Kategoriler
Günlük hayat Öylesin Esti Şuan Düşündüklerim Uzay ve zaman

Zaman ve uzay üzerine…

Genel olarak bilime baktığımızda çoğu şeyi açıklayamadığımızı görürüz. Ancak buna rağmen hala insanoğlunun güçlü bir hayalgücünün sınırları zorladığını görebiliyoruz. Günümüze kadar bilim çok önemli bir alan olmuştur. Hatda bir dönem bilim ile ilgilenenlerin çok popüler olduğunuda biliyoruz. O kadar popüler oluyorlardıki devlet başkanlarından bile daha çok itibar görüyorlardı. Tabi bu olay çok uzun zamanlar önceydi.

Şimdiki zamanda bilimin bile açıklayamadığı çok şey olduğunu söylememe gerek yok. Ancak hala bilim-kurgu filmlerinden etkilenen insanların yada bilimcilerin hayal gücüne yenik döştüğünü görebiliyoruz. İlk başlıkta bilimcilerin geçmişe dönüş konusunu ele alıp alternatif olabilecek farklı fikirlerimi anlatacağım.

Geçmişe dönüş imkansızdır – Alternatif: Paralel evrenler

Bilim insanlarının kabul ettiği bir gerçek: Madde. Madde üzerinde gerçekleşen olayların geri dönüşümün olmaması, bize geçmişe dönüşü imkansız kılıyor. Geri alınamayacak bir  olay, siz onu geri alsanız da artık geri almış değil gelecekte tekrar oluşturmuş olursunuz. Bunun anlamını kısa bir örnekle açıklamak gerekirse:

2 şeritli bir yolda giderken karşı şeritde kaza olduğunu varsayalım. Yolun kenarında da sabit bir gözlemci olduğunu, olayları gözlemcinin gözünden izlediğimizi düşünelim. Kaza sırasında siz durup arabayı geri aldığınızda olayların hala gerçekleşmeye devam ettiğini görürsünüz. Bu ilerde bir gün siz geçmişe dönüş makinesi yapsanız dahi göreceğiniz tek şeyin yine kendi zamanınız olacağı anlamına gelir.

Diğer yandan böyle birşey mümkün olsa(olması imkansız), sizin geçmişe 100 yıl geriye döndüğünüzü varsayalım. Dünya bir atom parçası gibidir. Bu atom parçasına aslında var olmayan bir maddenin girdiğini düşünelim. Atom bu duruma nasıl karşılık verecektir ? sizin varlığınızla ya atom büyümeye devam edecek yada varlığınızla bu büyüklüğü kaldıramayıp farklı elementlere parçalanacaktır.

Yani sizin bir düzen bozucu konumunda olduğunuzu söylemeye çalışıyorum. Geri döndünüzü varsaydık, bunun olması ihtimali bile süzülen bir rüzgarın hızında olabilecek küçük engellemenin sonuçları dünyanın şimdiki zaman kadar olan herşeyinin değişmesine neden olabilir. Bunuda küçük ve çılgınca bir örnekle karşılaştırmak istiyorum:

Geçmişe döndüğünüzde bir sivrisineği öldürdüğünüzü varsayalım. Bu sivrisinek bir insanı ısıracak, hastalanmasına neden olacak, hastaneye gitmesi gerekecek, bu süre zarfında da bir çok olayı tetikleyerek düzenin işlemesini sağlayacak. Bu durumda ölen sivrisineğin düzenden çıkması olası yaşanması gereken olayların tetiklenmemesine ve bu esnada yaşanan herşeyin yeniden bir düzene girmesine neden olacaktır. Bu sizin doğmamanıza, annenizin, babanızla tanışamamasına kadar büyüyen büyük bir bigBang patlaması gibi sonuçlar ortaya koyabilir.

Diğer yandan Bilimcilerin geçmişe dönüş tezi sırasında kullandıkları en büyük paradoks büyükbaba örneğidir. Siz geçmişe döndüğünüzde büyükbabanızı öldürürseniz babanızın doğmayacağını, bununla beraber sizinde var olmayacağınızı savunuyor.

