde farklı bir telaşsal içgüdü  SANKİ VAKTİNDEN ÖNCE GEÇİLMEYE ÇALIŞILAN BİR SIRAATTAYIM….

                                                  (………………………………………………………………..) !

EYY MAKBER!!  BEKLE GELECEĞİM YANINA BU İZ DÜŞÜŞ BU ESARET BİTTİ. Vurulmuşum yaa  nice saat önce, ruhumun bedenden ayrılışıymış beni geçmişimle cebelleştiren.Ne olur söle ordu ordu gelseniz üzerime  fark eder mi ölüm melekleri var  her yanımda; yitip giden yıllar, kader, daha hangi kahpelikle çıkabilirMİsiniz ki karşıma ?  GELİNDE VURUN ;  KIRBAÇLARINIZLA DOKUNAMAZSINIZ Kİ HAYALLERİME!!…Ters çevirdim aynaları ben. TESLİMİYETİNDEYİM  KOKUŞMUŞ ZAVALLI BEDENİMİN  GAFİLLERDE YOLU TUTMUŞ; DÖNMEKTE…BİLMEZLER Kİ ! GAFLETTEN BU KARŞILAŞMAMIZ;  DEĞİL BU SON PERDE !! İHTİYATSIZ BİR  GİDİŞTELER, HER ADIMDA BANADA DOĞRU İLAHİ EBEDİ ” ESARETE ”….

 

Kategoriler
Aile bağları Genel Konular Kadın ve Erkek Yazıları Kaybettiklerimiz! Sevgi ve Ask Dünyası Yazar

DEVRİLEN YILLAR MUCİZESİ !!!

Bu gece yine nöbetteydim.Hasta odalarının yorgun kapıları yarı yarıya kapanmış;bana kala kala uzun hastane koridorları her an çalacak diye ürktüğüm telefon, biraz  yazımı ertelenmiş dosya ve gece verilecek olan ilaç bardakları kalmıştı.Mesleğimin, henüz yedinci yılında olmama rahmen bu gece nöbetlerinden haz etmiyordum.Gündüzün telaşesi, gece çok ürkütücü bir panik atak yolculuğuna çıkartıyordu .Hangi kapı açılır hangi hasta bir yatağın zili çalar da uyuya kalırsam, yakalanırım telaşı omuzlarıma sımsıkı yapışmış ağır bir yük gibiydiler.Devlet hastanesinden çok bir özel klinik havası verilsede, hastaneydi işte bildiğimiz soğuk en soğuk türünden, gözlerim  ağırlaşıyor uyuyupla uyumama arasında gelip gidiyordum.Dahiliye servisleri, böle yapıyordu insanı; her an her şey olabilirdi.Taburcuya hazırladığımız, nice hastaların çok sefer çok ağırlaştığını,  hatta yoğun bakıma alındıklarına, şahit olduğum için,  oto kontrolümü elden bırakmamalıydım.

Ne kızıyordum!  Caner’e ya insan karısını düşünmez mi? Yüz kere dedim; izin günleri dışında misafir çağırma hep bu son olsun bi da olmaz diyip, diyip tekrarlanan bir oyun haline getirdi olayı; benim ne  çektiğimi ahh bir anlasa şüphesiz yapmazdı.Al işte;   iki numaralı odanın kapısı aralanıyor,kim bilir kim ?

-Hey durun Nalan hanım kalkmamalısınız!…

-Siz, siz nasıl olur ?Allahım yaa, nasıl tek başınıza çıkarsınız?

-Tamam endişelenmeyin şimdi yatağınıza gidelim.

-Hemşire hanım durun benim acil çıkmam lazım!..Nazif NAZİF ÖLÜYORRR..

-Nazif ‘te kim?

-Kocam. Ne olur kimse bilmez herkez uyuyor.Ne olur yardım edin aşağı kadar.Taksiye bindirseniz yeter.Biliyorum anlamıyosunuz, beni.Biz Nazif’ le elli koca yıldır beraberaberiz. Bir askerlik oldu bizi ayıran bide  hastalıklı günler, yalvarıyorum ne olur !..Fazla vaktimiz yok Nazif tansiyon hastası ve zor durumda bunu biliyorum.Hemşire  kızım o benim herşeyim, tek varım yoğum,DEVRİLEN YILLARIM…

Ağlayan yalvaran ,gözlerle buruşmuş titreyen o pamuk elleriyle eğilmeye çalıştı ayaklarıma oldukça yaşlı ve hasta bedeni bile buna müsade etmedi.Eğilemedi .Kalakalmıştı… Ben KALAKALMIŞTIM.Hayır ne kadar zor bir andı, ne kadar zordu karar vermek.Bunca hastanın sorumluluğu, Nalan hanımın sorumluluğu, benim işimi kaybetme riskim   bunca emeğimin yok oluşu,bunların sonucunda daha da katlanılması zor telafisiz acılar….Hayır yapamazdım…….Kendimi onun yerine koyunca da yapamazdım.Onu, onun gibi anlıyordum.Dewrilen yıllarımız olmasada eşim Caner’de benim yaşama sebebim nefes alma şeklimdi.Çok acil verilmesi gereken bir karar noktasındaydım.Döküldü birden irade dışı düşüncemde var olayan bu cümle gurubu.

-Tamam dedim. Tamam üzülme hadi gidelim yalnız bana beş dakika ver..

Alalacele koridorun ortasında duran masama, bir not  düştüm.”ÇOK ACİL ÇIKMAM GEREKİYOR BEŞ DKK GELİRİM.”Yapılabilecek en mantıklı şey buydu, şu an hemen üstüme bişeyler alıp;Nalan hanım’ada bir battaniye kapıp koluma girmesini sağladım.Onu uçurur vazitte çok hızlı olmasada sağlam, seri adımlarla koridordan geçirdim.Asansör kattaydı.O, üç kattan aşağı inmek bir ömür gibi geldi.Zavallı kadın, yarı türkçe yarı yugoslavca dualar ediyor, devamlı olarak ”bırzo, bırzo” diyordu.Yugoslavca bilmeye gerek yoktu, çabuk olmamı istiyor; o yığılmış bedenini adeta sürüklüyordu.Aşağı inmemizle beraber, kapıdaki güvenlik engeli beni iyiden iyiye telaşlandırmıştı.Ohh neyseki; kapı boştu, güvenlik görevini askıya almıştı.Tereddütsüz hemen taksi çağırdım.Nalan hanımı bindirdim.Bende hemen yanına oturdum.O  beynimin taa her hücresini alev alev eden bakışlarıyla gözlerime baktı.

-Geliyormusun sende ? dedi.Nasıl gitmezdim…

-Geliyorum; dedim.Taksiciyi adrese yönlendirmemiz, hiç te zor olmadı.Belki kırk dakika sürecek yolu, yirmi dakikada tamamladık.Endişe bizden ayrılmayan tek şeydi.Tüm beden dilimiz, kısa ama telaşlı konuşmalarımız, bizi adrese en acil şekilde ulaştırmıştı.Artık sokakları çıkartma, bu gece karanlığında, olası bir tanıdık resim, bir işaret bulma, tedirginliğiyle biraz dolaştık. Nalan hanım,heyacanla……

-Dur dur.İŞTECİK ŞU EV  dedi.Aslında ne çok ayrıntı vardı, telaşında, ve ne çok korku.Öle sıkı sarılıyor du ki kollarıma, benim ve benim daha üstümde bir kuvvet için, hırpalanıyorduk ikimizde; ben onun için, o da Devrilen Yıllarının sahibi için…. 

Boyası  dökülmüş, sarıyla yeşil arasında kalmış, üç katlı bir binanın girişinde, kapı açılması için her zile ısrarla basıyorduk.Sonunda geceyi yaran bir ses geldi.

-Kim o, dik durmaya son bir kuvvetle doğrultuğu belini zorlayıp,

-Ben  Nalan hanım Fikribey oğlum. Nazif, Nazif’e bakmaya geldik.Dedi.Başımı onaylar bir şekilde salladım.

-Nalan teyzeymiş aç, aç, açç kapıyı diye seslendi; içeriden gelen -kimmiş, sesine…Açılan kapıyla biraz irkilip, kat çıkmadan karşımızda ki ilk kapıya yöneldik.Kırık dökük plastik bir ayakkabılığı kurcalamaya çalıştı.Anahtarı bulmanın zaferiyle,  kilide yöneldi.Oysa ben bu ayrıntıları hiç hesaba katmamıştım.Düşen battaniyeyi yorgun omuzlarına koyup, anahtarı ben aldım.Şimdi adrenalin tavan yapmıştı.Nihayet son anı yaşıyorduk bu gece; kıyametten önce ki….

Kapı açıldı, her yer çok karanlıktı, olduğundan fazla  karanlık, daire sanırım yolun arka güneş görmeyen tarafına düşüyordu.Işığı açtı.O; çatallı naif sesiyle, bir çocuğun bayram sabahını andıran heyecanıyla işte bağırıyordu.

-Nazif, Nazif, Nazifbey…..İçeriden öksürükle karışık bir ses geldi.Nalan hanımın, yöneldiği taraftan. Ordaydı, boyluboyunca yatıyordu.DEVRİLEN YILLAR, aşığı,adamı,can yoldaşı….Kadınlık başka şeydir…Durum vaziyet ne olursa olsun, kendine çeki düzen vermenin, erkeğine güzel görünmenin, desturu yeri yoktur.Nalan hanım’ da saçlarını elleriyle şöle bir düzeltikten sonra;

-İyimisin Nazif ?.. iyimisin ?Seni çok merak ettim, tam iki gün oldu gelmedin.Bak, hemşire hanım kızımızıda zor durumda bıraktım.Seni çook merak ettim.

-Boşa telaş yapmışsın canım, turp gibiyim.Biraz üşütmüşüm de çıkmiyim dedim.Yarın ben sana gelecektim.Bak, hemde istediğin lokumlarıda aldım: güllü, gül kokulu lokumlar orda,ben iyiyim ama sen” iyiki geldin.”…..

-Kızmadın mı?.. ÇOK  ÇOK MERAK ETTİM SENİ.

-HIH, KIZMADIM TABİ; ARADA BİR GENÇ OLMAK LAZIM.

– SEN YAŞLI MI DİYOSUN BANA?

-Hiç bir şey demiyorum.Ömrüm, ömrüm diyorum.Hoş geldin.Hanım kızım, sende hoş geldin.Allah razı olsun; çok zorluk olmuştur,sana ama büyük iyilik ettin.Öle çok istedim ki Nalan ‘ımı bu gece, görmek seni vesile etti. Rabbim.Hamd olsun ki, gördüm, konuştum, en sevdiği lokumlarını sundum.

-Önemli değil Nazif amca iyi olmanıza sevindim.Fakat fazla vaktimiz yok hemen dönmeliyiz.Sizin varmı bir isteğiniz, yapabileceğim bir şey. lütfen varsa cekinmeyin,  söleyin? İlaçlarınızı aldınızmı?

-Nazif amca iyisin, dimi?

-İyiyimmm, ilacımıda aldım; yemeğimide yedim;Yok bir isteğim, saolasın kızım.

-Ben dışardayım, Nalan abla lütfen birazdan yola çıkalım.Kimse fark etmemiştir; umarım.Nasıl kızıyordum, kendime: işte boşa bir endişeymiş, adam sapasağlam duruyor.Ne diye gelirsin, hatta onuda böle saçma bir maceraya  cesaretlendirip,sürüklersin.Asistanlara, yada nöbetçi doktora söleseydim keşke ”offf ‘ diye hayıflanmalarla, bekledim.Elinde birkaç tanesi yenmiş, göğsüne sımsıkı bastırdığı, lokum paketiyle çıktı.Nalan hanım, aşağı yukarı onbeş dakika kadar kalmıştı içerideki odada gözleri yaşlıydı.

-Gidelim kızım dedi..Öfkem yerini endişeye bırakmış;

-İyimisiniz? Dedim.

-İyiyim hadi, gidelim.Dedi.

Ellerindeki, tüm güç eriyip bitmiş.Kolumda ki varlığı, hissedilmeyecek hale gelmişti.Çok üzgündü.Benle onun acısıyla üzgündüm….Kızdım kendime, ne beklıyordun; adam ölse yaptığına, geldiğine deymiş mi olacaktı!..Diye..Düşüncelerimde ayıpladım kendimi…

Hastanenin, o soğuk koridorlarına tekrar dönmüştük; yolda luzumlu olmadıkça hiç konuşmadık.Ne olmuştu o odada, cesaretimi toplayıp soramadım.Muhakkak, derin bir  aşk-ı muhabbet olduydu.Ardından hüzünlü bir veda.Yazdığım not, gözüme ilişti belli ki kimse okumamıştıi: sorun olmamasına, çok sevinmemle beraber, kolumda sürüklediğim bu bedenin bomboşluğuda içimi ürpertiyordu.Yatağına usulca yatırdım, üstünü örttüm,sesizce

-Birşey istermisin abla ?.. dedim.

ELLERİME UZANDI.ELLERİMİ ÖPTÜ.Bir kaç kez, Allah razı olsun, kızım, dedi.Acıma şefkat ve içtenlikle kır saçlarının başladığı yere bende, bir öpücük kondurdum.

-Yat dinlen, iyi ol ki çabuk kavuşasınız.

-BİZ KAVUŞTUK ; dedi

-Tebessüm ettim. Bu da kavuşmamı Nalan hanım, daha ne yıllarınız devrilir inşalllah dedim.Çıktım odadan, huzurluydum.Adrenalin son bulmuş. Taşlar doğru yerine konmuştu.İki gün sonra mesai saatim başladı.Uzun ve ilaç kokusu sinmiş, soğuk koridorlar bitince gözlerim, yüreğim, Nalan hanımı arıyor.Taburcumu oldu, endişesi de  beni meraklandırıyordu.

-Serpil, dur  biraz, bişey soracaktım.İkinci odadaki  hasta, nerede ?

-Hangisi??..

-Nalan hanım, vardı ya, hani çok yaşlı olan, yedi  numaralı yataktaki canım ?

Haberin yok dimi??.Sen yoktun.Önce ki sabah, senin nöbetinden hemen sonra, bize lokum verdi.Gayet iyiydi.Hatta bu lokumların, aslında senin olduğunu, senin ne zaman geleceğini ısrarla, sordu durdu.Ardından bir saat geçmeden, kadıncağız öldü.

– Öldümü? Olamaz!!!!!.

-Niye bu kadar şaşırdınki? Daha ilginç olan neymiş biliomusun ?

-Ne ne neymiş!!!

-Ondan bir gece önce, sabaha karşı kocası da ölmüş. Yazık ne acı dimi, peş peşe karı koca öldüler birbirleriyle vedalaşamadan, hayat işte, ne oldu  Ece, rengin gitti ?

-Yok bişey, tamam saol Serpil.Gitmem gerek görüşürüz.

Anlamalıydım, anlamalıydım, kahretsin nasıl anlamadım o gece ölmüştü: Nazif amca neden, YA RABBİM odaya son kez dönüp bakmadım.Pekii ama öleceğini nasıl  bilmişti?Aklım almıyor, nasıl bilmişti.Ahh, Nalan abla ahhh, demedin dimi, diyemedin, ama neden?Offf inanamıyorum, beni ve işimi tehlikeye atmamak için,  ayrıldın ordan, DEVRİLEN YILLARINDAN, CANINDAN,  ancak böyle  hassas hisedilebilir  bir sevgi, ölüm ancak bu kadar soğuk bir mesaj gönderebilir, iki  ayrı yarım, bir tam gönüle, ve ve böle seven  bir kadın,  yaşamının son mucizesini,d onuruna değiş edebilir…..

 -KADIN, ”SEVERSE” HER TÜRLÜ MUCİZE OLUR-

Kategoriler
Genel Konular İslam Dini

Hayat Tesadüf Değildir

Dünyaya bir daha mı geleceğim mantığı ile hareket edip gününü gün eden, gezmeyi, eğlenmeyi, kurallara uymadan özgürce yaşamayı hayatın amacı haline getiren insanlara mutlaka rastlamışsınızdır. Hatta belki sizde böyle düşünenlerdensiniz…
Ölümün bir yok oluş olduğunu, ölümden sonra başka bir hayat olmadığını düşünmek insanı sadece bu dünya için yaşamaya yönelten büyük bir yanılgıdır.
Evrim Teorisine Göre…
İnkârcı felsefelerin dayanak bulduğu Darwinizm’e göre insan tesadüfler sonucu oluşmuş bir hayvandır. Oysa ruhuyla, aklıyla, yetenek ve becerileriyle yaratılışın ispatı olan insan başta olmak üzere, hiçbir canlı ve hiçbir sistemin tesadüfen oluşması mümkün değildir. Bu gerçek pek çok bilim adamı tarafından da dile getirilmektedir. Fransız Bilimler Akademisi’nin eski başkanı olan ünlü Fransız zoolog Pierre Grassé’, Darwinizm’in temelini oluşturan “tesadüf” mantığı hakkında şunları söylemektedir:
… Mutasyonların hayvanların ve bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına inanmak, gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını da ister: Tek bir bitki, tek bir hayvan, binlerce ve binlerce tam olması gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, son derece düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir. (Pierre P. Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s. 103. )
Hayatın kör tesadüfler sonucu oluştuğunu iddia eden evrim teorisi, bilimsel olarak canlılığın nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışırken Allah ve din inancını şiddetle reddeder. Dini ve ahlaki değerleri gereksiz görür, dini bilimin önünde bir engel olarak kabul eder. Oysa Allah bilimi emreder. ‘Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.’ (Bakara Suresi, 164) ayetinden de anlaşılacağı gibi Allah, insanlara araştırmayı ve düşünmeyi emreder. Rabbimizin gücü ve kudretini daha iyi anlamamız ve aczimizi fark etmemiz için yeryüzü ve gökyüzündeki tüm yaratılış delillerini incelemek, araştırmak ve üzerinde düşünmek tüm inananların görevidir. Kuran, bilimden uzak değildir. Tam tersi Kuran bilimi emreder. Bilime karşı, hurafe ve hikâyeye dayanan, Kuran dışı bir din yaşayan insanların yaptığı bilim düşmanlığı ise Kuran’ı ve İslam’ı bağlamadığı akıllardan çıkarılmamalıdır.

Evrimcilerin dinle ilgili çarpık anlayışlarının dışında hayata bakış açıları da insanı anı yaşamaya yönelten yanılgılarla doludur. Evrimciler insanın dünyaya bir kere geldiğini düşündükleri için sınırsız bir özgürlüğe sahip olup her şeyi doya doya yaşamak gerektiğini savunurlar. ‘ Anı yaşa’ telkininin temelinde de bu inanç vardır. Ayrıca evrim düşüncesinin bir parçası olan ‘güçlü güçsüzü ezerek hayatta kalır’ düşüncesi de amaca ulaşmak için her şey mubah mantığını zihinlere yerleştirerek insanları hileye, entrikaya, yalana ve sahtekârlığa yönlendirmektedir. Böylece toplumda din ahlakının getirdiği sevgi, merhamet, yardımlaşma ve güven duyguları yerini güç ve iktidar yarışına bırakır. Bunun sonucunda da her gün televizyon ve gazetelerde şahit olduğumuz hırsızlık, cinayet, dolandırıcılık, çete, şike vs olaylar hayatımızın bir parçası haline gelir.
……
Hayat bir tesadüf olmadığına göre durup düşünelim…
Yaratılış amacımız nedir?
Zaman hızla ilerlerken biz ne için çaba harcıyoruz?
Sadece iyi bir eğitim alıp, evlenip, çocuk sahibi olmak, gezip-eğlenmek ve oyalanmak için mi yaratıldık?
Allah ‘Biz, bir ‘oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık. Eğer bir ‘oyun ve oyalanma’ edinmek isteseydik, bunu, Kendi Katımız’dan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık..’ (Enbiya Suresi, 16-17) ayetiyle biz kullarını açıkça uyarmaktadır.
İnsanın yaratılış amacı Kuran’da, ‘Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.’ (Zariyat Suresi, 56) ayetiyle açıkça bildirilmektedir. Ortalama 70 yıl yaşayan bir insanın hayatını, Allah’a kul olmak yerine geçici dünya zevkleri peşinde koşarak geçirmesi, büyük bir kayba uğramasına neden olacaktır.
Unutmayın!
Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (En’am Suresi, 32)
Altuğ Öztürk

Kategoriler
Günlük hayat Kişisel makaleler Mutluluk anlarımız Toplumsal Konular

Yankı!

”Hayat daima sana, senin ona verdiklerini geri verir” dedi. Öğretmen ve elindeki kitaba, bir ayraç koyup kapattı.Zil çalmış, herkez kendi doğrultusuna doğru yol almaya başlamıştı.Ben sıramda, taş kesilip kalmıştım.Kalkmalı  o hiç istemediğim evin yolunu tutmaya çalışmalıydım.Öğretmenin, yaşam hakkında verdiği örnek öle etkilemiştiki beni, aklımdan çıkaramıyor , kendi hayatıma endekslediğimde ise, hiç bir anlam veremiyordum.Yankı demişti, yankı ??Evin yolunu tutmuş gidiyordum.Edebiyatı hiç sevmesemde, yeni gelen bu öğretmene olan zaafım bana dersi dinlettiriyordu.Dersin bir anını kaçırsam, sanki öğretmenimin gözünden düşeceğim, endişesiyle her anını beynime, kazıyordum.İnsan, hayatta üç şeye hemen teslim olur.Bir annesi, iki acısını dindirecek doktoru, üçüncüsüde bağlandığı öğretmeni.Eve yaklaşırken, hikayeyi tekrar tekrar kafamda canlandırıyordum.

”Bir abi ve kardeş dağda yabani ot toplarlarken, ufak kardeşin ayağına diken batıyordu. Büyük bir acıyla bağıran küçük ” ahh ” diyordu.Sonra bir ”ahh ” sesi daha geliyordu.Küçük şaşakınlıkla sen kimsin? diye bağırdı.Aynı ses tekrar ” sen kimsin? ” dedi.Bu kez, kızdı küçük ”sen bir korkaksın ” dedi.Aynı ses ona ”sen bir korkaksın” diye döndü.Abi, kulağına eğilerek ”çok cesursun ”de dedi.Küçükte yaptı ve aynı cevabı almıştı. ”Çok cesursun ”  abi gülümsedi: ”Buna YANKI denir.Aslında hayat budur.Hayat, daima sana, senin ona verdiklerini geri verir.”Öğretmen, öyle yalın anlatmıştı ki bu hikayeyi, sanki herkez biliyomuşta bir ben bilmiyordum.

Peki bana neden, haksızlık yapmıştı hayat.YANKIM bumuydu?Eve gelmiştim zili çaldım.Sevgili annem, her zaman ki gibi  el yordamıyla bulduğu kapıyı epeyce geç açmıştı.Küçükken, acımasızda oluyor insan, defalarca bu kapıda zili çalıp hiç ses çıkarmadan beklemiştim.Annem yüzüme bakıp ” kim o, kim o ”diye defalarca seslenir hiç ses çıkarmadan beklerdim.Annemin yüzünde ki, endişeyi görür  ama tekrar, tekrar yapardım.Zifiri karanlığına haps olmuş ANNEM, beni hep güler yüzlü karşılardı.Yüzü parlak, çehresinin her ayrıntısı çok güzeldi.İri siyah gözleri, uzun kirpileri yay gibi kaşları vardı.Küçücük burnun üstünde. Uzun düz,  gece gibi simsiyah saçları vardı.Çook çekmişti garibim.Çektikleri tek tek mısralara dökülse, belki en klasik türk filmi senaryosu olurdu.O senaryo hiç olmasın  kalsın…

En çok istediği şey ben, yani bir çocuktu.Olmuştu. Hiç göremedi bana hep dokunurdu.Kendi aksini göremediği gibi.Ne diyebilirim ki; örgü örerdi, yemek yapardı,hamur açardı,dikişlerimizi eline belki defalarca batan o hain iğneyle dikerdi, ütü yapardı benim annem.Ben evlattım, herkez kadar.O  anneydi herkez den öte.Dışarı nerdeyse hiç çıkmazdı.Kalk gezelim derdim. Hep bir bahanesi hep işi olurdu.Bilirdim, anlardım kendince annelik yapar, beni yormak istemezdi.En büyük hayali denizdi.Deniz büyülerdi, annemi çok deniz resimleri yapmıştım kahretsin ki, resimler dokununca anlaşılamıyor.O ÇOK İSTEDİĞİ YELKENLİ, ÜSTÜNDE ANNEM, DOKUNUNCA HİSSEDİLMİYOR.

Onbir sene oldu, gece saçlım gideli. Uzun kirpiklim.Tenimin klavuzu.Onbir onsuz geçen sene.Öyle şanslısınız ki!… Koltuğunun altına girdiniz annelerle bakışabiliyor, bakışlarınınız birbirine çarpabiliyor.O bakışlarla ne ortak şeyler paylaşabiliyorsunuz.Büyük  kocaman, helede geri dönüşü olmayan, kelimeleri sevmiyorum. ”AHH” diyorum, ama  ”AHH”diken batarcasına ayağıma, hatta yararcasına ayağımı:Hayat, ne verdim ki? sana ben,YANKIN bu kadar karanlık, karanlığının ömrüde bu kadar kısa  oldu?….YANILDIN MI YANKI ?…

Kategoriler
Deneme Yazıları İslam Dini

“Hayat Okulu Mezunları”

Yaşamınız boyunca pekçok insandan ‘hayatın bazı kesin gerçekleri’ olduğu sözlerini duymuşsunuzdur. Bu ‘gerçek’leri kavramış olan kişiler, genellikle yanlarında sizin yaşınız kadar insan çalıştırmışlardır ya da siz daha gelirken onlar dönmektedirler(!) Kimi görüşleri ise toplumun büyük kesimlerince benimsenmiş, adeta atasözü haline dönüşmüştür. Örneğin ‘büyük balık küçük balığı yutar’, “iyilik yapmak saflıktır”, “doğru söyleyen kaybeder”, “babana bile güvenmeyeceksin”, “para her kapıyı açar”, “köprüyü geçene kadar…” İşte ‘hayatın gerçekleri’ olarak gördükleri bu gibi prensiplerle yaşamlarına yön veren kimseler, kendi deyimleriyle ‘hayat okulu mezunları’dır.

 Bu kimseler toplumda kabul görmek ve insanların gözünde iyi bir yere gelebilmek için belli kuralların uygulanmasını zorunlu görürler. Bulundukları ortamda kendilerince uygun gördükleri davranışlar sergiler, ortama uygun şekilde konuşurlar. Dolayısıyla bu kuralları benimsemiş kimseler içten, rahat ve doğal olamazlar.

 

Onlara göre bir insan ne kadar özveride bulunursa bulunsun karşılığında, bencillik ve vicdansızlık bulur. Bu yüzden karşılıksız özveride bulunmak “saflık”tır; çünkü kişi hiçbir çıkar talep etmeden iyilik yapmaktadır. Hayatın gerçeklerinin ise kötülüğe kötülükle, sevgisizliğe sevgisizlikle karşılık vermeyi gerektirdiğine inanırlar.

 

Bu batıl sistem, kendine karşı bile samimi olamayan insan modelleri oluşturur. Sıkıntı veren bu kuralları, insanlar ne yargılar, ne de değiştirmeye kalkarlar. Çünkü içinde yaşadıkları bu sistemi, ‘hayatın asla değişmeyen gerçekleri’ olarak görürler.

 

Hayat okulu mezunları, henüz ‘öğrenci’ olan gençlere de hayatın gerçeklerini öğretme ve yaşadıkları deneyimleri anlatarak, onlara kendilerince doğru yolu gösterme çabası içindedirler. Yakınlarına bu yönde telkinler vererek eğitimlerini sürdürürler. Gerçekte ise inancını yaşayan insanların gerçeklerinin, tanımladığım hayat gerçekleriyle uzak ya da yakın benzerliği yoktur.

 

Hayat okulu öğrencileri’nin çocukluk yaşlarında aile ve çevreden almaya başladıkları telkinler, yaşam boyu devam eder. Yakınlarında bir hayat okulu mezunu bulunduğu sürece, gençlerin eğitim süreci hiç bitmez. Gençlerin büyük çoğunluğu hayat okulu eğitimcilerinden etkilenir; modayı takip eder gibi bu kimseleri örnek alır.

 

Yalnızca Allah’ın beğendiği ahlakı samimiyetle yaşayan anne babalar, dinin özünün güzel ahlak olduğunun bilincindedirler ve çocuklarına inancın gerçeklerini öğretir, onların gerçek anlamda iyi insanlar olmaları için çaba harcarlar.

 

Toplumdaki telkinler yönünde davranışlar sergilemek, inanan gençlerin ise asla içinden gelmez. Onlar ortama göre karakter değiştirmez, karşılık beklemeden güzel üslup kullanır, güzel söz söyler, insanları onore eder, gönül alırlar. İçten, samimi, dürüst, güvenilir, saygılı, şefkat ve merhametlidirler.

 

Kesin bilgiyle inanan insan Kur’an ahlakının dışında bir başka ahlaki sisteme bağlanmaz. Hayat okulu mezunları ve öğrencilerinin yaşadığı bir sistemin izleyicisi olmaz. Farklı bir “hayat felsefesi” üretmez. Yaşadığı, hayatın değil yalnızca samimi inancının gerçekleridir.

 

Fuat Türker

Kategoriler
Deneme Yazıları İslam Dini

Hayatı Iskalamak

 Şu çok kullanılan “hayatı ıskalamak” sözü sizin için ne anlama geliyor?.. Kuşkusuz birçok insanın bu konudaki görüşü farklı olmalı.

 

Kimi için hayatı ıskalamak bugüne kadar erteledikleri, korku ve endişeleri yüzünden doya doya yaşayamadıkları, ardında bıraktıkları ve keşkeleridir. Kalan hayatını pişmanlıkla, başta kendisine ve çevresine karşı öfke içinde sürdürmektir.

Kimi için hayatı ıskalamak yapılması gereken şeyler, görülmesi gereken yerler, okunması gereken kitaplar, yapılması gereken işler, izlenmesi gereken filmler varken birçoğunu yapamamaktır.

Kimi için hayatı ıskalamak yaşamının amacı olarak gördüğü, ulaşmak için çabaladığı ve sonunda sahip olduğu şeylerin kendisine birşey katmadığı gerçeğini görmek, hayal kırıklığı içinde vaktini boşa geçirdiğini düşünmektir.

Kimi için hayatı ıskalamak yapamadıklarının yapabildiklerinden çok fazla olması yüzünden kendince hayata teğet geçmiş olmaktır.

Kimi için hayatı ıskalamak “ben asla madde için yaşamam” dedikten sonra yalnızca duygularıyla hareket edip, nefsinin bencil tutkularının tutsağı olmak. Bu yüzden de gerçek mutluluğu asla yakalayamamaktır.

Kimi için ise hala geçmişte takılıp kaldığı için yaşadığı günün değerini bilememektir. Ya da kendi için değil hep başkaları için yaşamış olmaktır.

 

İnsan, hayatı ıskalamamak adına sayısız da çözüm üretir. Ölümü hatırlamak ama hayata daha sıkı tutunmak için bunu yapmak ya da yalnızca günü yaşamak gibi sayısız anlamsız çözüm.

 Allah’tan yüz çevirerek yaşamış yaşlı bir insana neler yaşadığını sorsak, o da hayatı nasıl ıskaladığını anlatacaktır. Muhtemelen alacağımız cevap, “bunca yıl yaşadım ama hiçbir şey anlamadım. Ailem için yaşadım, para kazanmak, onlara birşeyler bırakabilmek için yıllarca çalıştım. Ancak artık çok yaşlandım, dünyadan birşey anlamadan ölüp gideceğim. Sonra da her şey bitecek…”

Bu kişinin düşüncesi gerçekte doğrudur; hayatı ıskalamıştır ancak asıl ıskaladığı sonsuz ahiret hayatıdır. Düşündüğünün aksine ölüm hiçbir şeyi bitirmeyecektir. “Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi.” (Hakka Suresi, 27) dese de, ölümle her şey yeni başlayacaktır.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Şüphesiz ki Allah Teala ahirete ait bir amel karşılığında dünyalık verir; fakat dünyalık bir amel karşılığında ahireti vermez!” (Suyuti, Münavi)

Samimi inanan insan, dünya hayatına dair beklentilerini gerçekleştirme konusundan çok, sonsuz yaşamında nimetleri kazanabilecek bir ahlaka sahip olma konusunda dikkatlidir.

İmanı kalbine yerleştirmiş insana Allah, hem dünyanın hem de ahiretin tüm güzelliklerini bahşeder. Kalben, ruhen ve bedenen Allah’a tam bir teslimiyetle teslim olması karşılığında insan her an mutluluğu ve güzelliği yaşar.

Allah müminlere güzel bir hayat yaşatacağını vaat eder. O güzel hayat, “doya doya tadını çıkararak’ zevk içinde geçirilen bir hayat değildir; mümin için güzel hayat Rabb’inin rızası için çalışarak ve sonsuz yaşamına hazırlanarak sürdürdüğü lezzet ve huzur dolu hayattır.

İnsan, gerçek hayatın ahirette olduğunun ve sonsuz hayatı için hazırlanması gerektiğinin bilincinde değilse, imani yönden ilerlemeye ve ahlakını güzelleştirmeye çalışmıyor, durumunu değiştirmiyorsa, hayatını gerçekten ıskalamıştır. Şunu unutmayalım; dünya hayatımızı ıskalayabiliriz ama ölümü asla ıskalayamayız!..

Fuat Türker

Kategoriler
Genel Konular Kişisel makaleler

Hayata Bakış

Etrafınızda sürekli söylenen, birşeylerden şikayet eden insanlara mutlaka rastlamışsınızdır. Genelde toplumun her kesiminde bu tür insanların varlığına şahit oluruz. Hatta belki biz de o insanlardan biriyizdir. İşler planladığımız gibi gitmediği zaman verdiğimiz tepkiler, kullandığımız sözler ve aklımızdan geçenler, hayata bakışımızın bir resmidir aslında.

Gün içinde yaşadığımız olaylara bakış açımızın ve yaklaşımımızın nasıl olduğunu düşünelim.

Sabah kalktığı andan itibaren olumsuz bir ruh haline bürünüp ‘bütün gece hiç uyuyamadım’, ‘bugün canım çok sıkılıyor’, ‘yine aynı şeyler’…vb şikayetlerle sürekli söylenen insanların arasında bizlerde var mıyız acaba?

Ya da beklenmedik bir olayla karşılaştığında ‘neden bu benim başıma geldi’ diyenlerden miyiz?

Genç bir insanın ölüm haberini duyduğunda ‘çok erken öldü, ölüm ona yakışmadı’ diyenlerden mi?

Ya da ‘keşke şöyle yapsaydım böyle olmazdı’ diyenlerden mi?

Örnekler daha da fazlalaştırılabilir. Ancak tüm bu tepkilerin altında yatan bir gerçek vardır; ‘Tevekkülsüzlük’.
İman, tüm bu sıkıntı veren duygulardan koparır insanı. Beklenmedik bir olayla karşılaşan imanlı bir insan ‘mutlaka bir hayır vardır’ der ve Allah’a sığınır.

Ölüm haberleri bir uyarıdır müminler için. Ölümün aslında çok yakında olduğunun haberi. Ertelenen ibadetlerin insanı kayba uğratacağının haberi.

İman etmeyen insanların ahirette kullanacağı kelime ‘keşke’ dir. Onlar dünyada iken keşkelerle dolu bir hayatı zaten yaşayıp öğüt alamayanlardır. Dolayısıyla keşkelerle yaşamak bir mümin özelliği değildir. Çünkü müminler kadere teslimiyetin lüksünü her alanda yaşarlar ve Rablerine tam bir teslimiyetle teslim olurlar.

Hayata bakışımız, hayattaki amacımız hepimize farklı duygular yaşatır. Kimi en zor anlarda bile güçlü ve sabırlı iken, kimi yıkım ve gözyaşı içinde yaşar. Sabah kalktığı anda bu dünya için, kendi için neler yapacağını düşünen bir insanla, ahireti için yaşayan bir insan arasındaki fark da, hayata nasıl baktığımızın bir ayrımıdır aslında. İnanan gözlerle bakınca Japonya’daki depremin de, işlenen cinayetlerin de, yaşanan savaşların da mutlaka bir sebep dahilinde gerçekleştiği görülür.

Yarının neler getireceğini merak ederek korkmak yerine, yaşanan olayların bizim için bir imtihan olduğunu ve bize özel yaratıldığını düşünmek, Allah’a yakinimizi artırırken imani olgunluğa da erişmemizi sağlar. Ölümler, kayıplar, felaketler.. herşey bizim için. ‘Neden ben’ diye sorgulamak ya da ‘bu kadarı da fazla’ diyerek isyan etmek yerine hayır aramak ve bizi yaratan Allah’a sığınmak insanın hem bu dünyada hem ahirette muvaffak olmasına vesile olacaktır.

İnsanları canlarıyla ve mallarıyla sınayacağını bildiren Yüce Allah, iman edenleri sabretmelerine karşılık cennetiyle müjdelemiştir.

‘Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.’ (Bakara Suresi, 155)

Öyleyse dünyayı yalnızca bir oyun ve oyalanma yeri olarak düşünmeyelim ve hayattaki amaçlarımızı tekrar gözden geçirerek kayba uğrayanlardan olmayalım inşaAllah.

Altuğ Öztürk

Kategoriler
Deneme Yazıları Eğitim - öğretim Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat iletişim İnternet Dünyası Kişisel makaleler Toplumsal Konular

Yaşam ve getirileri..

İşe birazda tarihsel yaklaşmak lazım… Onbeş bin yıllık insan tarihi, sıkıntılarla, meraklılarla, düzenbazlarla, ezilen ve direnen halkın sıkıntılarıyla ve bir çok doğal afetlerin etkisiyle bugünlere gelmiş. İkilemler, duyular ve yanlış alınmış kararlar gibi bir çok etkeninde verdiği gibi, insanlık ilk döneminden bügüne, gerek duymadığı (ilk dönemlerde) birçok duygu ve güdüyü gün yüzüne çıkartmış. Teknolojiden kültüre, hayal gücünden zekanın gücüne kadar bir çok etmen insanlığın kötülüğü için kullanılmış. Bunlardan birini kullanmıyorum diyen insan yalan söyleyen insandır. İşte konu asıl buradan başlıyor.

Zengin, fakir, iyi, kötü durumunun değiştiremediği tek şey vardır. Yaşam! Yaşam, beraberinde sorunları getirir. Aynı şekilde yaşam, bütün insanlığı içinde barındırır. Dolayısı ile sorunlar bütün insanlığı kapsamıştır. Peki nedir bu sorunlar! Bu sorunlar insanlığın ilk başından günümüze kadar gelen sürede sürekli yaşamın verdiği sorunların sıkıcı benliğidir. İnsanlık, onbeş bin yıldan beri gelişmek ve üremektedir. Sonunu bile bilmediğimiz, nereden geldiğimiz sorusuna cevap bulamadığımız içindir belkide bu sorunlar. Belkide kapitalist sistemin yorgunluğudur. Peki kapitalizmi idare edenler neden mi sıkılmıştır. Çünkü kapitalizimde kendi içerisinde bir kapitalizim oluşturuyordurda ondan. Yani sömürmekle uğraşan azınlık insanı, bir yandanda sömürülmemek üzere dikkat kesilmişken, büyük olasılıkla bizden daha çok yıpranıyordur.

Dünya tanrının yarattığı başka bi tanrıdır ve her tanrı aynı zamanda hesap sorandırda. Yani dünya belki karşımıza çıkıp bizden hesap sormayacaktır ama yapacağı şeyler elbet bir gün görülecektir. İnsanların hemen hemen hepsi bir şey için yaşıyordur. Ömrün bitimine kadar savaşan insanların, ömürleri içerisinde verdiği zararlar kaçınılmazdır. Dünya, hesap sorarken bunları da göz önünde bulunduracaktır elbette.

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat iletişim Teknoloji Toplumsal Konular Türkiye üzerine

DİZİLERLE HAYAT

Bihter,Ferhunde,Polat,MarazAli ve diğer dizi starları. Farkındaysanız bir süredir bunlarla yaşıyoruz. Giyim tarzları,kullandıkları eşyalar artık günlük yaşamda tercihlerimize bile yansımaya başladı.

Bihter ve Ferhunde’den insanlarla oynamak ve fettanlık konusunda çok etkili fikirler alırken, Polat’la da kabadayılığın ve korkusuzluğun sınırlarını zorluyoruz.

Dizilerin çekildikleri mekanlarsa genelde oldukça şık villalar, yalılar. Yaşanan hayatlar mutsuz ama eşyalar son model, giyilenlerse ona keza. İzleyenler, o ihtişamın içindeki mutsuzluğu göremeyip, farkında olmadan lükse özenip artık kendi yaşantılarını beğenmez oluyorlar. (herkes için geçerli değil tabiî ki.)

Geçenlerde günlük bir gazetede Aşk_ı Memnu ve Kurtlar Vadisi Pusu dizilerinin yayın akşamında ki her ikisi de Perşembe akşamı yayınlanıyor. İstanbul’da 112 acil vak’alarında oldukça büyük bir azalma olduğunu okudum. Yani insanlar evlerinden çıkmıyor bu dizileri izliyor. Yollar serbest tabi. Bu haberi okuduğumda ‘’pes yani’’ dedim. Neyseki bu diziler bir işe yaramış sonunda. Zaten bazıları da devletin perde arkasında dönen konuları işlediği için faydalı da sayılabilir.

Ama ben dizilerin (Çocuklar Duymasın dizisi gibi gibi herkesi güldüren sidcomlar hariç) bir faydası olduğuna inanmıyorum. Hatta zararlı. Bu kadar çok ve de konusu birbirine benzer diziyle beyinlerimizi uyşturuyorlar adeta.  Ne var içeriklerinde? Yalan, ihanet, entrika kavgalar, daha birçok sevimsiz şey. Hiç mi iyi bir şey yok? Var. Ama çok az.

Günlük hayatımız zaten yeterince stresli. Akşam olduğunda şöyle hoş bir şeyler seyretmek, rahatlamak isterken hangi kanalı açsak karşımıza bu dizilerden biri çıkıyor. Bir de kendi derdimiz yetmiyormuş gibi dizidekilere üzülüyoruz. Geçici de olsa.

Televizyon, görsellik yönü olan bir eğitim aracıdır aslında. Sadece eğlence için icat edilmemiştir.Ama şahsen ben, eğitici hiçbir program bulamaz oldum. Geçmiş yıllarda belgeseller, yörelerimizi, farklı ülkeleri tanıtan yapımlar, genel kültür yarışmaları gibi programlar olurdu. Şimdiki yarışmalarda soru yok. Sadece kutu açma var. Nasıl yarışmaysa?

Peki ne yapacağız? ’’koyuyorlar, izliyoruz’’ diyeceksiniz. Ama yapımcılar öyle demiyorlar’’. Arz talep meselesi, halk bunları istiyor biz de yayınlıyoruz diyorlar ’’. AGB isminde izlenme oranlarını tesbit eden bir kuruluş var. Bizler izlemezsek bu programların reytingi düşecek. Farklı yapımlara ister istemez kayacaklar. Bu bizim elimizde. İzlediğimiz müddetçe bu diziler ekranlarımızı kaplamaya devam edecek.

Lütfen artık karşımıza çıkan her diziyi izlemeyelim. Bunlar bize bir şey kazandırmıyor. İzlemezsek bunu fark edecekler ve mecburen değişecekler. Karşımıza da kaliteli yapımlar çıkacak. Sizce TÜRK HALKI içiboş dizileri mi hak ediyor, yoksa bizi eğiten, bilgilendiren, bunu yaparken de aynı zamanda eğlendiren yapımları mı? Cevabı siz verin…

SEVGİLERİMLE