Kategoriler
Doğa ve Yaşam Günlük hayat Toplumsal Konular Türk Tarihi Türkiye üzerine

TÜRK’ÜN GÖREVİ

Roma, 452

Papa’nın huzuruna koşarak panik içerisin de gelen Agustus, Papa’nın sakin halini görünce sinirlenir ancak belli etmez. Yanına geldiğin de durur.

– Leon hazretleri…
– Ne oldu Agustus? Ne bu telaş?
– Atilla… Atilla Roma’yı almaya geliyor efendim!
– Yüce İsa…

1.Leon fenalaşır. Olduğu yerde tahtına çöke kalır. Ardından elini alnına götürüp usulca;

– Atları hazırlayın, yola çıkıyoruz…

Ardından Roma’da hazırlık başlar. Papa’nın atlıları, Romalı askerler, altınlar dolusu sandıklar yola çıkarılır. Çok sürmeyen bir yolculuk sonucu, Papa 1.Leon ile kafilesi, Atilla’nın huzuruna gelir. Atilla’nın Otağı’na girmeyi başaran sadece Leon’dur. Atilla, sakin ve huzurlu bir görüntü vermektedir. Papa, daha fazla dayanamayıp Atilla’nın ayağına kapanır. O söyledikçe, Roma dilini bilen Hun askeri tercüme eder;

– Başbuğum, Papa sizden af diliyor. Roma’yı affetmenizi diliyor.
– Sadece barış mı, sor bakalım?

Hun çerisi soruyu sorduktan sonra cevabı tercüme eder;

– Hayır. Aynı zaman da barışta istiyorlarmış.
– O halde, Papa’yı ve Roma’yı affettim.

Bütün Avrupa’ya diz çöktüren Başbuğ, “ Barış “ denilince, Papa’yı ve Roma’yı affetmiş, geri dönmüştür.

***

Yukarıda ki öykü, gerçekte yaşanmış olduğuna inansam da, benim yazdığım öyküdür. Türk’ün tarihsel misyonunu ( görevi ) daha iyi anlatabilmek için bu yolu seçtim.

Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları adlı eserin de, “ İl “ kelimesinin tanımı vardır. İl, barış demektir. İlçi, barışçı anlamına gelir. İlhan’da, Barış Kağanı anlamını taşır. O halde, Başbuğ Atilla’nın diğer sıfatının, Roma’yı affetmesi olayı ile “ İlhan “ olduğunu anlamış olduk.

İlçi, Elçi’nin kelime kökeni olabilir ancak. Bugün de Türkler’de ki “ Elçi “ anlayışının, af dileme amacı taşımayan, barışı sağlayan şerefli bir anlayış olduğunu gördük. Aynı zaman da, son derece yiğit savaşçılar olan Türkler’in, barışa verdiği önem, dikkat çekmek istediğim noktadır.

Türkler barışı niye ister?

TÜRK’ÜN GÖREVİ
TÜRK’ÜN GÖREVİ

Başbuğu Atilla’nın bir sözü vardır; “ Biz Türkler Tanrı’nın kırbacıyız, Tanrı nerede azmış bir kavim varsa, bizi onun üzerine gönderir. “

Türkler’in hiçbir şeyi boşa değildir. Ne savaş isteği, ne barış isteği, ne dini inancı ne de dünya üzerinde ki görevi boşa oluşmamıştır. Tanrı’dan alınan kut anlayışı da buna örnektir. Tarih boyunca görevimiz, Dünya’da barışı sağlayana kadar savaşmak olmuştur. Türklük’ten ne kadar cayarsa caysın Osmanlı’ya kadar da böyle gelmiştir.

Önce Cengiz’in tüm Asya’ya, sonra Timur’un Avrasya’ya, ardında da Kanuni’nin Avrupa’ya söyleyeceği bir başka söz de bu duruma örnek olarak verilebilir;

“ Gökyüzünde tek bir Tanrı olduğu gibi, yer yüzünde de tek bir Kağanlık olabilir! “

Yani, tek hakim olma isteği de boşa değildir. Dünya’da, kaosu oluşturan yegane etken ikiliktir. Eğer, bir yerde birden fazla hakimiyet olursa, o yerde hakim güçlerin birbirleri ile çatışmaması beklenemez. İlla ki bir neden bulunur. Mesela, Timur ile Yıldırım’ın birbirleri ile savaşma süreci kolay olmamıştır. Bu süreçte, iki tarafta “ soydaşlık “ diyerek sabırlı davranmıştır. Ancak, iki taraftan birisi soydaşlık diye ne kadar söylerse söylesin, soyuna diğerinden daha az bağlı olunca, bir savaş çıktı. Ve bu savaş uzun da sürmedi. Tek sefer de olan savaşı Timur kazandı.

Peki bu durum da Timur “ İlhan “ olabilir mi?

Önemli bir soru gibi geldi bana. Timur, savaşı barış için istemiştir. Barışı ne için istedi? Tabi ki barışı koruyabilmek için aynı bölgede var olan ikili hakimiyeti bir arada tutan soydaşlık bağının çözüldüğünü görünce, Timur kalıcı bir savaş istedi. Sonucu, Türklük açısından ağır olsa da, yine de dünyanın barış için de, yani adaletli bir şekilde yaşaması amacı güdüldü.

Türkler, bu dönemden sonra da dünya da hakim olma isteğini sürdürdü. Ankara savaşından sonra tekrar toparlanan Osmanlı, yeniden Türk Dünyası’nın önderi oldu. Ancak bu önderliğin yanına, Yavuz dönemin de bir de Hilafeti, yani İslam dünyasının önderliğini de ekledi. Böylelikle, sınır ötesi hakimiyet alanımız genişlemiş oldu. Fakat İslam dünyasının liderliği, Osmanlı Uygarlığının oluşmasına “ Acem ve Arap “ kişilerini de ekledi. Böylelikle, anlayışta bir miktar değişiklik oldu. Ancak, temel değiştirilemedi. Çünkü Osmanlı’nın da temel amacı Türk’ün barış görevi için dünya hakimiyeti idi. Böyle de kaldı.

Biraz daha gerilere dönelim. Selçuklu hükümdarı Tuğrul Beğ, 1058 yılında Türk laik yapısının temelini attı. Halife’yi, Devlet işlerine karışmaktan alı koydu. Barış görevine böyle devam edilse de, Selçuklu’nun diğer dönemlerin de doğrudan Halife ile birlikte çalışılmak zorunda kalındı. Türk istese idi, çöl için kan dökmezdi. Ancak kendisine Atasından kalan bir “ Barış Görevi “ vardı. Bunu da başarı ile yerine getirdi.

Peki atalarımızın temel amacı İslam sancağını taşımak mıydı?

Tabi ki hayır. İslam sancağı, Türk ülküsü uğrun da kullanıldı. Bu da, tamamen “ stratejik “ bir hamle idi. Türk, zaten İslam’dan önce dünyaya Tanrı egemenliğini yayma amacı taşıyordu. Türk Milleti’nin idarecileri de, İslam sancağını hakimiyet görevini daha rahat yürütebilmek için kullandılar.
Bugün de Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk Dünyası’nın en güçlü Devleti’dir. Ancak bu gücü kullanabilmesi için, soydaşları ile birlik olmasından başka yolu yoktur. Bu birlik düşüncesinin son Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK döneminde ki gibi hakim olabilmesinin yalnızca bir yolu vardır; “ Türklük Bilinci “

Bu bilinç, hem Devlet’in hem de halkın beynin de hakim olması gereken bir bilinçtir. Türk olmasam ne çıkar demeyin! Bu bilince sahip olan herkes, unutmamalıdır ki kazançlı çıkacaktır. Ve yine unutulmamalıdır ki Türklük bilinci ile kazancın olur ancak bilinç yoksunluğu ile zerre kazancın olamaz. Türklüğün tam tersi davranan bu yaratıklar, “ Tembel ve Cahil “ olarak yaşamaya devam edecekler ve bu da onların kaybı olacak.

Herkes bilsin ki, Türklüğe kimse ne anlam katabilir, ne de şan. Türklük kişilere anlam ve şan katabilir! Bireyin zaferi, Türk’e şan katmaz çünki birey Türk bilincine sahip değil ise o zaferi elde edemez!

Olmalı senin bir ülkün Ey Türk evladı,
Sen uyurken satıyor birileri Vatanı!
Yurdunu koru, “ yazıktır incitme atanı “,
Turan’dır bizlere en güzel ata mirası!

Esenlikle…

Yusufhan Güzelsoy / 07-01-2010

Kategoriler
Günlük hayat Günün Tarihi iletişim İnternet Dünyası Kişisel makaleler Toplumsal Konular

Yeni Umutlar ve 2010 Yeni Yılı

YENİ UMUTLAR

Yine bitiyor koca bir yıl,

Alıp götürdükleriyle, bazen de güzellikleriyle,

Geliyor yine yeni bir yıl,

Beklentileriyle, ümitleriyle, hayalleriyle.

Evet sevgili okurlar, konumuz anladığınız gibi yeni yıl. Başladığında çoook uzunmuş gibi gelen ve hiç bitmeyecek sandığımız yeni bir yıl. Bir önceki yıl, her zaman, içinde kalmışlıklarla, gerçekleştirilememiş hayallerle son bulur. Ve bunlar, büyük ümitlerle ‘’inşallah yeni yılda ‘’ diyerek bir sonraki yıla aktarılır. Yeni yıla girmek, özellikle azimli insanlarda her zaman itici ve tetikleyici bir etken olmuştur. Bir önceki yıl yakalayamadıkları başarıyı, yeni yılda elde etmek için bir başlangıç sayarlar Ocak 1’i. Ve var güçleriyle çalışırlar. Öyle de olmalı zaten. Başarmak isteyen insanlar, mücadele ruhunu hiçbir zaman kaybetmemelidirler.

Hatırlıyorum da çocukluğumda 1900 ‘lü yıllara çok alışık olduğum için, sanki 2000’li yılları hiç telaffuz edemeyeceğim gibi gelirdi. Ve hatta telaffuzu bırakın ‘’2000 gelir mi hiç ‘’ derdim. Çocuk aklı işte. Hem öyle bir geldiki 2010 oluverdi. Zaman su gibi akıp geçiyor. Kalemimiz şimdi 2009 yazarken üç gün sonra 2010 yazacak.

Yılbaşı akşamı programları da şimdiden yapılmıştır sanırım. Ekonomisi izin verenler –ki sayıları çok değildir- otellerden ya da eğlence mekanlarından rezervasyonunu yaptırmıştır. Ekonomisi izin vermeyenler de ailesiyle, dostlarıyla veya arkadaşlarıyla tv karşısında bu akşamı samimi bir atmosferde geçirmeye hazırlanıyorlardır. İtinayla hazırlanmış sofralar, sonraki saatlerde meyve, çerez, patlamış mısır, eh biraz da alkol. Tabi sevenlere. Ve de inşallah DOZUNDA. Doz kaçtı mı kötü şeyler oluyor biliyorsunuz.

Bir de hersene 1 Ocakta yaptığımız bir şey vardır. Tv kanallarının yılbaşı programlarının kritiği. Şu kanal iyiydi, şu kanal kötüydü vs.. Ama bir gerçek varki- birçoğunuzun ’’ haklısınız’’ diyeceğinden eminim -bence hersene bir önceki seneden daha kötü oluyor. Tek kanallı yıllarda yılbaşı programının farklı  ve belki de tek olmasından kaynaklanan doyumsuz bir tadı vardı. Hele bir de TRT’nin prensiplerinden dolayı’’dansöz çıkacak mı çıkmayacak mı ‘’tartışmasıda geceye ayrı bir boyut kazandırıyordu. Şimdi hemen hemen her kanalda var. Üstelik sadece yılbaşında da değil.

Evde ya da dışarıda hiç fark etmez yeniyılı nerede karşıladığımız. Farkeden tek şey ‘’bu yıl başaracağım inşallah ‘’ diyerek mi, ya da ‘’bu yıl da olmaz, durum hergün daha da kötüye gidiyor’’ diye düşünerek mi girdiğimiz. Siz birinciyi tercih edin. Olumlu düşünün, çok çalışın. Başarı sizi mutlaka bulacaktır. Ve diyorum ki her yeni yıl farklı mutluluklara, farklı başarılara gebedir.

Yeni Umutlar ve 2010 Yeni Yılı
Yeni Umutlar ve 2010 Yeni Yılı

Herkese Allah’tan mutluluk dolu, sağlıklı ve huzurlu bir yıl diliyorum. İYİ SENELER.

SEVGİLERİMLE

Kategoriler
Günlük hayat iletişim Sevgi ve Ask Dünyası

Senin Ruhuna Küs Bu Adam

“inansaydın bana yanımda kalırdın. Gözlerimde yaşlar yerine, gözbebeklerin olurdu. Belki güzel bir evimiz olmayabilirdi, sıkıntılarımızla kederlenip üzülürdük. Ama sevgilim bunların terside olabilirdi. Neden farklı düşünmedin ki, neden yüreğinle sevmedin, neden?”

Sevgime ihanet etmedim. Senden önceki aşklarımda da böyleydim ben. Nedensiz sevenlerdenim. Verdiğim kadarıyla almak isteyenlerden olmadım, yani güzel sevgilim karşılık beklemedim hiç. Ama küçük bir mutluluk kapımı çalsaydı ve sen olsaydın o gelen, inan evimin kapısını kırardım. Bekleme diye, gelindiğini bil diye… Ama olmadı güzel sevgilim. Her olmayışlarda kendimi sende kaybettim. Olsun, inan ahım yok sana bilesin.

Güzel sevgilim hüzünlü adam diye söylerdin hep bana. Bense karşı çıkardım buna. Ne diyebilirim ki, şimdi çok hak veriyorum. Ve sahip çıkıyorum bu halime, belki de senden kalan, seninle anlam kazanan bir yönüm olduğundandır ki çokta seviyorum. Aramıza giren bu zamanla beraber yaşantımda nelerin değiştiğini gördüm. Sevmek aslında hiçbir şey değilmiş çok şeyin yanında, ama hiçbir şeylerde çok şeymiş. Kaybedince anlıyor insan, çok şeyden hiçbir şey olduğunu görünce, yazıyor işte böyle!

“beklediğim bir yolun başındayım. Aslında beklenilen bu yolda, bir durak bu geçilmesi gereken, belki hep durulması… Dönülmesi pek mümkün olmayan, ara sıra ardına bakıp küçük mutluluklar, heyecanlar ve pişmanlıkların olduğu… İçimdeki kadına, bir ömür verdim. Şimdi o ömre, ömür katmanın emeği bu. Kalbimin ömür törpülüğünün en güzel durağı, hoş geldin olgunluğum, ilk günkü gibi.” çok istemiştin bu cümleyi benden, yazmam gerekeceği zamandaydın çünkü. Yazdıran sendin. Sahi neden çok istedin ki?

Ama inanmadım ki bana hiç. Bahçene diktiğim gülfidanlarını büyütmediğini görünce anladım. Birde gülleri çok severim, bahçemde sadece onların olmasını isterim diye diretmelerin… Neden değiştin ki bu kadar. Yüreğine ihanet etmelerine en çok ben üzülmüştüm. Biliyor musun, onca hatana rağmen seni sevmelerime bazen çok kızıyorum. Dürüst bir insan değilmişim bende. Yanlışlarını söylemeliydim sana, kızmalıydım. Ama sen eleştiriyi hiç sevmezdin, gurur yapardın. Yazık oldu güllerimize, o bahçemize… Çok yazık!

Şimdi sana varan sokaklardan geri dönüyorum. Ne zaman anılarımız çıksa karşıma, gerisin geriye emirler yağdırıyorum bedenime. Ruhum belki orada kalıyor, hayallerim bataklığa girer gibi, sokuluyor sana… Ama ben bedenimi alıp-gidiyorum her defasında, biraz istemiyorum seni. Ben en çok sende kendimi görmeyi istemiyorum. Durup-durup tekrar sana dönmeyi düşünsem de, hep yarım kalıyorum hayallerde. Bir işaret gibi sonlanıyorum, çoğu kez nokta oluyor bu.

Artık sende at beni içinden. Gecelerinden, gündüzlerinden, o akşam olunca güneşin batımından… Unut beni, sanki bir filmdi bitti san! Yeni filmlerine yeni kahramanlar ara, bulursun sen en güzelini. İstediğin gibi oynatabileceğin oyuncular elbette bulursun, ikimizde biliyoruz bunu. Yürekten sevemezsin sen hiç kimseyi. Ruhunu yoramazsın bir adam için, aşkı bir uğraş olarak görmelerinden belli değil mi? İnan boş ver sevmeleri, senin hep daha önemli işlerin oldu zaten… Sana son sözüm:” yeni bir bahaneyle çıkma aşkın karşısına, olur mu?”

Artık senin ruhuna küs bu adam, bedenini öldürdüm içimde… Ama yine de çok sevdim be!

Emre onbey

Kategoriler
Doğa ve Yaşam Dünya ülkeleri Eğitim - öğretim Geçmiş Tarih Günlük hayat Toplumsal Konular

Avrupada Feodalizm ve Sosyal Sınıflar

Roma İmparatorluğu ikiye bölündükten sonra zayıf kısım olan Batı Roma İmparatorluğu kısa zaman içinde yıkıldıktan sonra yerine krallıklar kurulmuştur. Birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışan krallıklar anlaşamazlar ve böylece avrupada feodalite rejiminin doğmasına zemin oluştururlar. Avrupadaki Kavimler Göçü sonucunda meydana gelen karışıklıklar nedeniyle zayıf halk ve büyük toprak sahipleri, kendilerine güvende hissetmedikleri için ve hayatlarını devam ettirebilmek için o toplumun güçlü ve otorite sahibi kişilerin koruması altına girmek istemiştir. Halk, himayesine girdiği kişilerin topraklarını kira karşılığı işlemekteydi. Böylece derebeylik (feodalite) sistemi ortaya çıktı. Bu sistemin en önemli özelliklerinden biri de toprak sahibi (senyör) lerin, çevresi kalelerle, surlarla çevrili şatoların içinde yaşamalarıydı. Bu şatolar çok sayıda askeri birlik tarafından korunuyordu.

Feodalite (derebeylik) sistemi bütün ortaçağ avrupa’sında devam etmiştir. Barutun ateşli silahlarda kullanılmasıyla ve Bizans surlarının yıkılmasıyla bu sistem sona ermeye başladı. Bu sistemin yıkılması mutlak krallıkların güçlenmesini sağladı. Almanya dışında tüm avrupada derebeylik sistemi yıkıldı.

Kategoriler
Dünya ülkeleri Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat Günün Tarihi iletişim Milli Görüş Toplumsal Konular Türkiye üzerine

Pkk açılımı, molotof atılan otobüsteki kız yandı

İnsanın kanını donduran olay 20:00 sıralarında Küçükçekmece Yeni Söğütlü Çeşme Yolu Kanarya Mezarlığı yakınında meydana geldi.İçinde 25'e yakın kişinin bulunduğu Söğütlüçeşme-Zeytinburnu hattında çalışan 89-A kodlu İETTotobüsü Kanarya Mezarlığı yakınındaki Papatya Durağı'na yolcu indirmek için yanaştığı esnada 6 kişi olduğu iddia edilen bir grubun molotoflu saldırısına uğradı. İçindeki yolculara aldırmadan otobüsemolotof yağdıran grup ara sokaklara kaçarak izlerini kaybettirdi.

YANAN KIZA İLK MÜDAHALEYİ BABASI VE VATANDAŞLAR YAPTIOtobüse atılan molotof kokteyllerinden biri otobüsün içinde patlayınca dersane çıkışı evine giden Serap Eser (16) alevlerin arasında kaldı. Molotof dehşetinde elleri, yüzü, bacakları yanan genç kıza ilk müdahaleyi kızını karşılamak üzere durakta bekleyen baba Zübeyir Eser ile yoldan geçen araç sürücüleri yaptı. İddiaya göre olayı gören bir sürücü aracında bulunanyangın söndürücü ile genç kızı söndürdü. Dehşet veren olay sonrası acılar içinde kıvranan genç kız olay yerine gelen ambulans ile Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırıldı. Aynı ambulans ile hastaneye giden baba baba Zübeyir Eser ise olayı soran polislere, "Benim çocuğum. Ellerim yandı" diyerek ellerini gösterdi. Yangın esnasında vatandaşların Serap Eser'e yangın tüpleri ile müdahale ettiği, babanın ise kızını elleri ile södürmeye çalıştığı esnada ellerinin yandığı öğrenildi.

GENÇ KIZDA 3. DERECE YANIK OLUŞTUMolotoflu saldırı sonrası alevler içinde kalan ve söndürüldükten sonra acılar içinde kaldırıldığı Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yanık ve Kronik Yara Tedavi Merkezi'nde tedavi altına alınan Serap Eser'e 3. derece yanık teşhisi konulduğu, elinden yaralanan baba Zübeyir Eser'in ise tedavi edildiği öğrenildi.

OTOBÜS SÜRÜCÜSÜ: ONLARI FARK ETTİMMolotof saldırısı ile şoke olan otobüs şoförü Cemal Keskin, "Durağa yanaşmadan ben onları fark ettim. Hazırlıklı olduklarını anladım . Fakat yolcu indireceğim için yolun öbür tarafına yani soluna geçtim. Hepsi yanaşarak attılar molotof kokteyllerini" dedi.

OTOBÜS İÇİNDE PATLAMAMIŞ MOLOTOF KOKTEYLİ BULUNDU
Yaşanan olay sonrası polis ekipleri çevrede güvenlik önlemi alırken, yaptıkları inceleme sırasında alev almamış molotof kokteyli buldu.

Polis ekipleri kaçan eylemcilerin alınan eşkalleri doğrultusunda bölgede geniş çaplı araştırma başlattı.

Kaynak

Buyrun size kùrtlerin ve pkk lilarin kardesligi. Herkes sussun, kimse G*tùnù kaldirmasin, sira eninde sonunda sizede gelecek.. Son olarak bu videoyu dinlemenizi istiyorum..

 

Irkçı Değil TÜRKÜM – Bazılarına Cevap

Youtube Video..

Kategoriler
Deneme Yazıları Geçmiş Tarih Genel Konular Günlük hayat Günün Tarihi Spor Türkiye üzerine

Fenerbahçe Galatasaray Derbileri

Fenerbahçe ve Galatasaray Derbileri

Tüm Türkiyeyi küçüğünden büyüğüne ekran başına , cafelere ve ya dahada ilerisi Stad lara taşıyan bu ezeli rekabetin başlangıcı 1909..1909 da karşı karşıya gelen bu 2 takım Galatasarayın 2-0 üstünlüğüyle bitmişti.. Fakat o zamanlar Galatasaray ve Fenerbahçenin ezeli bi rakip olacağını düşünseler akıllarına gelmezdi heralde.. O zamandan bu yana sürekli ligde ve kupalarda karşı karşıya gelen Galatasaray ve Fenerbahçe, 1 GS nin 1 FB nin ardındaki maçı FB nin yenmesi gibi sürekli çekişmeli gitmesi bir Rekabetin başlangıcıydı.. ve bu Rekabet günümüze kadar yani tam 100 yıldır sürmekte.. Bu Rekabette üstün olan takım FENERBAHÇE.. Tam tamına 363 maç oynandı ve bu maçların 136'sını Fenerbahçe 116'sını ise Galatasaray kazandı.. 110 maçta ise eşitlik bozulmadı..Ligde ise 103 maç yapan Fenerbahçe ve Galatasaray, 41-29 luk bir skorla Fenerbahçe üstünlüğü göze çarpıyor.. Ligde en farklı galibiyet ise Fenerbahçenin Galatasarayı Kadıköyde 6-0 yendiği maç.

Kadıköyde FENERBAHÇE

Galatasarayın KADIKÖYE karşı şanssızlığı tam tamına 10 senedir sürüyor.. Son 10 senede 1 beraberlik bile alamayan Galatasaray her sene "bu bir son" diyerek başladığı maçtan yenik ayrılıyor.. "BURASI KADIKÖY BURDAN ÇIKIŞ YOK" diyen Fenerbahçe taraftarıda aslında haksız sayılmaz.. Gerçi bu son 10 yılda Fenerbahçe'nin çok kötü, aksine Galatasaray'ında çok iyi olduğu zamanda bile Galatasaray yenildi.. Örnek ; 2008 yılında Ligde çok kötü durumda olan Fenerbahçe , Alex siz çıktığı maçtan 4-1 galip ayrıldı.. Yani açıkçası Fenerbahçe, taraftarı önünde ve ezeli rakibi karşısında o kadar hırslı ve azimli oynuyor ki rakibine bir beraberlik bile vermedi.. Geçen bir spor programında izlemiştim Fenerbahçeli eski bir futbolcu olayı şöyle açıklıyordu ; " Biz Galatasaray maçının olduğu o hafta o kadar rahat olurduk ki, sanki yeneceğimize o kadar inanmışız ki o kadar rahat yani" .. Bu sözlerdende anlıyoruzki Fenerbahçenin Kadıköyde ezeli rakibine karşı yenilmesi çok zor..

Tarihde Yaşanılan Garip Olaylar

Bazı gazetecilerin ve o zamanın yöneticilerinin açıkladığı bazı garip olaylar var..Gerçekten okudukdan sonra şaşırdım onlardan 1-2 örnekle Makalemi sonlandıracağım..

1914'te Fenerbahçe kaptanının Galatasaray kaptanını arıyarak ; " Oberle Kardeşler Hasta ve Sakat oyuncularınızda var, isterseniz maçı erteleyelim..sizi karşımızda eksik görmek istemiyoruz dedi". ve Galatasaray kaptanıda kabul etti ve maç ileri tarihe alındı..

FENERSARAY ; Yabancı takımları Türkiye çağırıp maç yapan Galatasaray ve Fenerbahçe, bir maçta ise birleşerek rakip takımın karşısına çıktılar..Formalarda 2 takımın renginden oluştu..

1925'de Fenerbahçe bir penaltı kazandı ve bu penaltıyı atacakken, Stadın büyük balkon kısmının yıkılmasıyla Fenerbahçeli Cafer topu kaleci Ulvi ye verdi.

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat iletişim Kişisel makaleler şiir edebiyat Toplumsal Konular

YazSanat’ın Terbiyesizliği

 

Daha en başında, şu hususu özellikle vurgulamak isterim: Bu yazının; yanlış anlaşılmamak, tek kişilik bir okura sahip olsam dahi, okuruma, beni izleyenlere ve takip edenlere durumu açıklama sorumluluğu adına kaleme alındığı bilinmeli.
 
Derdim, ne başkalarına iftira atmak, ne de kişileri kötülemek. Tek amacım, aşağıda meydana gelen talihsiz olayla ilgili, konuyu dikkatlerinize sunmak ve kendimce doğru gördüğüm noktaları ifade etmektir.
 
Ahmet Erdem ile 2004’ten bu yana (antoloji.com’daki birinciliğimin ardından) gelen ve düzeyli bir dostluğumuzun olduğuna inandığım bir ilişkimiz vardı. Kendisi hemen her platformda, çalışmalarıma ve düzenlediğim etkinliklere verdiği desteği açık bir dille ifade etmiştir. Ancak, bilerek veya bilmeyerek sergilediği bu kırıcı tutumla, samimiyetinin ne denli temeller üzerinde inşa edildiğini görerek üzüldüm; hem şahsım hem de kendisi adına…
 
Yaklaşık iki hafta önceki konuşmamızda, düzenlediği toplantıların haberlerini takip ettiğimi kendisine iletmiş, ardından şaka babında, beni ne zaman davet edeceğini sormuştum. Erdem de, benim zaten programda var olduğumu, konuyu bana ilerleyen günlerde zaten açmayı düşündüğünü, programı bu konuşmamız üzerine yakın bir tarihe çekebileceğini ifade ederek, nezaket örneği sergilemişti ve o günden sonra birlikte yapacağımız etkinliğin çalışmaları böylece başlamış oldu. (Bütün bu süreçte yaşanan konuşma kayıtlarını, merak edenler tarafımdan temin edebilirler.)
 
Büyük bir şanssızlık ki, etkinlik daha başlamadan bitti. Hem de çok yersiz, gereksiz bir sebepten ötürü… Hatta öyle bir sebepti ki bu, başta Ahmet Erdem olmak üzere YazSanat mensuplarının, düzenledikleri etkinliklere ve davet ettikleri konuklara yaklaşımını ve gösterdikleri değeri gözler önüne sermişti.
 
Şunu bütün samimiyetimle ifade etmeliyim ki, yaşanan talihsiz olaylar, Selçuk Erat’tan ne bir şeyler eksiltir, ne de Selçuk Erat’a bir şeyler katar. Kişiler gelip geçer, ama şiir, edebiyat, sanat bâkidir, ebedidir. Bu tür etkinlikler, kişiler için sadece bir işaret fişeği, bir duyuru olmaktan öteye geçmez. Etkinlikler, şiiri ve edebiyatı yüceltir, ortaya konan eserlere anlam katar ve sonsuz zamanın akıntısında, onlara bir dönemin değerlerini yükler. Fakat burada uygulanan etkinlik düzeninin ve iletişimsizliğin, bana değil de, şiire ve edebiyata, şiir ve edebiyat adına yapılan bir çalışmaya nasıl gölge düşürdüğünü görerek üzülüyorum.
 
Etkinliğin başlamasında 2 saat kala, Ahmet Erdem ile yaptığım talihsiz telefon görüşmesi, çok daha kırıcı ve üzücü bir duruma imza atıyor, aramızdaki düzeyli geçmişin bütün saygınlığını ve değerini yerin dibine sokuyordu:
 
Ahmet Erdem, belinde meydana gelen bir rahatsızlık nedeniyle programa iştirak edemeyeceğini belirtiyor, ardından beni davet ettikleri saatte, salonda bir başka etkinliğin yapılacağını, bu etkinliğin akşam 18.00’e kadar sürebileceğini, benim o saatten sonra orada olabileceğimi veya bir başka haftaya erteleyebileceğimizi ifade ediyor.
 
Hastalık, her yerde ve her alanda mazur görülebilen bir mazerettir. Kişiler rahatsızlanabilir, doğaldır. Hatta rahatsızlık nedeniyle moderatörün, toplantıya gelememesi de hoş karşılanabilir. Fakat etkinliğe iki saat kala, hiçbir konuğa, o gün orada başka bir etkinliğin yapılacağı söylenemez. Bu felsefenin ne ahlâklı çalışma prensiplerinde yeri vardır, ne de şiir sanatı böyle bir düzensizliği ve hatayı kaldırır!
 
Beni üzen, bu iletişimsizlikten, bu laubali organizasyondan doğan olumsuz sonuçtur. Yoksa ben orada bulunmuşum veya bulunmamışım, bunun hiçbir önemi yok. Ben sadece şiir veya edebiyat adına yapılan bir etkinliğin nasıl kolayca, hunharca ve değersizce harcandığını, başarılı etkinliklere imza atan biri olarak, görmüş ve hayli üzülmüş durumdayım.
 
Aradan geçen zaman rağmen, YazSanat ilgililerinden hiçbirinin arayıp özür bile dilememesi, şiirin ve edebiyatın nasıl insanların elinde olduğunun en güzel kanıtıdır. Ahmet Erdem’in ise sadece basit bir bel rahatsızlığını abartarak, bu hastalığı nedeniyle etkinliğin iptal edilmesini duyurması ve göstermelik bir dille özür dilemesi ise ne vahim!
 
Etkinliğin moderatörü ile işletme sahipleri arasında bir iletişim kopukluğu olduğuna, aslında bakarsanız hiç inanmıyorum. Zira bir hafta gibi bir zaman dilimi, programlarda ve saatlerde nasıl bir çakışmanın olabileceğini görmek için hayli uzun bir zaman. Bunun dışında, bazı ufak ilginçlikler de yok değil!
 
Örneğin, Ahmet Erdem’in iki gün öncesinde, bana etkinlik için açılan grup sayfasının yöneticiliğini vermesi ve bir gün önce, orada kaçta olacağımıza dair yaptığımız görüşmeye verdiği “bakalım” yanıtı, durumun katılımcılara ve bana yansıtılmayan pis bir tarafının olabileceğini düşündürüyor.
 
Yönetici olarak etkinliği derhal iptal edebilecek, “bakalım” yanıtı ile her an her türlü aksaklığa hazır olabilecektim.
 
Bu tip etkinliklerin, nasıl amatörce ve hangi amaçlarla yapıldığını görmek ve üzülmemek elde değil. Bu insanlar yüzünden nice usta kalem ve yeteneklerin, kendi köşelerine çekildiklerine şaşmamalı. Edebiyatın ve şiirin bugünkü acınacak haline nasıl eriştiği hakkında, bu insanlar ve çalışmaları bir fikir edinmemizi sağlayabilir.
 
Zavallı okur, zavallı şiir severler! Onların hiçbir suçu yok. Onlar oldukça masumane ve şiir dinleme, şiirle ilgili birkaç kelâm duyma arzusuyla etkinliklere katılırlar. Kimisi, bu ufak çaplı organizasyonlarda kişilerin gerçek yüzleriyle karşılar ve geri çekilirler… Hep bir geri çekilme söz konusudur şiirde. Şiir geri çekildikçe, kurak bir çölde su bulma umuduyla dolanan bizler kalırız geride ve bu kısır döngü sürer gider böylece…
 
 
Selçuk ERAT
12 Ekim 2009, İstanbul
www.selcukerat.com