Kategoriler
İslam Dini

Mutsuzluğun Gerçek Sebebi

Sevgisizliğin günümüzde tüm dünyayı sardığı, insanların birbirlerine gittikçe daha da yabancılaştığı çok açık bir gerçek. Cadde ve sokaklarda insanlar göz göze gelmiyor hatta birbirinin yüzüne bakmıyor. Samimi sevgi insanların ellerinden alınmış durumda ki bu, insanın ruhunun alınmış olması gibidir. Çünkü kişi sevgiyi yitirdiğinde adeta içi boşalır, manevî anlamda tükenir.

Etrafta hep soğuk ve donuk yüzlere rastlıyorsunuz. Sevginin ‘s’si yok. Oysa sevgi ve aşk hayatın gerçekleri. Allah sevgisi ve o sevginin türevleri olan diğer sevgiler, Allah’ın kulları için yarattığı büyük nimetler.

Günümüzde gençler de mutlu değiller; çoğu mutluluk taklidi yapıyor. Evde, okulda, iş hayatında gençler sürekli sorunlar yaşıyorlar. Birçoğu sevgisizlikte artık yılmış durumda.

KİZ MAVİSGençler şükredemiyorlar. Örneğin çevresindeki pek çok şeye duyarsız kalan genç, arkadaşının kendisininkinden daha gelişmiş olan bilgisayarı karşısında ıstırap çekiyor. Ya da bir arkadaşında gördüğü yeni bir giysi, onun canını yakıyor; mutsuzluğu için yeterli oluyor.

Çoğu genç sürekli sıkıntılı, hiçbir ortama uyum sağlayamayan, karamsar ve her şeyden şikâyet eden bir ruh haline sahip oluyor. Hiçbir şeyi beğenmiyor ve başta ailesi olmak üzere herkeste bir kusur buluyor.

Arkadaşlarıyla dışarı çıktığında, ufak bir kıvılcımla aralarında gerginlik yaşanabiliyor. Genç barda alkolle bitkinleşiyor, sigara dumanıyla sersemleşiyor. Unutkan, bıkkın, asabi, alıngan oluyor, dikkat bozukluğu ve korkular yaşıyor. Yediğinden içtiğinden zevk almıyor, müziği beğenmiyor. Eğlenmek yerine acılar yaşıyor. Mutlu olmak için gittiği mekânlarda parasını ve zamanını tükettiği gibi, mutluluğunu da tüketiyor. Eve döndüğünde ise anne ve babasıyla tartışıyor.

“Ben neden böyle huzursuzum? Neden bu denli acı çekiyorum?” diye düşünmüyor. Bu acının kaynağını sorgulamıyor.
Oysa acının, mutsuzluğun kaynağı çok açık; Allah’tan uzak yaşamak.
.
İnsan imanı yaşamadığında para, yiyecek, içecek, zenginlik, kısacası her şeye sahip olsa da bir türlü mutlu olamaz. Elde ettiği her şeyi bir gün yitirebileceği korkusu içinde huzursuz bir yaşam sürer.

Sevgiyi yitirdiğinde, insanın içinde korkunç bir boşluk meydana gelir ve artık yitirilenlerin yerini sıkıntı, azap, korku, gerginlik, kuşku ve panik alır. Bu acıdan kurtulmak için de birçok insan ya uyuşturucu ya da aklı örten, insan bedenine ve ruhuna zarar veren tehlikeli maddeler kullanmaya başlar. Ve doğaldır ki sonuç da çok kötü olur.

Şans oyunlarına yönelmenin, içki, sigara ve uyuşturucu bağımlılığındaki artışın en önemli sebeplerinden biri genç, yaşlı, kadın, erkek, zengin, fakir ayrımı olmaksızın insanların birçoğunun yaratılış amacından uzak yaşamasıdır. Madde bağımlılığı, uyuşturucu haplar ve sinir ilaçlarının çok yoğun tüketilmesinin kökeninde dinin insanlara mutluluk veren yönünü görmeme vardır. Dini yaşamamanın verdiği acılardır bunlar.

Dünya hayatının bir imtihan mekânı olarak yaratıldığını düşünmeyen, Allah’ın her şeyi bir hikmet üzerine yarattığına iman etmeyen insanlar, şeytanın da telkinleriyle umutlarını tamamen yitirir, mutsuz yaşarlar.

Oysa şeytanın verdiği her zehrin panzehiri vardır; o ecza dolabında hiç eksik yoktur. İnsanın yapması gereken, “Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, Kendisine dua ettiği zaman icabet eden…” (Neml Suresi, 62) ayetinin bilincinde olarak, her ne durumda olursa olsun hacetlerin bitirilmesi, ıstırapların giderilmesi için tek merci olan Allah’a güvenmek ve samimiyetle dua etmektir. “…Oysa siz, onların umud etmediklerini Allah’tan umuyorsunuz…” (Nisa Suresi, 104) ayetiyle Allah, insanlara rahmetinden umut kesmemelerini buyurur.

Cahiliye insanlarının, umutlarını sürekli kılacak sağlam bir güvenceleri yoktur. Bu yüzden ufak bir olayda bile ümitsizliğe kapılırlar. İman edenler ise tüm kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan Allah’a duydukları güven nedeniyle, en zor zamanlarda bile umutlarını güçlü tutarlar. Hep umutlu olabilmek stres ve sıkıntıdan uzak, mutlu bir hayat demektir.

Sahip olduğu nimetlerin Allah Katından bir lütuf olduğunu bilen bir insan için, sabah uyanabilmek dahi çok büyük bir nimettir. Adım atabilmek, yürüyebilmek, konuşup düşünebilmek bu kişi için büyük bir mutluluktur. İnsan nimetlerin değerini genellikle kaybettiğinde takdir eder. Ancak samimi inanan insan bu nimetleri verenin Allah olduğunun ve dilerse geri alabileceğinin şuurunda olduğundan, elindekilere şükreder. Müminin mutlu olmak için dünyevi nimetlere ihtiyacı yoktur.

Ömürlerini Allah’a kulluktan uzak geçirmiş olan, sadece ‘iyi’ yaşamayı amaç haline getiren kişilerin aksine inananlar, endişeden, korkudan, güvensizlikten uzaktırlar. Çünkü isteklerini insanların değil, Allah’ın yerine getireceğini bilir, Allah’ın beğendiği gibi bir hayat sürdüklerinde, kendilerine en güzel karşılığı vereceğini umut ederler. Allah’ın nimetlerinden biri olan sevgiyi bu bilinçle, derin ve güzel yaşarlar.

Sevgisiz insanlar hem ruhsal, hem bedensel, hem de maddi yönden çökerler. Sürekli hata yapan, suç işleyen ve şeytanın bataklığa benzer karanlık sisteminde yaşayan bu kimseler için de ciddi ve yararlı olacak işler yapmak gerekir. Güzel ahlâka davet etmek, Allah sevgisinin o kucaklayıcı sıcaklığına insanları yaklaştırmak, gerçek sevginin güzelliğini anlatmak önemlidir. Her şeye Allah aşkıyla bakmak, dünyadaki güzel ve mutlu yaşam için esastır.