Ancak insanoğlu hala açıklanamayan binlerce konuyu tartışıyor. Bu maddenin payısı ile açıklanabilecek şeylerle sınırlı değil malesef. Uzay burda konumuza dahil oluyor. Ancak ve ancak bilimin açıklamak istediği konulara yaklaşmamız insanoğlunun aslında bilim ile nasıl ortaya çıktığının bulunması ile olacaktır. Bilimin açıklayamadığı konulara bilim çoğu zaman açıklık getiriyor. Burda da bir çok bilim insanının kabul ettiği yüce yaratıcıyı anlama söz konusudur. Evet bir yaratıcı söz konusudur ancak bilimcilerin merak ettiği nasıl ortaya çıktığımız ve madde, uzay, enerji gibi oluşumların temelini görmemiz.

Paralel evrenler

Geçmişe dönüşümüz imkansız evet ben bunu savunuyorum, belkide yanlış birşeyi savunuyorda olabilirim, Ancak bu konuda bir alternatif olabileceğinden de eminim. Paralel evrenler. Bu fikrin ortaya çıkması bilim kurgu mu bilmiyor ama hala bir çok bilimcinin kabul ettiği bigBANG in sonucunda bizimki gibi birden fazla evren oluşmuş, oluşan evrenlerdeki olaylarında aynı düzende devam ettiğini düşünebiliriz. Bu maddenin değişmez yapısını kabul ettiğimiz için mümkün olabilecek birşey. Uzayda bulunan bir atom parçasının, daha uzak bir noktada da aynı kararlılık içerisinde olacağını düşünüyorum. Bu bize farklı evrenler varsa bu evrenlerde de maddenin bizimkinde olduğu gibi bir düzen oluşturduğu anlamına gelir. Bu evrenler arasında gerçekleşebilecek yolculuklarda kendi dünyamızdan bağımsız olarak geçiş yaptığımız evrendeki dünyayı etkilemiş olacağız. Ancak burda bir konu varki en can alıcı şeylerden birisidir. Burdaki paralel evren yolculuklarında da geçmişe dönüş yapmış olmuyoruz. bir bakıma geçiş yaptığımı evrenin yaşı neyse onda buluruz kendimizi. Geciktirici bir etken ile karşılaşmadığı sürece paralel evrende bizimki ile aynı yaşta olacağından hala şimdiki zamanı yaşıyor oluruz. Bu derin konuda oluşabilecek değişikliklere girmiyorum bile.

Paralel evren varsa ve bu evrenler arasında yolculuk mümkün olsa geçmişe değil, geleceğe gitmiş olacağız.

Zaman ve uzay birbirine bağlı ancak dünyadaki zaman ve dünya ile karşılaştırıldığında daha ağır ilerlediği bir çok deneyle kanıtlanmış bir olgu. Yani dünyadaki bir saat ile uzayda yolculuk eden bir saat farklı süreleri gösterecektir. Bu kabul edilen durumu uzayda paralel evrende yolculuk yaptığımızı düşündüğümüzde uygularsak, evrenler arası yolculuklarda biz daha ağır hareket etmiş, paralel evrendeki dünyanın ise bizden daha hızlı hareket ettiğini görmüş oluruz. Buda siz dünyadan 2012 de hareket ettiğinizde paraler evrene vardığınızda ordaki zamanın 2015-2020 olacağını gösterir.

Geleceğe yada geçmişe gitmek ancak ve ancak zamanın limitleriyle alakalıdır. Siz duvardaki saati 1 saat geriye alırsanız bu sizi 1 saat geri götürmez, sadece algılarınızın limitlerine ve zamanın değişmez yapısına takılırsınız.

Işık ve çekim kuvveti

Büyük bilimciler genelde olayları limitlendirmeye çalışır. Bu Einstein’ın ışık hızını hesaplarken buna bir limit koyması ile örneklendirilebilir. Bana göre ise kesin konuşmak çok yanlış. Işık farklı ortamlarda değişik hızlara çıkabiliyor. Bunun farklı etkenleri olabilir. Örneğin uzayda yol alan bir ışık demetinin kütle yoğunluğu fazla olan bir maddenin yakınından geçmesi ile oluşacak çekim kuvvetinden etkilenmesi ve hızının bu kuvvet çevresinde azalacağından eminim. Bu olayda ışığın kaybolan hızını hesaplamak için ise o anki ışığın hızı, maddenin çekim kuvvetinin şiddeti ve ve ışığın maddenin çekim kuvvetine uyğuladığı bir diğer çekim kuvveti ile hesaplanabilir. Burdaki formul üzerinde düşünülmesi gereken bir şey. Bir çok bilim insanının ışığın maddenin çekim kuvvetinden etkilenerek yolundan birazda olsa saptığını ve bunun maddenin çekim kuvvetinin sonucu olduğunu savunur. Bir konuyu atlamaları dışında: Işığında bir madde olduğunu ve bu maddeninde kendisini çeken kuvvete uyguladığı karşı çekim kuvvetidir. Bu noktada gözlemcilerin hesap yaparken kullandıkları formülde birazda olsa yanlış sonuç alırsınız. Bu kendi görüşüm aslında bunu savunmak için ciddi ölcümler ve matematik kullanmak gerek. Ancak değişmez sonuçları savunursak burdaki ışığında gelen çekim kuvvetine uyguladığı çekim kuvvetini görmezden gelemeyiz.

Siz uzaya baktığınızda gördüğünüz yıldızlar aslında tamda orda göründükleri yerde değillerdir. Bu uzaklıklarına bağlı olarak, yolculuk esnasında karışaltıkları çekim kuvvetine göre algılanır. Yani siz uzayda bir yıldıza baktığınızda aslında o yıldızın tam tersi yönde olduğu gerçeğini verir. Hatda bu bize görünen cismin yerini velirleyememizede neden olur. Çünkü görüntünün bize ulaşana kadar yaşadığı çekim kuvvetleri birden fazla olabilir. Bir yılanın ilerleyişi gibi ışığın bize ulaşması durumunda asıl kaynağının konumunu saptamamız imkansız olacaktır. Bu daha iyi algılama makineleri ve teleskopları icat edene kadar sabit kuralları kullanmamız anlamına geliyor. Yani yakın alanlar bizimdir, ilerisinin sahibi asla biz olamayız. Çünkü uzay gemisi yapıp dünyadaki algılarımıza göre hesapladığımız bir yıldızın koordinatlarına göndersek bulacağımız boş uzay yada farklı bir madde olacaktır.

Konu uzay olduğunda sabit bir yere gitmek imkansızıdır. Huble tarafından keşfedilen ve günümüzde de desteklenen evrenin genişlemesi sebebi ile var olan sabit hesaplamalara bu genişlemeyide dahil etmek gerek. Öyle bununlada bitmiyor. bu genişlemeye ışık hızını, uzay gemisinin hızını da eklemek gerek. Uzay gemisinin karşılaşacağı çekim kuvvetlerini saymıyorum bile.. Ama ilerde süper bilgisayarlar yapıp bunu öngörmek mümkün olabilir belki..

Geleceğe gitmek

Geleceğe gitmek istiyorsanız bir uzay gemisi yapın ve uzaya çıkın, bunu yaparken karınızla çocukalarınızla vedalaşın. 2 yıl ışık hızında gezin tozun. Geri dünyaya döndüğünüzde sizi tanıyan hiç kimseyi bulamayacaksınız. Bu teori Einstain tarafından ortaya atıldı, birçok bilimci tarafından da destekleniyor ancak benim için çok belirsiz ve kesinliği olmayan bir konu. Einstain’ın izafiyet teoriside uzay zaman ilişkisini açıklamak için kullanılıyor. Bu teoriye göre uzayda ışık hızında yolculuk ederseniz zaman daha yavaş akacaktır normal hareket düzeninde olanlara göre. Ancak bu sizin için normal zaman süresi gibi gelecektir. Bu yolculuk süresi sonunda dünyadakiler daha yaşlanacak zaman daha ileriye akacaktır. Buda bir nevi gelecek makinesine binmişsiniz hissini uyandıracaktır. Ancak herşey algılarımızdan ibaretse, dünya yerine uzayda bir roketin içinde ışık hızı ile yolculuk yapan birini beklediğimizi farzedelim. sonuç ne olur ? Dünyada ki ile aynımı ? Dünyadaki çekim ve kütlenin zamana etkisini ortadan kaldırıp uzaya taşındık. Bu bize bir artı özellik katarmı zaman için yoksa aynımı kalır ?

Ben izafiyet teorisinin tam anlamıyla uzay zaman ilişkisini açıklayamadığını ve mantıksal hatalar olduğunu düşünüyorum. Zaman kavramı algılarımız ile alakalı ise ışık hızıyla  giden birisinin dış etkenler içinde zamanı değiştirmediğini düşünüyorum.

BigBANG ve bize ulaşan ışık

Bir çok bilimci uzaydan bize ulaşan görüntülerin aslında yıllar öncesine ait olduğunu bununda ışığın sabit hızına bağlı olduğunu savunuyor. Bu aslında kurama ayak uydurursanız doğru bir sonuç olabilir. Ancak bigBANG teorisine inanıyorsanız bir kaç aksaklıkla karşılaşabilirsiniz. Örneğin bir fenerin dünyadan yavaşça uzaklaştığını hayal edelim. Sonuç ne olur? Başka bir örnek verirsek düz bir kanal ve akan suyu inceleyebiliriz. Öncelikle kanal boş olsun ve suyu serbest bırakalım.Baskı uygulanmayan suyun hızı aynı olacaktır, ancak arka taraftan suya uygulayacağınız bir basınç ile suyun hızı artacaktır. Suya uyguladığımız basıncı kestiğimizde giden suyun hızıda düşecektir.

Bu örnekte anlatmaya çalıştığım bize doğru gelen bir ışık demetinin maruz kaldığı itme kuvveti ve bu süre içerisinde ışık moleküllerinin maddedeki enerji yapısının azalmasıyla yavaşlayacağını düşünüyorum. bu bize gelen görüntünün net olmamasına yada bozulmasına neden olacakdır. Bir bakıma sizin elde ettiğiniz görüntü aslı ile alakası olmayan bir şey olacaktır. Işıkta maddenin özelliklerini barındırıyorsa bu maddenin kütlesinin mecburi şekilde enerjiye dönüşmesi gerektiği anlamına gelir. Çünkü azalan enerji kaybını kütlesini enerjiye dönüştürerek kullanmaya devam edecektir.

Bu yukarda anlattığıma örnek vermek gerekirse karanlık bir odada fenerinizi yakın. Fener ışığını tuttuğunuz yerde ışığın gitdikçe azaldığını ve arkasını görememenize neden olur. Ayrıca genişleyen ışın demetlerinin solmaya başladığını farkedersiniz. Ancak fener ışığını tuttuğumuz yerin 50 metre uzağında bir gözlemci olsun. bu gözlemci fener ışığını görebilecektir. Buda ışığın gözlemciye kadar geldiğini göstermez mi? O zaman feneri tutan kişi neden gözlemciyi görmez ? Yada neden fener ışığının gözlemciya kadar gittiğini düşünmez ? Bu örneğe 36. bir gözlemci ekleyelim ve oda iki nokta ortasında uzakta dursun. Fenerin ışığını görecektir ancak 2. gözlemci yani fenerin 50 metre önünde duran kişiye ulaştığını görmeyecektir. Şimdi 3. gözlemciye göre ortada ışık bulunmuyor ama 2. gözlemci ışığı görüyor. Buda ışığın ona ulaştığını gösterir. O zaman kimin algısında sorun var? 3. gözlemcide mi hata var, yoksa ışık varda kendisimi görmüyor bunu? Gözün feneri ışığını algılayabilmesi için mecburi olarak kendisine bu ışık demetlerinin ulaşması gerek. 1. ve 3. gözlemcinin görmediği ışık demetleri 2. gözlemciye nasıl ulaşıyor ve bunu algılayabiliyor ? İşde burda tam bir çelişki söz konusudur. Bu çelişkiyi ortadan kaldırabilecek bir fikri olan varsa söylesin çünkü mantık kurmak için çok düşünmek gerekecek. Fener ışığı  nasıl oluyorda 3 gözlemci tarafından da görülüyor ancak kendisine ulaşana kadar aradaki mesafede ortadan kayboluyor ? Aradaki bu görünmez alanda ne oluyorda ışık demetlerini biz görmüyoruzda sadece kaynağını algılayabiliyoruz ?

Bir bakıma ışık bize ulaşıyor o zaman geldiği yol boyuncada önünde olan nesneleri aydınlatması gerekiyor. Bunun yerine hiç bir nesneyi aydınlatmıyor ancak gözümüze kadar ulaşıyor. Bu belkide aslında ışığın bize gelmediğini sadece gözlerimizin onu algıladığını söylüyor ama diğer yandan da algı için maddenin kendisinin gerekli olduğu kuramı kafa karıştırıyor. Işık için söylenebilecek bir diğer şey ise ışığın yol kat ettikçe dalga boyunun azalması olacaktır. Bu yol ne kadar uzun olursa dalga boyu o kadar düşüyor ve renginde de kızıla kayma görülüyor. Belkide aradaki cisimlerin 2 gözlemciye neden görünmediğinin sebebi bu dalga boyunun düşmesi ve rengin koyu kızıla kaymasıdır.

Maddenin derinlerine inmek gerek. Açıklanamayan yada açıklandı sanılan bir çok konu aslında sadece insanların algılarıyla sınırlı. Bunlar gerçekte doğru olmayan nitelikler. