Kategoriler
Hayat üzerine

Çocukluğun Geçti, Gençliğin Bir Hiçti (Son Bölüm)

On bir aylık farkımı hep hissettirmiştim. Gerçek bir abla gibi hissettirmişti bana kendimi. Yapma demem yeterliydi o işi yapmaması için. Hatırlarım da; sırf başında duruyorum diye Ömer Seyfettin’in kitabını bitirmişti. Çilek, çikolata her yediği güzel yiyeceklerden ayırırdı. Bir çileğin yarısını birlikte yediğim insanı unutur muyum? Düştüğümde yarama kolonya sürdüğünü… Her fotoğraf pozumuzda arkadan bana kulak yapışını…

Annem, her ikimizin de annesiydi… Kübra Teyzemin annemden farkı yoktu. Babalar da aynı kafadan. Gerçek, öz, hakiki bir kardeşten hiçbir farkımız olmamıştı… Esra ne ise benim için Zehra da oydu… Aynı anda aynı şeyleri düşünür, aynı anda dile vururduk… ‘Eşli Çingene’ derlerdi bize. “Eşli Çingeneler nerde, eşli Çingeneler geldi mi?” Benim diğer yarım, canım kan kardeşim… Sağ bacağıma dişlerini sıkarak attığın derin çiziğin izi hala duruyor… Her şey daha dün gibi gözlerimin önünden geçiyor… Çocukken saçlarımı örmeye bayılırdı. Tararken annem gibiydi… Beni hiç incitmezdi… Benim akıllı bıdığım, tatlı belam…

-“Bu gün sana bir sürprizim var Merve Hanım?”

  -“Hayırdır tatlı belam? Yine nereye gideceğiz?”

  -“Fıstıklı cips araklamaya…”

X X X

  Vücudumu adeta sürükledim… Benimle gelmek zorundaydı… Ne yapacağını bilmez insan bazen. Ben uzun bir zamandır bilmiyordum ne yapacağımı. İşte bu gün son kırıntımı da harcamıştım. Eve girdim, ne yapacağımı düşünmeden çantamı toplamaya koyuldum. Neyi toparlıyordum ki her şey yeterince dağılmıştı. Anneme, annesine ne diyecektim? Onsuz ne yapacaktım? Bir daha ne zaman görebilecektim? Peki onu affedebilecek miydim? Olanları olduğu gibi anlatsam herkes bana çok kızacaktı. Neden engel olamadığımı sorup duracaklardı. Hadi be ordan! Benim ona ne kadar kızdığımdan haberleri var mı? Bu halde eve nasıl gidecektim. Keşke bende çok uzaklara kaçabilseydim… Son kez odaya göz gezdirdim. Fotoğraflar, çocukken oynadığımız birkaç parça oyuncak ve dolabının gözden uzak bir noktasında, aldığı en güzel doğum günü hediyesi(!) Artık gücüm kalmamıştı; bu kez yere çökmedim, yığıldım. Gözlerimden yağmur gibi akan yaşlar yüzüme kapattığım ellerimi sırılsıklam ıslatmıştı. Avucumda bir inci tanesi gördüm… Ona baktım… Küçük bir kristal parçasına benzeyen o damlanın içinde Zehra’yı gördüm. Bana göz kırptı…

– Son –

“Bir gün geri dönersen sana kaldığım yerden devam edeceğim kardeşim…”

Kategoriler
Hayat üzerine

Çocukluğun Geçti, Gençliğin Bir Hiçti (7. Bölüm)

Cumartesi ve Pazar günü öyle geçti. Tavrımı belli ettiğimden beni ezip gitmeyeceğini düşünüyordum. Yok, bana karşı gelmezdi. Ne olursa olsun istemediğim şeyleri yapmaya direnemezdi… Annemi arayıp pazartesi günü öğretmenimizin okula gelmeyeceğine dair bir yalan uydurdum. Zehra’nın okuldan dönüşünü bekleyecektim… Annem pek inanmadı belki ama hayır da demedi… Uyuduk. Sabah olsun istemeden yatmıştım. Dönüp durdum, sabahı düşündüm. Erkenden kalkıp Zehra’yı okula uğurlayacaktım. Gözlerimi yumdum. Uyumuşum…

Gözümün içine girmeye çalışan güneşi engellemeye çalıştığımda saati gördüm. Beni kim bu saate kadar uyutmuştu. Saat dokuz olmuş, Zehra sekiz buçukta çıkardı hep.   Yataktan fırladım bir yandan bağırıyor bir yandan yatak odası, banyo ve mutfağa bakıyordum. Gitmiş… Odasına tekrar girdim. Okul forması yoktu, acaba çantasını da almış mıydı? Lütfen almış olsun. Lütfen okula gitmiş olsun… Masanın altında Adidas marka çantasını gördüm ve içinde kitapları. Anlaşılan buna ihtiyaç duymamıştı… Bir kurşun sesi duymadan, beynimden vurulduğumu hissettim. Yere yığılmama fırsat vermeden koştum. Kot pantolonumu üzerime geçirdim, anahtarlarımı kaptığım gibi fırladım. Çıkarken tavşanlı bardağı devirdim, içimdeki tavşanlar sağa sola kaçıştı. Bunu en son; 1995 yılında yaşadığımı hatırladım…

* * *

Bu kızın okulu ne kadar uzakmış böyle. Kalbim yine boğazımda atıyordu. Koştum, koştum… Okula vardığımda bahçede kimse yoktu. Sanırım derstelerdi. Sınıfına girip kontrol edecektim. Merdivenleri tırmanırken bir öğretmenin “senin hala burada ne işin var?” dediğini duydum. Arkamı dönüp ona baktığımda La Havle çekiyordu. Bakakalmıştım… Öğretmenin önümden çekilip gitmesinin ardından okulun arka kapısından çıkılan ara sokakta birilerini gördüm. Krem rengi kaşe ceket… Ceketin içindeki deli gibi koşturuyordu. Derin bir nefes aldığımı hatırlıyorum…

Öyle hızlı koşuyordum ki çabucak arka kapıya vardım. İyice yaklaşmadan bağırmayacaktım. Daha hızlı koştum. Sokakta kimsecikler yoktu. Öyle bir köşeden döndüler ki burada bırak insanı; ev bile yoktu… Nereye doğru koştuklarını bilmiyordum, deli gibiydiler. Ciğerlerim fazla şişmişti anlaşılan karnıma baskı yapıyordu… Biraz daha koştum ileriye, karşı sokağa geçmeden arayı biraz olsun kapatmıştım. Zehra’ya beş metre kala durup, bağırdım:

-“Sen aptal mısın Zehraaa?”

Durup, bana baktılar. Bir an bana aldırmayacaklar sanmıştım.

-“Sen… Sen…in ne işin var burada?”

-“Peki ya senin? Okulda olman gerekirken nereye böyle ha?”

-“Merve, konuşmuştuk bunları lütfen bizi oyalama…”

-“Bana bak derhal yanıma dönmezsen çok fena şeyler olur. Annene, babana herkese söylerim. Gel buraya, geeeel!”

Ağlamaya başlamadan önce bir daha bağırdım:

-“Sana diyorum. Ben sana gidebilirsin demedim… Bir daha beni göremezsin. Çocukluğun, gençliğin her şeyin biter.”

Beni duymadılar, Beytullah Zehra’yı çekiştirmeye başlamıştı. Artık ağlayabilirdim. Kimsenin beni duymayacağı bu yerde hem de hıçkıra hıçkıra… Bir an durup yüzüme baktı. O da ağlıyordu. Yine burnu kızarmıştı, görebiliyordum…

-“Zehraaaa! Yalvarıyorum. Beni hiç özlemeyecek misin?”

-“Kalırsam da onu özleyeceğim… Benim de sorumluluklarım var, ama kimsenin kölesi değilim. Annemdir, babamdır ama bir yere kadardır. Unutma tatlı cadım; Allah aşkının peşinden gittin mi diye de soracak…””

Sanırım böyle demişti. Uzaklaşan ayak seslerinin önce beynimden uzaklaşmasını bekledim. Yere çöküp, kalbimin asıl yerinde atmasını bekledim. Neden sonra başımı kaldırdığımda sokak bomboştu… Sanki hep boştu…

Kategoriler
Hayat üzerine

Çocukluğun Geçti, Gençliğin Bir Hiçti (6.Bölüm)

VI.   6.Bölüm

    -“Zehra?”

    -“Nerelerdesin sen hayırsız?”

    -“Hayırsız ben mi oldum? Nasıl gidiyor okul?”

    -“Hiçbir şeyin yolunda gittiği yok.”

    Demek hala aklı ordaydı. Ergenlik dönemi saplantıları desem değil. Bu olay haddinden fazla uzamıştı.

   -“Bir yılı geçti sen hala aynı mevzudasın. Korkuyorum baban duyacak diye.”

   -“Umrumda değil, kim duyarsa duysun.”

   -“Bu ne demek oluyor?”

   “. . .”

   -“Sana dedim Zehra, bu ne demek oluyor, bağırttırma beni telefonda herkes duyacak.”

   -“Buralardan gitmeye karar verdik…”

  -“. . .”

* * *

    Annem bir iki günlüğüne izin verirdi herhalde. Kübra Teyzemler Ankara da bir doktora gideceklerdi. Zehra yalnız kalacağı için ona bir iki gün eşlik edip Pazar günü eve dönecektim… Nihayet izni kopardım. Küçük bir çantaya pijamalarımı, diş fırçamı ve Da Vinci Şifresi’ni aldım… Annemle vedalaştıktan sonra terminale gidip otobüse binmek kalıyordu geriye. Aslında Zehra’yı çok özlemiştim. Ne zamandır birlikte vakit geçiremiyorduk. Meram da indiğimde ilk marketten ona fıstıklı cipsler aldım. Artık araklamıyor olmak çok güzel bir duyguydu. Ne de olsa artık elimiz para görüyordu.

Daha ben kapıyı çalmadan açmıştı. Sımsıkı sarıldık. Sarılırken kaburga kemiklerini saymayı denedim, evet sayılabilirdi. Ama vazgeçtim. Kendimi olumsuz tesbitlerle kasacak değildim. Biraz havadan sudan konuştuk. Böyle durumlarda hava ve suya hep teşekkür etmişimdir. İnsanların muhabbetlerine malzeme olmasalardı halimiz ne olurdu?

  -“Bugün nasılsın? Artık yanındayım eski Zehra olabilirsin.”

  -“Artık hiçbir şey eskisi gibi olur mu bilmiyorum. Yine çocuk olsaydık Merve…”

  -“Bak ne diyec…

Konuşmam klasik bir Nokia melodisi ile bölünmüştü. Evde bizden başka kimse olmadığına göre bu kimin telefonuydu ki? Kulak kabarttım.

 

 -“Merve yanımda, onunla da konuşurum… Bilmiyorum canım, gerçekten benim için çok zor. Ama o benim kan kardeşim yardımcı olacaktır.”

* * *

  İki renkli kek yapardık yalnız kaldığımızda. Yine yaptık. Çay ile beraber keklerimizi tüketirken, daha önce bu kadar yavan bir kek yeyip yemediğimi düşündüm. Zehra atağa geçmeyi bekleyen bir koşucu gibi duruyordu. Vücudu dahi öyle şekil almıştı…

  -“Evimde son kırk sekizinci saatime girdim.”  Gözlerim, nereye bakacağını bilemedi.

  -“Üstesinden gelirim sandım Merve, ama bu çok başka… Bir gün sende tadarsın demeyi çok isterdim ama kaldırabileceğin bir şey olduğunu sanmıyorum. Ben erkeklerden hep nefret ettim ama içimde sadece Beytullah’   a duyduğum sevgi yüzünden diğer erkeklere nefret kalıyordu hep. O, çok başka… Annemlere söyleyemem. Babamın kalbini kırmak istemiyorum. Ama bu yoldan beni kimsenin çeviremeyeceğini de iyi biliyorum…” Durdu, nefes almaya ihtiyacı olan sadece oymuş gibi odadaki bütün oksijeni yuttu. “Pazartesi günü, okula gidiyor gibi çıkıp, beraber Aydın’a kaçacağız…”

  “Eyvanına vardım, eyvanı çamur/Odasına vardım, elleri hamur/Uykudan uyanmış gözleri mahmur/Ömrümde görmedim böyle gelini/Gelini, gelini Türkmen gelini/Varamadım aney gel gör halimi/ Bu türküyü oldum olası severdim. İçimden mırıldanırken kafamda olayı başa sarıyordum…

  -“Senden tek istediğim annemlere okulla bir geziye gittiğimi söylemen. En azından biz Aydın’a varıncaya kadar. Yapabilir misin bunu? Merve sana diyorum…”

Aklıma başka söyleyecek şarkının gelmemesine sinir olmuştum. Hâlbuki saatlerce müzik dinlediğim olurdu. Belki de anlamsız İngilizce şarkılar mırıldanabilirdim. Neydi o? …

  -“Merve! Lütfen, bana bir şey söyle.”

Göz teması kurmak niye bu kadar zor oluyordu? Yüzünü inceledim. Gerçek dışı en ufak bir ifadeye rastlayamadım. Tüm yüz ifadelerini avucumun içi gibi bildiğim kan kardeşimin bu ifadesini neden anlayamıyordum?

-“. . .”

  -“Sende mi beni anlamayacaksın?”

  -“Sanırım ben seni hiç anlamamışım…”

  -“Seviyorum diyorum. Kanında, seni her gün yavaş yavaş öldüren bir zehir dolaştı mı?”

  -“Dolaşmadı.”

  -“. . . Zor farkındayım. Annemden, babamdan, evimden kopup gitmek azap gibi. Ama onsuz da yapamıyorum. Bunu anladım…”

  -“Anladığın sadece bu mu?”

  -“Başka ne anlamalıyım? Bana yol göster?”

  -“Boşver. Anlayacağını anlamışsın.” Evet, sadece anlayacağını anlamıştı işte…

6.Bölüm Sonu

Kategoriler
Hayat üzerine

Çocukluğun Geçti, Gençliğin Bir Hiçti (5.Bölüm)

   Sadece ortaokul son sınıfta bir teklifi kabul etmiştim. Benim gibi kitaplara âşık bir çocuktu. O yıl bana Jack London’ın Yaşama Hırsı adlı kitabını hediye etmişti. Böylelikle daha çok gözüme girdi. Okul dışı hiçbir aktivitemiz yoktu. Derslerde birlikte oturur, teneffüslerde birlikte gezerdik. Dersleri de çok iyiydi. Matematiği bana o sevdirmişti. Bir süre sonra Şam şeytanı tarzında şiirler yazmaya başladım. Ama hiçbirini onunla paylaşmadım. Zaten yapım gereği duygularımı ön plana çıkaramazdım.

    Ama şimdi işler başkaydı. Her şey çok uzaklarda kalmıştı. Lise eğitimi yoruyordu beni. Bir yandan Zehra… Babamın işleri dolayısıyla bir başka ilçeye taşınmıştık. Zehra’yı muhtelif zamanlarda görebiliyordum. Cep telefonum da yoktu, istediğim vakit arayabileyim. Ev telefonunu kullanıyorduk genellikle. O zamanlarda da bana Beytullah ile ilgili pek bir şey anlatamazdı. Vazgeçmesini, kendini derslerine vermesini öyle çok istiyordum ki… Babalarımız hep beklenti içindelerdi. Hayrunnas amcam öğretmenliğe kafayı takmıştı. Babam da eczacılığa… Biz o yıllarda ipli kuklalara benziyorduk. Hâlbuki ben… Oyuncu olmak istiyordum…

* * *

          Atatürk Lisesi Yıl Sonu Müsameresi

  Romeo: Tüm göklerin en güzel yıldızlarından ikisi, yalvarıyorlar onun gözlerine işleri olduğundan: Biz dönünceye dek siz parıldayın diye. Gözleri gökte olsaydı, yıldızlar da onun yüzünde; utandırdı yıldızları yanaklarının parlaklığı. Gün ışığının kandili utandırdığı gibi tıpkı. Öyle parlak bir ışık çağlayanı olurdu ki gözleri gökte
gece bitti sanarak kuşlar cıvıldaşırdı.

Juliet: Bana Romeo’mu ver; sonra öldüğünde al da küçük yıldızlara böl onu; onlar göğün yüzünü öyle bir süsleyecektir ki, bütün dünya gönül verip geceye, tapmayacaktır artık o muhteşem güneşe…

Romeo: Asaletim sadece aşkının tapınağına girdiğimde olacak içimde. Bir gün yıkılırsa bedenin başka ülkelerin çamurlu evlerinde: Bil ki bütün denizleri ayaklarına dökeceğim.

Juliet: Eğer sevgin azalacaksa gittikçe çoğalan aşkımdan, Bırak avcılar çıkarsın kalbimi yerinden! Sök at ne varsa: çamura bulanmış sevdaları, bu dağların ceylanlarını, kana susamış kontları ve senden arta kalan şu cılız bedenimi! Yok, et benim olmadığım bütün şatoları. Görebileceğin bir şey kalmasın benden kalan…

Romeo: Senin dudaklarınla, dudaklarım günahtan arındı.

Juliet: Öyleyse şimdi günah dudaklarımda kaldı.

Romeo: Öyleyse ver bana günahımı geri?
Savaşır gözlerimle gönlüm öldüresiye
Senin güzelliğinin ganimeti yüzünden:
Gözüm kovar gönlümü seni görmesin diye,
Gönlüm ister gözüme pay vermemek yüzünden.
Gönlüm bildirir senin orada yattığını
Öyle bir hücredeki giremez billur gözler;
Gözüm inkâra kalkar gönlün anlattığını,
Güzel yüzünün ona sığındığını söyler.
Gönlü dinleyip karar vermek için toplanır…
Düşünceler kurulu, soruşturur hakçası
Kurulun yargısıyla bir karara bağlanır
Seven gözün payıyla duyan gönlün parçası…

   Şiddetle başlayan hazlar şiddetle son bulurlar… Ölümleri olur zaferleri… Öpüşürken yanıp tutuşsan ateşle barut gibi…

                                                                                    5.Bölüm Sonu

Kategoriler
Hayat üzerine

Çocukluğun Geçti, Gençliğin Bir Hiçti (4. Bölüm)

 

4.Bölüm

 -“Sen bana kaş makasıyla cımbız mı aldın yani?”

  -“. . .”

  -“Bir de üşenmeyip paketlettirmiş. Ben kaşlarımı mı alıyorum, Merve?”

  -“Zehra… Yemin ederim ben onun cımbız olduğunu bilmiyordum.”

  -“Allah aşkına oradan bakılınca bu neye benziyor?”

  -“Toka… Toka sanmıştım.”

  Çok fena bocalamıştım. Tarak ve makas küçücüktü. O şeyi da toka sanmıştım. Bildiğin ufak bir set.

  -“Çok teşekkür ediyorum Merve. Emin ol daha önce böyle bir hediye almamıştım birinden.” dedikten sonra çıkıp, odada beni yalnız bıraktı.

Aslında bu kadar büyütmesine gerek yoktu. Biraz daha büyüdüğümüzde kullanabilirdi. Gerçi bu durumu babası nasıl karşılar bilemiyorum. Yanaklarımın pembeleşmeye başlamasıyla içimde mahcubiyet duygusunun ayaklandığını hissettim. Her zaman sağlam duran, mantıklı yanımdan “abarttığı kadar da kötü bir hediye değildi” şeklinde bir ses duymayı bekledim. Fakat içimde her şeyin sesi kısılmıştı…

* * *

 -“Sen niye benimle gelmiyorsun?”

 -“Anne, seninle her yere gidersem, sınıfta kalacağım.”

 -“Şimdi böyle mi oldu?”

 -“Öyle olması gerekti.”

Gidersem Zehra benimle konuşmazdı, herkes de ne olup bittiğini anlardı. Gitmeyecektim. Hem o da benim kalbimi kırmıştı. Azıcık alttan alsa ölür müydü? Sanırım annemin gitmesinin ardından bir kırk beş dakika geçmişti. Canım sıkılıyordu artık, resmen sıkılıyordu. Televizyonu açıp, Casper var mı bir göz attım.

* * *

    Casper falan yoktu kanallarda. Hala bu filmi izleyebildiğime inanamıyordum. Kız kardeşim öleli tam dokuz yıl olmuştu ve ben artık on altı yaşındaydım. Belki de bunlardan vazgeçme zamanım çoktan gelmişti. Kapı çalıyordu şiddetle. Kalkıp açtım. Kan kardeşim gelmişti, nefes nefeseydi. Hemen içeriye girdi. Ne olmuştu ki? Küs kalmaya dayanamadı diye düşünmeye çalıştım. Dargınlığı derhal yok etmek için koşarak gelmiş olabilir miydi? İçeri yanına geçtim… Hala çok derin nefes alıyordu. Gözlerini bir noktaya dikmiş öylece duruyordu…

-“Neler oluyor Zehra?”

  -“Çok kötü bir şey oldu.”

  -“?”

  -“Çantamdan bir kâğıt buldum. Bir şey yazıyordu.”

  -“Ne yazıyordu? Ne olmuş?”

    Kâğıdı bana verdi, yırtmadan katlarını açıp, okumaya başladım:

   Zehra;

  Okumadan kâğıdı yırtıp atma ihtimalini de hesapladım ama ne olursa olsun bunu göze alacak kadar çok seviyorum seni… Uzun bir zamandır seni takip ediyordum. Bir an olsun yalnız yakalamak için çok fırsat kolladım. Sonunda aklıma bu geldi. Nasıl laflar edeceğimi bilmiyorum. Biraz düşündükten sonra bana bir yanıt ver ne olur. Seni gerçekten çok seviyorum. Benimle çıkar mısın?

                                                                   Beytullah

 

    Kimdi ki bu çocuk? Kâğıdı ben yırtsaydım ayıp mı olurdu acaba? Geri verdim, alamadı…

-“Bu da neyin nesi şimdi? Git, bunu yüzüne çarp. Hayrunnas amcam duyarsa seni öldürür.”

  -“. . .”

  -“Zehra bir şeyler söylesene. Sen böyle şeylerden nefret ederdin, ne diye şunu kafana takıyorsun?”

  -“. . .”

  -“Sana diyorum hadi gidip şunu çöpe atalım… Pekâlâ, öyleyse ben gidip atayım.”

Beni kolumdan çekip, durdurdu. Kâğıdı elimden aldı.

  -“Ben Beytullah dan hiç nefret etmedim Merve!”

Susma sırası bana gelmişti. İyi biliyordum o  erkeklerden hiç hoşlanmazdı. Sonra yürüyüp gitti. Kapının çarptığını duyunca çıktığını anladım.

* * *

   Üç gündür Zehra’yı göremiyordum. Hastalanmış, okula falan da gitmeyecekmiş bir süre. Babası bana bunu söylediğinde önce her şeyi öğrendiğini sandım. Ama öyle olsaydı, böyle olmazdı…

Bir gün okul çıkışı evlerine gittim. Annemler erişte kesiyorlardı. Ben Zehra’nın odasına geçtim. Sanki üç günde sıkı bir diyet yapmış gibi görünüyordu. Ne diyeceğimi bilemeden bir süre bekledim.

   -“Yarın okula gideceğim.”

   -“İyileştin mi?”

   -“Bilmiyorum. Beytullah ile konuşmam gerek.”

   -“Hala onu düşünmüyorsun umarım?”

   -“Düşünmemem için bir sebep söyle kan kardeşim.”

Eyvahlar olsun… Olan olmuştu. Zehra sırılsıklam âşık oluyordu…

4.Bölüm Sonu

Kategoriler
Hayat üzerine

Çocukluğun Geçti, Gençliğin Bir Hiçti (3. Bölüm)

III. Bölüm

Temcit pilavı gibi olan tek şey Zehra’nın eşofmanı değildi ki. İnsanın acıları da sürekli hatırlanıyordu. Benim de acılarım vardı. Esra’ya ne kadar benzediğini düşündüğüm bir kız kardeşim daha. Ama o, onu hiçbir zaman göremeyeceğim kadar uzağa gitmişti. Ben sadece… Beni özleyip özlemediğini merak ediyordum.

  O özlemiş midir bilmiyordum ama ben hep özlüyordum. Bir gün okul çıkışı Zehra’ya söylemeden gitmiştim. Kardeşimle baş başa kalmak istiyordum. Yine yürüyerek gittim. Zehra’nın bulduğu parktan birkaç papatya koparıp yola koyuldum. Mezarlığa girdiğimde hiç saymadan direkt kardeşimin yanına ilerledim. Gözüm bir çıplaklığa takıldı. Daha geçen hafta üzerine kalp şeklinde dizdiğimiz rengârenk çiçeklerin hiçbirisi yoktu. Hemen kuruyamazlardı ki, hem kurusalar bile iskeletlerinin burada olması gerekmez miydi? Sağa sola bakındım yoktu… Üstelik çimenlerde yoktu. Sanki yolunmuş gibiydi. Ne kadar çirkin olmuştu böyle? Bunu kim yapmıştı. Kim, benim kardeşimin çiçeklerini almıştı?  Emindim… Bir sürü çiçekle kalp yapmıştık. Herkesten şüphe duydum. Bir zanlı bulmak istedim. İnsan sıkıştığı durumlarda hatayı hep birilerinde arar ya, işte öyle. İçimde bir yerlerin art arda kırıldığını hatırlıyorum. Papatyaları bırakıp, oradan uzaklaştım… Yol boyunca ağlamak istedim ama koşmam gerekiyordu. Hızlı… Çok hızlı…

* * *

  Anneme sormaya çekinirdim. Acaba Zehra’yı özlüyor muydu? Yoksa Esra, Zehra’nın yokluğunu hissettirmiyor muydu? Esra… Seni pembe yaratık. Ne kadar da büyümüştü. Hiç bana benzemiyordu ki. Saçlar lüle lüle, sarı sarı… Uzun boylu ama zayıf… İncecik bir çizgi gibi duran dudakları vardı. Zehra yokken hiç ağlamıyordu. Belki de Zehra, Esra’nın rüyalarına girip onu sakinleştiriyordu. Keşke arada bir bende Zehra’yı rüyamda görebilseydim. Ben sadece… Beni özleyip özlemediğini merak ediyordum…  Görmeden özlenir mi, onu da bilmediğim halde? Bir gün… Eminim bir gün buluşacağız. Ettiğim dualar semada beni bekliyor olacak. Ve o zaman ümitlerim, dokunduğum yerlerden kırılmayacak…

3.Bölüm Sonu

Kategoriler
Hayat üzerine

Çocukluğun Geçti, Gençliğin Bir Hiçti – 2. Bölüm

2. Bölüm

  Mezarlık eve uzaktı aslında ama yürüyerek gidip, koşarak gelirsek; kimse “Nerdeydiniz?” diye sormazdı. Parktan birkaç çiçek koparmıştık. Sanırım bu çiçekçiyi Zehra, işi ucuza getirmemiz için tavsiye etmişti. Her şeyi o yapıyordu sanmayın… Her ustanın, kiralık adamları vardır…

  -“Girişten yirmi dört mezar mı sayıyorduk?”

  -“Belki bin kere geldik, hala öğrenemedin Zehra… Yirmi altı tamam mı? Yir-mi al-tı… Kafasına titizlikle yerleştirmeye çalışır gibi söylemiştim. Umarım bu sefer unutmaz. Hiç ümidim yok ama…

  -“Kaç yıl oldu tatlı cadı?” Bana hep böyle hitap ederdi.

  -“4.”

  -“Hadi dua etmeye başla, ben çiçekleri kalp şeklinde dizeceğim…”

Tüm duaları bilirdim. Babam hepsini öğretmişti altı yaşındayken. Teşekkürler baba. Rabbena duasını okudum önce. Bu duayı seviyordum. “Allah’ım beni, annemi, babamı, kardeşlerimi de cennetine al. Bizleri cehennem azabından koru…”

Bu küçücük soğuk taşlar ruhumu sıkardı. Zehra’yı görmeden(!) yapamazdım, gelince de kendimi zor tutardım. En fazla doksan santimetreydi taşın uzunluğu. Beyaz mermerin üzerindeki ismine bakardım. Sonra kan kardeşime… Bir gün seni de kaybetmeyeceğim değil mi? Bir Zehra gitmişti ama bir Zehra’m daha vardı. Kan kardeşler de, öz kardeş gibidir…

  “Bak kestim, sen de kes ve çıkan kanı benim kanımın üzerine damlat.”

   “Zehra özüm acıyor! Bunun başka yolu yok mu?”

   “Nazlanma, öz kardeş olacağız akıllı…”

* * *

   O gün kan kardeşimin doğum günüydü. Annemler pasta yaparken ben çilekleri aşırdım. Kusura bakma Zehra, bilirsin çileklere karşı duramam… Pastanın yanında bir sürü içecek vardı. Benim okulum eve daha yakındı. Bu yüzden eve erken gelip Zehra’ya hediye almak için zücaciyeye gittim. Saniye Abla ne şeker kızdı. Aldıklarımı hep yazar, harçlıklarımı biriktirdikçe ödemem için taksit yapardı bana. Vitrinlere bir göz attım. Zehra bilezikleri çok severdi. Boncuklar, küpeler, hızmalar, makyaj takımları ve daha neler neler… Hepsini inceleyecek olursam hediyesini seneye verebilirdim. Nazar boncuklu, güzel bir bilezik bulmuştum bile. Tam o rafa ilerlerken bir şey düşürdüm… Sakarsın kızım. Yengeç burçları hep sakardır… Düşürdüğüm şeyin ne olduğunu bilmiyordum ama öyle güzel taşlar vardı ki üzerinde akla zarar. Şeffaf bir kutunun içinde minicik bir tarak, makas ve birkaç aparatı… Bu kesinlikle çok pahalı olmalıydı. Olsun… O, benim kan kardeşim. Her şeyin en iyisini hak ediyor. Onu alıp, kasaya geldim. Saniye Ablaya haftaya ödeyeceğimi söyledim. Gülümsedi… O gülerken hatırlattım:

-“Hediye paketi olacak…”

Evin yolunu tuttuğumda çok huzurluydum. Bir kan kardeş olarak, Zehra’ya harika bir hediye almıştım. İşte kardeşler böyle günler içindir. Elimdeki pahalı kutu ile geçerken komşunun sümüklü kızı Ayfer’e havalı bir bakış attım. “Sen kan kardeşine böyle bir şey alabilir misin he? Hııhh…”

Eve döndüğümde Zehra’nın gelmesine on dakika vardı. Pahalı hediyemi Zehra’nın odasındaki somyanın altında duran çorap sepetimin dibine yerleştirdim. Annemler masayı hazırlamışlardı. Aman Allah’ım ben o çilekleri yememiş miydim? Bir sürü koymuşlar… Neyse ki hain düşüncelerimi kalbimin derinliklerinde bir mezar taşının kenarına koydum. Artık o düşünceler ıssızdı ve beni rahatsız edemezlerdi. Mezarlıklar hep ıssız olurdu… Sonra Zehra geldi, odasına geçip üzerini değiştirecekti. Annem, mutfağa dalmaması için dikkatli olmamız gerektiğini hatırlattı. Nöbeti devralabilirdim aslında… Çilekler! Orda ne yapıyorsunuz?

Zehra’nın o tavşanlı eşofmanını hiç unutmam. Temcit pilavı gibiydi… Her Allah’ın günü üzerinde olurdu. Başka bir şey giyerse, giydiği şey Fransa’dan gelmiş gibi bakardım… Seni çok seviyorum kan kardeşim, tavşanlı eşofmanına rağmen…

Her şey hazırdı artık. Hepimiz mutfağa geçtik. Annem Zehra’yı çağırmamı istedi. Var gücümle “Zehraaaaaaaa!” diye bağırdım mutfağın ortasında. Annem popoma bir şaplak attı.”Buradan bağırmasını biz de bilirdik” dedi. Kısa mesaj iletilmişti. Gidip çağırmam gerekiyordu. Ahh anne, siz ne uyanıksınız. Gideyim de çilekler size kalsın…

Kalbimin derinliklerindeki mezar taşının yanına çileklerle ilgili yeni düşüncemi de ekleyip Zehra’nın yanına gittim.

-“Mutfağa gelir misin?”

   -“Acıkmadım daha…”

   -“Yemek yemeyeceğiz ki Zehra.”

   -“Öyleyse ne diye çağırıyorsun?”

Sorgusuz sualsiz bir şeye de ‘peki’ de be kızım!  Bunu sesli düşünmek istedim, sonra doğum günü çocuğuna bağırmanın pek iyi bir fikir olmadığını hesaplayıp dilimi ısırdım.

  -“Zehra? Mutfağa en son gidenin kulağına karafatma ölüsü girsin.”

Yine beni bir kenara itip, mutfağa koşmuştu ama olsun. Zaten amacım buydu…

 * * *

   “Aaaaaaa!” diye bağırdı. Gözlerindeki kocaman mutluluğu yakaladım. Sürprize bayılmış olmalıydı. Sonra bir şey daha yakaladım… Çileklere bakıyordu. Ona , “seni mahvederim” bakışımı attım. Doğum günü çocuğu beni tınlamadı…

Şen sohbetler içinde pastalarımızı yedik. Mum üflemek babalarımıza göre yanlış olduğundan o sahneyi atlamıştık. Gerçekten de pasta müthişti. O krema o çikolata… Tabağımdaki son çileğe gülümsedim. Zehra hepsini önceden yemişti. Enayi…

Parti sona ermek üzereydi.-Bizim ailenin partisi işte.- Sıra hediyelere geldiğinde heyecanım tavan yapmıştı. Kalbimin yine boğazıma yakın bir yerlerde attığını duydum. Annem, Ömer Seyfettin’in Kaşağı isimli kitabını hediye etti. Zehra, pek memnun olmasa da anneme sarılıp, kocaman öptü. Kübra Teyzem kızı için kullanışlı şeyler düşünmüş belli ki… Paketten çıkan kahverengi kadife pantolon harika görünüyordu. Zehra annesine de sımsıkı sarıldı. Demek ki annesinin hediyesini biraz fazla beğenmişti. O etrafa gülücükler fırlatırken herkes bana baktı. Ben de en son Ayfer’e attığım bakışın son versiyonunu aileme attım ve Zehra’yı odasına çağırdım.

Yürürken tüm züccaciye dükkânları benimmiş gibi ilerlediğimin farkındaydım. Olsun, bu bana kendimi çok iyi hissettiriyordu. Beraber Zehra’nın odasına girip kapıyı kapattık. Kan kardeşim çok heyecanlı görünüyordu.

  -“Sana hediyeni burada vermek istedim”

  -“Canım… Senin düşünmen yeterliydi.” Bunu hep söylerler değil mi?

Usulca eğilip somyanın altından paketi çıkardım ve tüm sempatikliğimle kan kardeşime uzattım. Zehra’nın gözleri kavanoz kapağı gibi açılmıştı. O paketi nazikçe açarken boynuma atlamasını bekledim…

2. Bölüm Sonu

Kategoriler
Hayat üzerine

Çocukluğun Geçti, Gençliğin Bir Hiçti

“Çocukluğun Geçti Gençlik Bir Hiçti”

-Ağustos- KONYA

I.Bölüm

“Benim de sorumluluklarım var canım, ama kimsenin kölesi değilim. Annemdir, babamdır ama bir yere kadardır. Unutma tatlı cadım; Allah, aşkının peşinden gittin mi diye de soracak…”

* * *

Ben on bir aylıkken Zehra doğmuş. Annem hep anlatırdı küçükken onlara çektirdiklerimizi. Annem ve Zehra’nın annesi Kübra Teyzem aynı yıl aynı mahalleye gelin olmuşlar. Babamla da Hayrunnas amcam –Zehra’nın babası- çok iyi arkadaş olmuşlar. Hayrunnas amcam iyi voleybolcuydu. Emekli olduktan sonra mahalle maçlarında hakemlik de yapardı. Çok dürüst adamdır vesselam, top dışarıda diyorsa kesin dışarıdadır…

Kübra Teyzem ev hanımıdır. Annemle patatesli köfte yapma konusunda yarışa girdiklerini hatırlarım. Ben hep annemi desteklerdim. Zehra babası gibi ince eler, sık dokur hak edene hak ettiğini verirdi. Köfteler yendikten sonra bir çay partilerimiz olurdu ki akla zarar. Zavallı çaydanlığımız akşama kadar ateşin üstünden hiç inmezdi. Hadi onlar kadın kadına sohbet eder, örgüdür nakıştır konuşur dururlardı. Biz ne anlardık acaba onların muhabbetlerinden? Gerçi böyle durumlarda onlara fazla eşlik edemezdik. Hızlı bir plan yapar muzipçe bakışırdık. Bu bakış ikimize de aynı şeyi düşündürürdü: Avşar Market…

* * *

-“Allah aşkına Zehra bunun bifteklisini sevmediğimi biliyorsun.”

-“Ayy pabucumun prensesi! Benim orda göbeğim çatladı sen burada artistlik yapıyorsun. Bir dahaki sefere sen al da fıstıklısını yiyelim.”

-“Ben yapamam. Âdem amcanın gözleri kocaman, görüverirse çıra gibi yanarız…”     Öyle olacağına emindim. Gizli kapaklı işleri hep yüzüme gözüme bulaştırmışımdır. Hâlbuki işimi temiz yapardım. Ama o burnunu her şeye sokan zıpır kalbim yok mu sanki boğazımda atardı.

-“Hepsini de yemişsin kızım, boğazını koca ağacın dallarına mı açtırdın?”

-“Sen bifteklisini sevmiyorsun ya ne yapayım boşa mı gitsin? O kadar uğraştık şuna.”

-“Zehra, babam bunları bir duyarsa beni duvara çiviler. Yazın görmüştüm mescitte bir sürü beton çivisi var.”

-“Duymazlar, boşver. Âdem amca görecek olarsa tabanları yağlarız bizden hızlı koşacak değil ya. O göbek kalkar mı?”

-“Benimki bitti, hadi ikize gidelim…”

Kız kardeşim Esra ikiz eşiydi. Müjdeyi Numune Hastanesinden verdiklerinde ben yedi yaşındaydım. Annem ikizlere istediğim ismi verebileceğimi söylemişti. Zevkle kabul ettim. Zaten çok düşünmeme gerek yoktu birinin adı kesinlikle kan kardeşim, çocukluk arkadaşımın ismi olacaktı. Diğeri de; Zehra ismine uyumlu bir isim olmalıydı. Çok geçmeden karar verip annemi aradım.

-“Anne! Birine Zehra, diğerine de Esra ismini ver.”

* * *

Numune Hastanesi

-“Doktor Bey, bebeğin kalp atışlarını alamıyorum.”

-“Çekil bakalım… Solunum durmuş, hay Allah bebeği kaybettik.”

-“Anneye nasıl söyleriz zaten hipertansiyon hastası.”

-“Hasta toparlansın, elbet söyleriz Hemşire Hanım, gizleyecek değiliz ya…”

* * *

Yengemle temizlik yaptık. Akşama envai çeşit yemekler pişti; çarşaflar, perdeler yıkandı. Bunların hepsi annem içindi biliyordum. Bende çiçekleri suladım. Annemin en sevdiği aşk merdiveni suyu emince büyümüştü sanki. Onu, evin tavanına kadar uzamış olarak hayal ettim. Bir bardak şıngırtısı ile aşk merdivenini tavanda bırakıp mutfağa koştum. Yengem civcivli bardağımı kırmış, söyleniyordu:

-“Senin mi bu lüzumsuz şey?” dedi ahizeyi yerine koyarken. Telefonun çaldığını hiç duymamışım.

-“Bir zamanlar benimdi” dedim. İçimdeki civcivler sağa sola kaçıştı…

Annemler de nerede kalmıştı? Akşama evdeyiz dediğinde keşke tam saatini sorsaydım. İkizlerin beşikleri de rengârenk. Acaba Esra mı daha güzeldi, yoksa Zehra mı? Zehra, kan kardeşime çekmişse esmer, uzun boylu ve zayıf olurdu. Bir dakika! Onların ablası benim niye Zehra’ya benzesinler? Elbette bana benzeyecekler; kumral, uzun boylu ve balıketli…

-“Merve! Kızım kapı. Ellerim yağlı, açıver.”

Yengem kulağıma doğrudan bağırsaydı ancak bu kadar net duyardım(!) Derhal kapıya koştum. Ooo, herkes burada. Yemekler yeter inşallah… Önce Arzu Teyzem göründü. Onların çocukları olmuyordu. Bir telaş, bir telaş… Etekleri zil çalıyor deyiminin görsel şöleni… Niye ki bu kadar alaka? Kardeşlerimin beşiklerini açtı onları önce annem açsın istemiştim… Bu kadının sonsuz ilgisi hiç hoşuma gitmedi. Hem de hiç gitmedi… Yoksa! Hayır canım, buna annem izin verse bile ben veremem. Bırakmam kardeşimi kimselere… Onlar ikiz, hem de tek yumurta. Esra olmadan, Zehra olmaz. Zehra da Esra olmazsa olmaz…

Bu ufak tefek adam İsmail amcamdı. Arzu Teyzemin eşi. Eyvah, Âdem Amca da gelmiş… Komşular da burada, sanırım bizim eve ek kontenjan açılmış. Herkes içeri giriyordu. İsmail Amca, annemlerin arkadan geldiklerini söyledi. Üçüncü kata çıkmak üzerelerdi herhalde. Derken, babam göründü. Birkaç komşu annemin koluna girmişti. Babamın kollarında sarı yün bir battaniyede yüzünün pespembe olduğunu gördüğüm minik bir yaratık vardı. O,benim kardeşimdi. Gülümsedim… Ayak parmaklarımın ucunda yükseldim. Zehra’yı kim taşıyordu acaba? Babam yanımdan geçip salona doğru yürüdü. Annem ve komşularda içeri girmişlerdi. Kimse niye beni görmedi ki? Herkes içeri geçtikten sonra yengem kapıyı kapattı. Şuna bak! Zehra dışarıda kaldı…

-“Yenge? Zehra’yı getirmediler ki daha.” Beni duymamıştı herhalde. Anneme sormak için içeri girdim. Beşikteki bebek uyuyordu… Diğer beşiğe yaklaşınca kimsenin olmadığını gördüm. Ben, diğer bebeğinde kaşla göz arasında eve getirilmiş olacağını düşünmüştüm. Nereye saklandın ki?

Anneme döndüm. Elbette o diğer bebeğinin de nerede olduğunu bilecekti.

-“Anne ikincisi nerde?”

Annemin gözlerine ne olmuştu öyle? Kırmızı, mor arası tuhaf bir renkle bana bakıyordu. Yanaklarına doğru bir damla inci süzüldü. Yuvarlanıp, eflatun çiçekli kumaş elbisesinin üzerine düştü. İnciye baktım… Küçük bir kristal parçasına benzeyen o damlanın içinde Zehra’yı gördüm. Bana göz kırptı…

* * *

  Annem çabuk toparlandı. Ya da zaman bizi kovaladı, bilmiyorum. Her ne oluyorsa artık bilmiyordum. Zehra’nın beşiğini kaldırmışlardı. Annem Esra’yı hiç yanından ayırmıyordu. Bu ufaklığın suratı hala pembeydi. Elleri küçücüktü. Parmakları, Avşar Marketten yürüttüğümüz peynirli krakerlere benziyordu. Okula gidip geliyordum ama hep Esra’yı düşünüyordum. Tek yumurta ikiziydi, ama tek kalmıştı…

1.Bölüm Sonu…

* * *