İnsanın en büyük destekçisi Allah’tır. İnsan için, Allah’a yakın olması ve O’na dayanmasından daha büyük destek yoktur. Nötr ve kalbe hitap etmeyen yöntemlerle psikolojik desteğin yararı olmaz. İnsanı korku, panik ve depresyondan uzak tutacak, kalbine şifa olacak tek şey, Allah’a sarılmaktır. O’na yakın olmak, O’na sığınmaktır.

Kalpler Allah’tan uzak kaldıkça körelir, kararır; Allah’ı anmaktan uzak kalınmamalı. Allah’a ve Kur’an’a sarıldığında kalpler huzur bulur; Allah’ı zikrettikçe kalpler mutmain olur. Allah tek sevgili hale getirilmeden mutluluk yaşanmaz.

Kategoriler
İslam Dini

Kendime Yine Diyorum Ki…

 “Ta, Senin inâyetin(yardımın), acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem, ta Senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinadgâh(dayanak) olabilsin, kendi kapısını bana açsın.” (17. Söz)

Allah dilemedikçe, ne bir musibeti savmaya ne de kendim için bir iyiliğe güç yetiremem. O’nun rahmetine, şefkat ve merhametine muhtacım. Başkalarına iyilikleri tavsiye ederken kendini unutanlardan olmamak için, önce nefsimi ıslah etmek için kendime şöyle diyorum;

Child-Wonder-Flowers-5Sen muhtaçsın, acizsin. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan sonsuz güç sahibi Rabbine çağrıda bulun, dua et.

Dua etmene izin vermişse, mutlaka kabulünü de murad etmiştir.

Sonucu beklerken sabrını… Sonuca şahit olduğunda da şükrünü ilave et.

Kendime diyorum ki;

Tevekkül ve tefekkür; her ikisi de kalbini Rabbine bağlar. Tevekkül ve tefekkür ettikçe şükret ki; artsın. Dahasını iste; dua et ki, devamı gelsin.

Kendime diyorum ki, Mevlâna gibi;

“Kapı açılır, Sen yeter ki vurmayı bil! Ne zaman? Bilemem! Yeter ki o kapıda durmayı bil! Çalınan her kapı hemen açılsaydı, ümidin, sabrın ve isteğin derecesi anlaşılmazdı.”

Nasıl açılır kapalı kapılar peki?.. Allah’a halisane teslim olarak, tevekkül ederek, sabrederek, ümitvar olarak, sığınıp dua ederek. Rabbinle arandaki yakın bağlantı, karanlıklarda soluksuz kalmaktan korur seni. O’ndan uzak olduğunda zayıf düşersin. Her karanlıkta, merhamet sahibi olan ve kullarına hayır yolları açan Allah’ın lütfuyla bir ışık görür,  Fettah sıfatının tecellisine şahit olur, aydınlığa kavuşursun.

Allah zorluklarla imtihan eder ancak güç yetirebileceğimizden fazlasını yüklemez. Zorluk verdiğinde ondan çıkış yolunu da açar. Merhamet edenlerin en merhametlisidir Allah ve bir kapıyı açmadan diğerini kapamaz.

Kendime diyorum ki;

“Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.” (Duha, 3) ayetinden öğüt al. Ya darılırsa?..

O’nu darıltmak, Allah’ın sana karşı olan sevgisini yitirdiğini bilmek çok büyük bir azaptır, acıdır. Bu, cehennem ateşinin vereceği azaptan daha şiddetlidir.

Kendime diyorum ki;

Öfkenin seline kapılma. Öfke insanı yer bitirir, ruhunu kavurur.

İbn-i Ömer (r.a.)’dan rivayetle Peygamber(asm) şöyle buyuruyor:

“Bir (mü’min) kulun sırf Allah rızasını talep etmek için yuttuğu bir öfke yudumundan Allah katında sevap bakımından daha büyük bir yudum yoktur.” (İbn-i Mace)

Öfke aklı yener. O halde öfkeni yen.

Kendime diyorum ki;

Vefalı ol! Vefa, Rabbine verdiğin söze sadık kalmak, ahdine ihanet katmamaktır. Ne acı; çıkar bittiğinde ilişki de bitiyor. Sen gerçek dostluğu, vefa, sadakat ve merhameti gönülden yaşa, yaşat.

Vefa tam, mükemmel, içten, sağlam ve sarsılmaz kalp bağlılığıdır. Vefa ve sadakat, hayatın süresince ihtiyaç duyduğun ve sana Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak olan üstün ahlak özellikleridir. Sevgi, şefkat, merhamet, hamiyet, yiğitlik ve vefa gibi duygular senin silahındır. Bu duygular, Kur’an ahlakını yaşama yolunda diğer insanların da şevklerini tetikler, coşkularını artırır.

Peygamberimiz(asm)’ın, kulun Allah ile olan ahdi konusundaki duası senin de duan olsun:

“Allah’ım! Ben Sen’in kulunum. Gücüm yettiği kadar ahdine ve va’dine sadâkat gösteriyorum!” (Buhârî, Deavât, 16)

Kendime diyorum ki;

Allah’ın hoşnutluğunu hedefliyorsan, seve seve malından canından geç; bedenini ve ruhunu Allah’a emanet et. O’nun rızasını hiçbir dünyevi nimete değişmemek, bu uğurda her şeyi feda edebilmek;  bu, dünya hayatındaki en büyük erdemdir. Bu şehit olmaktır.

Kendime diyorum ki;

‘O Gün’, o kitap küçük büyük bırakmayıp her şeyi sayıp-dökecek unutma! Bak ne diyor Kur’an;

(Önlerine) Kitap konulmuştur; artık suçlu-günahkârların, onda olanlardan dolayı dehşetle-korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki: “Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük büyük bırakmayıp her şeyi sayıp-döküyor?” Yapıp-ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf Suresi, 49)

 

https://twitter.com/Fuat_Turker

Kategoriler
Aklımdan geçenler

“Dua İbadetin Beyni ve İliğidir” Hadisi Üzerine Tefekkür

Peygamberimiz(asm)’ın her hadisi hikmetle söylenmiş sözlerdir ve O’nun lisânından kalplerimize akan hikmet çeşmeleri gibidir. Her biri kalplerimizi arındıran, öğüt veren, tefekküre yönelten güzel sözlerdir.

“Dua ibadetin beyni ve iliğidir” buyuruyor Peygamber(asm). Bu hadisinde duanın önemini vurguluyor. İnsan kulluğunun şuurunda olduğu sürece Allah Katında değerlidir. Bu sebeple Allah’a gönülden yöneliyor, yaptığımız hatalar için O’na itirafta bulunuyor ve yalnızca O’ndan yardım diliyoruz. Dünyaya kulluk ve ibadet için gelmiş olan bizler aczimizin bilincindeyiz, muhtacız; her şeyi, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan sonsuz güç sahibi Allah’tan istiyoruz.

dua Peygamber(asm) bu hadisinde neden beyin ve iliğe dikkat çekmiş olabilir diye düşünürsek… Beynimiz de iliğimiz de vücudumuz için çok hayâtî öneme sahip. Örneğin beynimiz; öyle bir iletişim ağına sahip ki yeryüzünde 100 milyar kullanıcı bu iletişim ağı yoluyla haberleşiyor.

Orada trilyonlarca bağlantı gerçekleşiyor, dahası bilgisayarımızdaki gibi bağlantı sorunları yaşanmıyor. Hiç dinlenme, ara verme ve elektrik kesintisi de olmuyor.

Beynimiz bedenimiz ve hayatımız için müthiş önemli. Dahası çevremizle aramızdaki bağlantıyı mümkün kılıyor.

Diğer taraftan bizi biz yapan “şey”lerden biri de hayatî hücrelerimizin üretildiği kemik iliğimiz. Bu üretim merkezinde birbirinden hem yapıları hem de işlevleri birbirinden çok farklı ürünler üretiliyor.

Hayatımız için olmazsa olmazlardan biri olan savunma hücrelerimiz ise kemik iliğimizde üretiliyor. Vücudumuzun askerleri onlar. Radyasyon gibi dış etkilere, vücudumuza giren yabancı maddelere karşı savaşan askerler. Kimi tek bir hedefe yönelen bombaya benzer sistemlere sahip, kimi âdeta saçma atan bir tüfek ya da birçok hedefe birden yönelebilen bir bomba gibi. Kimi ise âdeta çöpçü gibi temizlenmesi gereken mikroorganizmaları yutuyor, tehlikeleri bertaraf ediyor. Bir anda pek çok düşmanı yok edebiliyorlar. Oldukça uzun ömürlüler; aylarca hatta yıllarca yaşayabiliyorlar. [*]

Hiroshima ve Nagasaki’ye atom bombaları atıldığında, yayılan radyasyon yüzünden birçok insan, 10-15 gün içinde iç kanama ya da bulaşıcı hastalıklar nedeniyle ölmüştü. Bu insanlara ne olduğunu anlamak için hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde şu sonuca ulaşılmıştı: Vücut tümüyle radyasyona maruz kaldığında kan yapan ve savunma sisteminin bel kemiği olan hücreler ölüyordu. Bu vücudun da kısa sürede ölmesi demekti.

Dua müminin kalkanıdır. Allah`a sığınılarak edilen samimi dua nasıl kötülüklerden engelleyen bir kalkan ise iliklerimizde üretilen savunma hücrelerimiz de vücudumuzun koruyucu kalkanı gibi.

Hayy olan Rabbimiz, hayatımız için ortak bir amaca yönelik faaliyet gösteren birçok farklı sistem kurmuş. İşte bu kusursuz ve muhteşem İlahî tasarımlar bize hayat veriyor, bizi biz yapıyor. Tıpkı duamızın bizi biz yaptığı gibi…

De ki: “Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi? Fakat siz gerçekten yalanladınız; artık (bunun azabı da) kaçınılmaz olacaktır.” (Furkan Suresi, 77)

[*] evrimteorisi.info/

Kategoriler
İslam Dini

Doğruluk Musa’nın Âsâsı Gibidir

musanin asasi “Ümit, güvenlik yolunun başıdır. Yolda yürümesen de daima yolun başını gözet. “Doğru olmayan şeyler yaptım.” deme, doğruluğu tut.  O zaman hiçbir eğrilik kalmaz. Doğruluk Musa’nın âsâsı gibidir. Eğrilik ise sihirbazın sihrine benzer. Doğruluk ortaya çıkınca onların hepsini yutar.” (Mevlânâ Celâleddin)

Kur’an’daki bir kıssada Hz. Musa (as)’ın Firavun’un sarayına gidişi anlatılır. Firavun, Hz. Musa’nın âsâsının mucizesine şahit olur ama sihir olduğunu düşünür. Kendince küçük duruma düşürmek için bilgin-sihirbazlarıyla bir karşılaşma yapmasını teklif eder. Mısır’ın dört bir yanından toplanan sihirbazlar, Firavun’a gelirler. Bir bayram günü, Firavun’un sarayının bahçesinde, büyük bir kalabalık önünde karşılaşma başlar. Firavun’un, üstün geleceğine kanaati tamdır. Böylece kendi zâlimâne hükümdarlığını koruyacaktır. Ancak Firavun ve çevresi kendi düşük akıllarınca düzen plânlasa da düzen kurucuların en büyüğü ve en hayırlısı Allah’tır. O, küfrün tüm tuzaklarını bozandır, galip gelenler hep Allah taraftarlarıdır.

Musa(as) büyücülere “önce siz atın” der.  “Büyücüler asalarını atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular. (Araf Suresi, 116)

Sıra Musa(as)’dadır. Daha önce âsâsının yılana dönüştüğünü görmesine rağmen kendi içinde bir tür korku duyar. “Korkma” diye buyurur Allah, “muhakkak sen üstün geleceksin. Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir, büyücü ise nereye varsa kurtulamaz.”

Allah Musa(as)’a: “Âsânı fırlatıver” diye vahyeder. Musa(as) fırlatınca bir de bakarlar ki, “o bütün uydurduklarını derleyip-toparlayıp yutuyor.” (Araf Suresi, 117)

Hz. Musa(as)’ın âsâsının yılana dönüşmesi, büyücülerin yaptıkları gibi bir illüzyon değildir. Allah bir mucize yaratır ve böylece büyücülerin tuzakları kendi tepelerine iner. Allah, şeytanî olan tuzağı Kendi Rahmanî tuzağını sebep kılarak giderir.

İnkârcılar müminleri zor durumlara soktuklarını, korkuttuklarını zannettikleri anda tuzakları yine musibet olarak kendilerine dönmüştür.

Böylece Firavun, büyücülerinin galip geleceğini zannederken, galip gelen Hz. Musa (as) olur. Ve herkes Allah’ın vaadinin hak olduğunu görür.

Böylece hak yerini buldu, onların bütün yapmakta oldukları geçersiz kaldı. (Araf Suresi, 118)

Allah her şeye gücü yetendir. Sihirbazlar, Musa’nın âsâsının sihir olmadığını anlayınca akıllarının ihtiyarı kalkar. Bunun üzerine secdeye kapanıp, “Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik” derler.

Firavun, büyücülerin iman etmelerini kabullenemez. Çünkü ona göre insanlar dâhil her şeyin sahibi kendisidir. Önce, “Ben size izin vermeden önce O’na iman ettiniz, öyle mi?” diyerek kızar. Bu mûcizeyi görüp îman etmesi gerekirken, yalanlarına devam eder. Düşük aklınca onların Hz. Musa (as) ile birlik olduklarını ve Mısır’da hâkim olmak için böyle bir şey düzenlediklerini iddia eder. Ve “Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür… (Taha Suresi, 71) diyerek, Hz. Musa(as)’a büyücülük iftirası atar.

İnkârda direnen kişiler, en açık mucizeyi görseler bile onu yalanlayacak bir ruh halindedirler. Allah’ın varlığını, birliğini, dininin hak olduğunu kabul etmek istememe hâli her çağdaki inkârcı karakteridir.

Hakîki îmâna kavuşan insan kâinata meydan okur. Sihirbazlar da, “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla ‘tercih edip-seçmeyiz.” Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin. Gerçekten biz Rabbimiz’e iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak-sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir.” (Taha Suresi, 72-73) diyerek kâinatın -haşa-sahibi olduğunu iddia eden Firavun’a karşı dururlar.

Hatta bu, kayıtsız şartsız bir îman etmedir. Çünkü Firavun’un yanında olmak onların çıkarlarına olacak iken onlar hakkı seçerler.

İnsan, fıtratı ve özü gereği hep hakkı ve doğruyu arar, bâtıla talip olmaz. Bediüzzaman’a göre hak galebe çalıcıdır, hakka galebe çalınamaz. Bâtılın hakka galebesi geçicidir. Hedefe meşru olmayan bir yolla gitmek mağlubiyet getirir. Başarı yolunda esas alınması gereken hak ve sıdktır, doğruluktur.

Yine Bediüzzaman’a göre İslam’ın doğruluğunu ispatlayan delil öncelikle sıdktır. “Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayalâta müreccahtır(tercih edilir)…”

Hakikat hayallerden üstündür. Hakikat her şeyin özünün ve gerçekliğinin yansımasıdır; hayali şeylerden daha güzel ve daha tesirlidir. İnsan sayısız hayal üretse tesiri çok azdır. Ancak hakikati yansıtan tek bir cümle, binlerce insanı-Allah’ın dilemesiyle- etkisi altına alır.

İnsanı yükselten doğruluğu ve samimiyetidir. Şöyle söyler Bediüzzaman: “Ciddî sadakat ve samimî ihlâsa muvaffak olarak, kemalâtı ve hasletleri o nispette, derecelerine göre yükselmeye başlar, insaniyeti teali eder(yücelir).” (11. Şua)

Hak ve doğru olan Musa(as)’ın âsâsı, bâtıl ve yalan olan sihirbazların âsâlarıdır. Önce bâtıl ortaya dökülür, ardından hak ortaya çıkar ve bâtılı yutar, yok eder. Allah’ın sünnetidir; inkâr içindeki yalancılar hiç beklemedikleri bir zamanda ve hiç beklemedikleri bir şekilde hakikatin galibiyetine şahit olacak, akılları hayrete düşecektir. Hak gelecek bâtıl zâil olacaktır.

Fuat Türker

https://twitter.com/Fuat_Turker

Kategoriler
İslam Dini

Kendime Diyorum Ki;

tef6Sürekli insandan yiyen ve çalan bir düşmanı var insanın ve bu düşman kendi içinde. En zorlu savaşı insan, uzaklardaki bir düşmana değil, benliğinin bir parçasına karşı verir.

Var gücüyle kötülüğü emreden nefis ıslah edilmediğinde, kendisinde İlahlık görür, Firavunlaşır. Büyüklendiğinde, yakın adamı Haman’a “yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa’nın ilahına çıkarım” diyen Firavun’u suda boğar. Servetini kendisinden bilen Karun’u konağıyla birlikte yerin dibine geçirir.

Nefis ‘fahre meftun, şöhrete mübtelâ, methe düşkün’dür. Nefsini ıslah edemeyen ise başkasını ıslah edemez. Eğer insan, nefsini arındırıp temizleyebilir ve bu düşmanından kurtulabilirse Rabbinin rahmetini umut edebilir.

Bediüzzaman Birinci Söz’ün başında, “Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin” der. Söylediklerini nefsine söyler. İşte ben de Bediüzzaman’dan aldığım dersle, zaman zaman kendime şöyle diyorum;

“Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin. Mülkü Sahibine teslim et, O’na bırak!”

Çünkü; Allah dilemedikçe, ne bir musibeti savmaya ne de kendin için bir iyiliğe güç yetiremezsin. Allah’ın rahmetine, şefkat ve merhametine muhtaçsın. Bu gerçeğin bilincinde ol ki, Allah’ın sınırları içinde ve O’nun doğrularıyla yaşa. Enaniyetli insan, kendi aklının sınırları içerisinde ve kendi doğrularıyla yaşar. Şeytanî kibirden kurtulmak için sen kovulmuş şeytandan Allah’a sığın, Allah’ın sonsuz gücünü düşünüp kavra, bu sonsuz güç karşısında kendi aczini anlayarak boyun eğ ve O’na halisane teslim ol!.. Kalbini, ruhunu ve bedenini Allah’a teslim ettiğinde, artık Rabbinin yönetimindesin.

… Kendime diyorum ki; “”Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir.”

Kimi zaman kendini karanlık bir kuyuda çaresiz hissedip, çıkışa ulaşamadığında, karamsarlığa kapılma. Şeytan, aydınlığı hiç göremeyeceğin yönünde karamsarlık telkini verse de, o ne olacağını bilemez, sadece fısıldar. Karanlıklardan çıkaracak tek güç, Falik olan Allah’tır. Hz. Yusuf(as)’ı kuyudan çıkardığı gibi…

Allah’a karşı samimi olursan, O, vicdanına doğru yolları ilham eder. İşte o sesi dinleyip nefsânî tutkularından kurtulduğunda, pırıl pırıl imana kavuşabilirsin. Katıksız imanı yaşadığında ise ne çile yıpratır ne de ateş dokunur; Hz. İbrahim (as) gibi. İnsanı yakan ateş değil, gafletidir çünkü.

Kendime bir de şöyle diyorum; “Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir.”

Sabır zorluk geldiğinde Rabbini hatırlamaktır. Ardından gelecek kolaylığı beklemektir. İmtihanında Allah’ı görürsen, o zaman imtihanı seversin. Allah için sabretmek güzelliktir. Senin için milyarlarca güzellik yaratan Rabb’in için yaptığın bir güzellik.

Zahiren kötü bir görüntüyle yüzleşme zamanı geldiğinde gösterdiğin tevekküldür sabır… Bıçak bedene saplanır ama acıyı çeken ruhtur. Sen tam tevekküllü olursan acı duymazsın.

Belâlar, musibetler üzerine yağmur gibi yağsa da Allah’a sarıl, O’na sığın, sabret, tevekkül et. Yağan her yağmurla daha da arınırsın.

İmtihan olman, Allah’ın Kendisini hatırlatmasıdır, seni unutmadığının işaretidir. Ne kadar zorluk isabet eder de sabredersen, Allah’a o kadar yakınlaşırsın. Çünkü, “Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.”

… Kendime diyorum ki: “Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.”

Her zorlu olayın ardında mutlaka bir kolaylık, bir güzellik, bir hayır vardır. Peygamber(asm), “her çile, Cennet yolunun birer taşıdır” buyuruyor. Rabbine sarılarak, ayağın takılmadan aştığın her taşın, seni sonsuz nimet ve güzelliklere ulaştıracağı umudunu hep diri tut.

“Bazen bitmek bilmeyen dertler yağmur olur üstüne yağar. Ama unutma ki, rengârenk gökkuşağı yağmurdan sonra çıkar.” (Mevlâna Celâleddin)

…Kendime diyorum ki; “Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.”

Her olay Allah’ın yarattığı kadere uygun işliyor. Bu sırrın bilincinde ol. Kaderine iman et; yaşadığın ve sana olumlu ya da olumsuz gibi görünen her olay karşısında Rabbine tevekkül et, Rabbinden razı ol. Dünyevi hiçbir değer ya da çıkara karşı tutku duymazsan, kayba da uğrasan üzüntü duymazsın. Böylece teslimiyetin artar.

Kaderine rıza göstermeyip tevekküle yanaşmadığın sürece ıstıraptan, evhamdan, acıdan kurtulamazsın.  Şeytan zehirdir, ancak Allah, Katından bir rahmet olarak panzehiri de sana işaret ediyor; O’na sığınmak.  Allah’a teslim olmamak ve O’nun iradesine karşı çıkmak şeytanın çarpık mantığıdır. Ve o, fırkasını da kendisiyle birlikte bataklığına sürükler.

Bediüzzaman tevekkül ve teslimiyetin, zorluklara karşı insana güç kazandırdığını söylüyor; “İnsan zayıftır; belâları çok. Fakirdir; ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir; hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâle dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder…  İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül de saadet-i dâreyni iktiza eder(iki dünyanın saadetini gerektirir).”

Allah’a, O’nun sonsuz büyük gücüne tam teslim olmak kalbinde inşirah meydana getirir. Ne güzel kelimedir inşirah; daha söylerken bile kalbi ferahlatıyor…

… Kendime diyorum ki; “Allah’ı sıkça an. Allah’ı an ki, O da seni ansın.”

Allah’ı anmadığın an zayıf düşersin. O’nu anmak kalbe hoş gelen, lezzetli ve yemek içmekten öte, çok gerekli olan bir şey. Yiyip içerek bedenini beslemeyi unutmadığın gibi, Allah’ı sürekli an ki ruhun beslensin.

Sen Allah’ı unutursan, Allah da seni –zahiren- unutur. “…Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu…” ayetinden öğüt al. Rabbin tarafından unutulmayı göze alabilir misin?…

… Ve kendime diyorum ki; “Senin hiçbir özelliğin yok. Rabbin seni elinden tutmuş götürüyor.

Bediüzzaman’ın dediği gibi; kendi az iradenden vazgeç, İlâhi iradeye işini bırak, kendi güç ve kuvvetinden uzaklaşıp, Allah’ın güç ve kuvvetine sığınarak tevekkül hakikatine yapış.

Yâ Rab de! “Madem çare-i necat(kurtuluş çaresi) budur; Senin yolunda o cüz-i ihtiyarîden vaz geçiyorum ve enaniyetimden teberri ediyorum(uzaklaşıyorum). Ta, Senin inâyetin(yardımın), acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem, ta Senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinadgâh(dayanak) olabilsin, kendi kapısını bana açsın.” (17. Söz)

Fuat Türker

Kategoriler
İslam Dini

Sırlar Ortaya Çıkarılmadan…

Sırların orta yere çıkarılacağı gün. Artık onun ne gücü vardır, ne yardımcısı. (Tarık Suresi, 9-10)

İnsan, Allah’a gereği gibi kulluk edip etmediği, O’nun emirlerine uyup uymadığı ile hesaba çekileceği, günahların, kötülüklerin tek tek ortaya döküleceği, sırların ortaya çıkarılacağı ‘hesap günü’ gelmeden önce, kendisini hesaba çekmeli.

“Hiç mümkün müdür ki, gökte, yerde, karada, denizde yaş kuru, küçük büyük, âdi âli her şeyi kemâl-i intizam ve mizan içinde muhafaza edip bir türlü muhasebe içinde neticelerini eleyen bir Hafîziyet, insan gibi büyük bir fıtratta, hilâfet-i kübrâ gibi bir rütbede, emanet-i kübrâ gibi büyük vazifesi olan beşerin, Rububiyet-i âmmeye temas eden amelleri ve fiilleri muhafaza edilmesin, muhasebe eleğinden geçirilmesin, adalet terazisinde tartılmasın, şayeste ceza ve mükâfat çekmesin? Hayır, asla!” (10. Söz)

Bediüzzaman’ın yukarıdaki sözleriyle ifade ettiği gibi Allah Hafîz ismiyle, bütün bitki ve hayvanların en basit ve en detaylı özelliklerini tohum, çekirdek ve yumurta gibi şeylerle muhafaza eder. Bunun gibi, kâinatın halifesi ve en büyük emaneti yüklenmiş olan insanın amellerini de şüphesiz muhafaza ve kayıt altına alacaktır.

Allah insanların amellerini ve fiillerini muhafaza eder; vakti geldiğinde mahkeme-i kübrâda o fiiller tartılır, karşılığı ise ceza veya mükâfattır.

Bediüzzaman, “Bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zaptedilir” ifadesi ile bir başka konuya daha dikkat çeker. İnsanın hem amelleri ve hem de davranışlarının doğurduğu sonuçlar kaydedilmektedir. O halde bu kayıtlar da o muhasebe zamanı, aleyhte ya da lehte delil olarak sunulacaktır.

Bediüzzaman ayrıca, “mecma-i ekberde muhasebenin görünmesi ve meşher-i azamda gösterilmesi” ifadeleriyle, mahşer meydanındaki o büyük toplanma yerinde, kendi amellerini hem insanların en ince ayrıntılarına kadar göreceklerine, hem de mahşer meydanını çepeçevre sarmış bulunan melekler âlemine de yapıp-ettiklerinin gösterileceğine dikkat çeker.

Müminin türlü zorluklar yaşaması âdetullahtır. Sıkıntılar, musibet ve imtihanlar karşısında mümin, kendisiyle hesaplaşır. Yaşadıklarının ardında, Rabbinin yarattığı kaderi ve kaderdeki adaleti görür. Bu sebeple kaderi tenkit etmekten kaçınır.

Peygamberimiz(asm) şöyle buyurur: “Akıllı şu kimsedir ki, günü dörde ayırıp, birincisinde, yaptıklarını ve yapacaklarını hesap eder. İkincisinde, Allahü teâlâya münâcât eder, yalvarır. Üçüncüsünde, bir sanatta veya ticârette çalışıp, helâl para kazanır. Dördüncüsünde, istirâhat eder ve mubâh olan şeylerle kendini eğlendirip, haram şeyleri yapmaz ve onlara gitmez.”

Hz. Ömer(ra) ise “hesabınız görülmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz!” buyurarak müminlere hatırlatmada bulunur.

Rabbimiz kullarını hesap gününe karşı şöyle uyarır ki herkes yaşarken kendisini hesaba çeksin:

Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz. (Enbiya Suresi, 47)

Ve Şimdi Hesap Anıdır!

Sur’a üfürülür; böylece Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde olanlar çarpılıp-yıkılıverir. Sonra bir daha ona üfürülür, artık insanlar ayağa kalkmış durumdadırlar. Yer, Rabbimizin nuruyla parıldar; orta yere kitap konur. Peygamberler ve şahidler getirilir. Orada hak ile hüküm verilir; hiç kimse haksızlığa uğratılmaz. Her bir nefse yaptığının tam karşılığı verilir.

O gün sahip olunan en değerli şey, Allah’ın hoşnutluğu amacıyla yapılan salih amellerdir. Dünyada yığıp biriktirenler, servetlerini Allah yolunda harcamayanlar, bugün yoksuldurlar.

Hesap anı inkâr edenler için oldukça zorlu bir zamandır. Ahiretten yana kuşkuda olduklarından, dünyada nefislerinin bencil tutkularını gözetmiş, mal yığıp biriktirmiş ancak şimdi hazırlıksız yakalanmışlardır. Bugün ise din günüdür; “mü’mini kafirden, haklıyı haksızdan ayırma” günüdür.

Rablerine sıra sıra sunulan, önlerine kitap konulan tüm suçlu-günahkârlar dehşet ve korkuya kapılırlar. “… Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük büyük bırakmayıp her şeyi sayıp-döküyor?” (Kehf Suresi, 49) derler. Vicdanlarını susturarak yaptıkları nankörlükler ve kötülükler ortaya dökülür. Yapıp ettiklerine kendileri de şahit olurlar.

Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür.
Artık kim zerre ağırlığınca bir şer (kötülük) işlerse, onu görür. (Zelzele Suresi, 6-8)

Kitapları sol taraftan verilen inkârcılar o anda toprak olmayı dilerler. Pişmanlık içinde, “bana keşke kitabım verilmeseydi”, “hesabımı hiç bilmeseydim”, “keşke ölüm her şeyi kesip bitirseydi”, “ah, keşke ben bir toprak oluverseydim” derler.

Zor bir hesaptır onlarınki. Allah’ın Kur’an’la bildirdiği buyruklara uyup uymadıklarıyla, erteledikleriyle, göz ardı ettikleriyle, nankörlükleriyle, kısacası gaflet içinde tükettikleri hayatlarının her anı ile ilgili olarak sorgulanırlar. Dünya hayatında Allah’tan uzak bir hayat sürmelerine mazeret olarak söyledikleri samimiyetsiz sözleri burada söyleyemezler. Çünkü özür beyan etmelerine izin verilmez; o gün sesler kısılmıştır.

Teraziler duyarlıdır. Allah’ın sonsuz adaleti tecelli eder; bir hardal tanesi bile olsa teraziye getirilir. İnsanlar kitaplarındaki amellerine göre, sonsuz cennete ya da sonsuz cehenneme girerler.

Sonra gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülürler. Haberiniz olsun; hüküm yalnızca O’nundur. Ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır. (En’am Suresi, 62)

“Allahu teâlâyı görür gibi ibâdet ediniz! Siz, Onu görmüyorsanız da, O sizi görüyor.” Peygamber(asm)

Kategoriler
İslam Dini

Kâinattaki San’at Nakışları

 

Kâinatta her olay Allah’ın dilemesiyle gerçekleşir. Güneşteki patlamalardan, yeryüzünde bir yaprağın ağaçtan düşmesine kadar her şey, O’nun dilemesiyledir. Allah’ın sonsuz ilmi ve gücü, yarattığı her varlıkta tecelli eder. Rabbimiz, Kendi tecellileri olan canlıları her an yaratmayı sürdürür. Ve yarattığı her “şey”, kâinat kitabının bir sayfası, bir kelimesi, bir harfidir.

 

Bediüzzaman Kur’ân’ın, kâinatın ezeli bir tercümesi, kendi lîsanlarıyla okudukları âyetlerin tercümanı olduğunu söyler. Ve kâinat kitabının tefsiri olduğu gibi, yer ve göklerin de sahifelerinde örtülü olan esma-i hüsnânın definelerinin keşfedicisi olarak tarif eder.

 

 

“Evet Kur’an-ı Hakîm, şu Kur’an-ı Azîm-i Kâinatın en âlî bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümânıdır. Evet, o Furkandır ki: şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekvîniyeyi cin ve inse ders verir. Hem her biri, birer harf-i mânidar olan mevcûdâta “mâna-yı harfî” nazariyle, yâni onlara Sâni’ hesabına bakar; “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Sâni’inin cemâline delâlet ediyor!” der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösterir. (Sözler, 124)

 

 

Kâinatta, maddeyi oluşturan atomlardaki elektronların yörüngesinden, gezegenlerin yörüngesine kadar muhteşem bir tasarım ve düzen vardır. Tüm maddelerin yapıtaşı olan atomun çekirdeğini bir arada tutan  ‘güçlü nükleer kuvvet’ , fizik kurallarının tanımlayabildiği en şiddetli kuvvettir. Diğer yandan galaksilerin, yıldızların yörüngelerinde kalmalarının nedeni olan ‘kütle çekim (yerçekimi) kuvveti’ kâinattaki diğer kuvvetlere oranla şiddeti en düşük kuvvettir. Bu kuvvetin değerlerinde bir azalma olursa yıldızlar yerinden kayar, dünya yörüngesinden kopar, bizler dünya üzerinden uzay boşluğuna dağılırız. En ufak bir artma olursa da yıldızlar birbirine çarpar, dünya güneşe yapışır ve bizler de yer kabuğunun içine gireriz. Bu düzenin sahibi Allah, mucizevî bir yaratışla, en küçük kuvvetle yıldızları yörüngelerinde tutar, en şiddetli kuvvetle küçücük atomun çekirdeğini kaynaştırır. Bütün kuvvetler, O’nun koyduğu ‘ölçü’lere göre hareket eder.

Kâinatta, bilinen 300 milyar kadar galaksi ve her birinde bulunan 300 milyar yıldız, sonsuz ilim sahibi yüce Rabbimizin kontrolünde dönüp durur. Bu muhteşem büyüklükteki galaksiler bazen birbirlerinin içinden geçer ve bu sırada asla birbirleriyle çarpışmazlar. Her şeyi kusursuzca yoktan var eden Allah, yarattığı her şeyi, kadrini hakkıyla takdir etmemiz gereken hayranlık uyandırıcı bir dengeyle düzenlemiş ve emrimize vermiştir.

Bediüzzaman Âyetü’l-Kübra’da, göklerdeki muhteşem düzeni tarif eder ve Hâlıkının varlığının, göklerin varlığından daha açık olduğuna işaret eder… Ki Allah’tan başka Îlâh yoktur.

Allah’ı göklerde ve yerde aciz bırakacak hiçbir güç yoktur. O, istediğini istediği gibi yapmaya gücü yetendir. “Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Lokman Suresi, 27)

Bir tükenmez kalemle ortalama yüz sayfalık bir defteri yazarak doldurabiliriz. Âyette ifade edildiği gibi yeryüzündeki tüm denizlerin ve yedi katının daha mürekkep olduğunu düşünürsek, Allah’ın kelimelerinin, insan aklının kavrayış gücünün ötesinde sayılamayacak ve yazılamayacak kadar fazla olduğu çok açıktır.

 

“Hikmet, kâinat sahifelerinde parlayan san’at nakışlarıyla tebarüz eder(görünür)” der Bediüzzaman. Allah, Hakîm’dir; hikmet sahibi, sağlam, muhkem olandır. Kudret kalemiyle yarattığı düzen, yarattıklarındaki sanat nakışları O’nun Hakîm isminin tecellileridir. Göklerde, yerde ve ikisi arasındaki mükemmel ve ihtişamlı düzeni yaratan eşsiz gücü, ancak samimi ihlâs sahibi ve yüzeysel bakmayan kulları görüp okuyabilir.

 

Fuat Türker

 

Kategoriler
İslam Dini

Kareleri Görebilmek

Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Lokman Suresi, 27)

 

Düşünüyorum da bir tükenmez kalemi sonuna kadar kullanarak ufak bir defteri bile doldurmam mümkün değil. Sadece Akdeniz’in yaklaşık 3 milyon km² yüzölçümü olduğunu ve bütün denizlere yedi deniz daha eklendiğini düşünürsem?  Bu muhteşem sayı ise Allah’ın yaratma sanatının rakamla ifadesi.

 

Tüm bu nimetler için Allah’ın bizden tek istediği nankörlük etmemek ve şükredici olmak. Ama bizler her şeyde olduğu gibi şükür konusunda da ne kadar cimriyiz. Kur’an’ı her açtığımızda “ne az şükrediyorsunuz!” buyuruyor Allah bize ama önemsemiyoruz.

 

Düşünüyorum, eğer vücudumu kendim kontrol etmek zorunda olsaydım bunu başarmam mümkün olabilir miydi?  Bu şekilde hayatımı sürdürebilir miydim?

 

Haberim dahi olmadan içimde mükemmel bir emir-komuta sistemi oluşturmuş Allah ve yine bilgim dışında, içimdeki her şeyi kontrol altında tutuyor. Bu sistemde benim hiçbir rolüm ve hiçbir söz hakkım yok.

 

İzlediğimiz hiçbir görüntü boş ve amaçsız yaratılmıyor. O halde şimdi söz veriyorum; Allah’ın benim için yarattığı o karelere boş bakmayacak, görmeye çalışacağım.

 

Görebildiğim İlk Kareler

 

Vücudumdaki bütün hücreler tek bir hücrenin çoğalmasıyla oluşuyor. Gözümdeki ince ve şeffaf canlı zarı oluşturan hücreler de, sert kemiklerimi oluşturan hücreler de, kan ve sinir hücrelerim de; tümü tek bir hücrenin bölünmesi ve çoğalması sonucunda var olmuş. Bir hücre bölünerek bir taraftan taş gibi sert olan kemikleri, diğer taraftan cam kadar şeffaf olan göz korneamı oluşturmuş.

 

Şu tek bir cümleyi yazıncaya kadar gözümde yaklaşık yüz milyar (100.000.000.000) işlem yapılıyor. Hayatımda sahip olduğum her şey gözlerim sayesinde anlamlı. Ailemi, dostlarımı, evimi hayatım boyunca karşılaştığım her şeyi gerçek anlamda gözlerimle tanıdım. Onlar olmasaydı renklerin, ağaçların, denizlerin, kısacası güzelliklerin nasıl bir şey olduğunu hayalimde canlandıramazdım.

 

Ama gözlerim var, okuyorum, yazıyorum. Dahası, bunun için hiçbir çaba harcamıyor yalnızca görmek istediğim neyse ona bakıyorum o kadar.

 

Fotoğraf çekebilmek için fotoğraf makinesini ayarlarken, gözlerimle yalnızca bakıyorum. Ne göz merceğimle optik ölçümler yapıyor, ne de göz kaslarımın çok hassas kasılma oranlarını hesaplamıyorum. Bu işlemlerin tümü benim için otomatik olarak düzenleniyor. Bunun ne büyük bir mucize olduğu aklıma bile gelmiyordu. Ancak şimdi biliyorum ki bu, Allah’ın çok büyük bir lütfu. Allah, benzersiz yaratmasını böyle cömertçe sergiliyor ki O’nu tanıyıp, sonsuz gücünü gereği gibi takdir edebilelim.

 

Belli ki canlı ya da cansız tüm varlıklardaki her bir molekül Allah’ın ilhamı ile hareket ediyor. Bu gerçeği kavramak Rabbime dayanıp güvenmemi sağlıyor. Beni bir kader dahilinde yaşatan, sayısız nimet veren Allah’a yönelmek gerçek huzuru tattırıyor.

 

Tesadüfen yaşadığıma inanıyor olsam, tesadüfen çalışan beynime, tesadüfen atan kalbime ve tesadüfen çalışan tüm diğer organlarıma güvenerek rahat bir hayat sürdürmem mümkün olabilir miydi?.. Bu konuda huzurlu yaşayabilme nedenim, bana can veren Yaratıcının, bedenimdeki tüm sistemleri kontrolü altında tutuyor olması.

 

Her gün ortalama yirmi üç bin kez nefes alıyorum. Aldığım nefesler adedince Rabbime hamd olsun!

 

Bedenimdeki yüz trilyon hücrenin sahibi ve Yaratıcısı, üstün güç sahibi olan Allah. İnsanı sahip olduğu tüm organlarıyla birlikte “en güzel surette” yaratıp, kendisini tanıyıp bilmesi için delillerini sergileyen de Yüce Allah.

 

O halde üzerimdeki nimetlerin farkına varmalı, hayatımı yalnızca Allah’ın razı olacağı şekilde düzenlemeli; sahip olduğum mucizevî bedenin Allah’ın bir lütfu olduğunun bilinciyle O’na hamd ve şükür içinde olmalıyım.

 

Hamd ediyorum coşuyorum sevinçten. Bedenim selâmette, sonsuz bir aklın kontrolündeyim ve O’na teslim olmuşum. Büyüklüğüyle seviniyorum, gücüyle seviniyorum Allah’ın. Beynim ferahlıyor, kalbim mutmain oluyor, ruhum bayram ediyor!

 

 

Fuat Türker

Kategoriler
İslam Dini

Ey Bütün Kapıları Açan

 

ey kapilari.jpg
ey kapilari.jpg

 

Allah, Fettah; çok iyi hüküm veren, bütün kapıları açan.

 

Rabb’imiz önce anne karnındaki karanlıktan çıkarır bizi. Sonrasında eğitim mekânı olan dünyada  kimi zaman Yusuf gibi karanlık kuyularda, kimi zaman Yunus gibi balığın karanlık karnında iken kullarını selamete çıkaran hep O’dur.

 

O, bize şahdamarımızdan yakındır ve yardım edenlerin en hayırlısıdır. O, Kendisine yalvaranların isteklerini veren, dualarına icabet edendir.

 

Rabb’imizle aramızdaki yakın bağlantı, karanlıklarda soluksuz kalmaktan korur bizi. O’ndan uzak olduğumuzda zayıf düşeriz. Her karanlıkta, merhamet sahibi olan ve kullarına hayır yolları açan Allah’ın lütfuyla bir ışık görür,  Fettah sıfatının tecellisine şahit olur, aydınlığa kavuşuruz.

 

Allah zorluklarla imtihan eder ancak güç yetirebileceğimizden fazlasını yüklemez. Zorluk verdiğinde ondan çıkış yolunu da açar. Zorlukla beraber kolaylık da gösterir.

 

Peygamberimiz(asm)’a seslenir Rabb’imiz.

 

Biz, senin göğsünü yarıp-genişletmedik mi?

 

Ve yükünü indirip-atmadık mı?

 

Ki o, senin belini bükmüştü;

 

Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi?

 

Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.

 

Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 1-6)

 

Allah iman edenlerin yardımcısı ve destekçisidir; kendi öngörümüzle açılması en zor görünen kapıları bile açar. İnkârcılar için de kapı açar Rabb’imiz. “Eğer o ülkeler halkı inansalardı ve korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem yerden (sayısız) bolluklar (bereketler) açardık; ancak onlar yalanladılar… (Araf Suresi, 96) buyurur Kur’an’da.  Ancak yalanlamalarına karşılık olarak onlara açılan kapı azap kapısıdır:

 

Sonunda, üzerlerine azabı şiddetli olan bir kapı açtığımızda, onlar bunun içinde şaşkına dönüp umutlarını kaybettiler. (Müminun Suresi, 77)

 

“Kapı açılır, Sen yeter ki vurmayı bil! Ne zaman? Bilemem! Yeterki o kapıda durmayı bil! Çalınan her kapı hemen açılsaydı, ümidin, sabrın ve isteğin derecesi anlaşılmazdı” der Mevlana Celaleddin.

 

Ey bir kapıyı açmadan diğerini kapatmayan Yüce Rabb’imiz! Sebepleri hazırlayan, kalpleri istediği tarafa çeviren, yolunu şaşıranlara yol gösteren, yardım isteyenlere yardım eden,  mahzunları sevindiren Allah’ım. Sana tevekkül ettim, işimi sana havale ettim. Ey rızkı veren Allah’ım, bize hayır kapılarını aç!..

 

Ya Mufettiha’l Ebvab! Ey bütün kapıları açan Rabb’imiz. Sadece rızanı aramak için çaldığımız kapıları aç bize. Ve meleklerinin, “Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz, ebedi kalıcılar olarak ona girin.” sözleriyle karşıladıkları son kapıdakilerle birlikte kıl bizi.

 

 

Fuat Türker

Kategoriler
İslam Dini

İlâhî Rahmetin Parıltısı

İnsan, Rabbine ne kadar yakın ise, O’nun güzel isimlerinin üzerindeki tecellileri de o kadar fazladır. O’ndan kendilerine güzellik geçmiş bulunan kullarının ruhlarındaki o güzellik dışarıya yansır, çevresini aydınlatır.

 

“Bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem’asıdır (parıltısıdır)” diyor Bediüzzaman. Özellikle de annelerde Allah’ın Rahman,  Rahim, Rauf gibi şefkat ve merhamet ifade eden isimleri tecelli ediyor. Her annede bu tecellileri görebilmek mümkün. Her annenin kalbi çocuğuna karşı şefkat ve merhametle coşuyor.

 

Merhametlilerin en merhametlisi Allah, her bebeği son derece korunaklı, sakat kalmayacağı, acı duymayacağı bir yere; anne rahmine, ona hiçbir zarar gelmeyecek şekilde yerleştiriyor. O İlâhi rahmetin tecellisiyle anne de daha doğmadan çocuğunu şefkatle sarıyor, koruyor, gözü gibi sakınıyor. Doğduktan sonra da şefkat kanatlarını üzerine geriyor. O munis kadın, çocuğuna yönelik bir tehlike durumunda ise adeta aslan kesiliyor. En şiddetli özveriyi gösteriyor, kimi zaman kendisini feda ediyor.

 

Hz. Peygamber(asm) bir gün ashabına, “Bir anne sevgiyle öpüp kokladığı yavrusunu ateşe atar mı hiç?” diye soruyor. Ardından, “hiç şüphe yok ki Allahu Teâlâ kullarına karşı annenin yavrusuna olan şefkatinden çok daha şefkatli ve merhametlidir” diyor.

 

“Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” buyuran Peygamberimiz(asm), merhamet duygusunun en fazla çocuk sevgisinde ve onlara gösterilen şefkatte görüldüğünü belirtiyor. Öyle ki; “Yâ Resulullah, siz çocukları öper misiniz? Biz onları öpmeyiz” diyen Bedevî’ye, “Allah senin kalbinden merhamet duygusunu almışsa ben ne yapabilirim?” buyuruyor.

 

Sevgi ve paylaşmak en yakınımızdan başlar. En yakınımız çocuklarımızdır; paylaşmak sevgi, saygı ve merhametle olmalıdır. Resulullah(asm), etrafındaki kişilerin cehalet, art niyet, ön yargı, kötü ahlâk ya da zalimlik nedeniyle sergilediği kötü davranışlarına karşı onları doğruya yönlendirme ve ıslah etme yolunu seçer. Kapsamı oldukça geniş olan din eğitimi konusunda bizler için en güzel örnek, Peygamberimizdir. Şöyle ki;

 

Küçük Mahzure dışarıda arkadaşlarıyla oynarken müezzin taklidi yaparak, alaylı bir şekilde ezan okuyor. Oradan geçmekte olan Hz. Peygamber(asm) çocuğun yanına gidiyor; “Haydi bir ezan da bana oku!” diyor. Mahzure ne yaptığının farkına varıyor, pişman oluyor ve utanıyor. Ama bütün gayretini göstererek ezan okuyor. Birkaç yanlış dışında Mahzure güzel bir ezan okuyor, Hz. Peygamber yanlışlarını düzeltiyor. Sırtını sıvazlayıp: “Mübarek olsun!” diyor. Mahzure şaşkın, kızılmayı beklerken şefkat ve lütuf görüyor, dahası bir de dua alıyor.

 

O, resul olarak gönderildiği toplumda kız çocuk doğduğunda cahiliye erkeklerinin yüzleri karanlık bir gecenin parçalarına dönüşürken, hatta kız çocukları diri diri toprağa gömülürken, kızını Mekke sokaklarında omzunda taşıyan merhamet peygamberidir. Ona dair her kıssada bizler için önemli dersler vardır. Kadın, erkek, anne, baba her Müslüman için örnek kişiliktir Peygamberimiz(asm); O, yolumuzda ışıktır. Allah, O’nun kalpleri imana ısındıran ve Kur’an ahlâkına yaklaştıran sevgisini, ince düşüncesini ve şefkatini kalplerimize rapdetsin, o “İlâhi rahmetin parıltısı” ile ruhlarımızı aydınlatsın. …

 

“… Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. (Araf Suresi, 157)

 

 

Fuat Türker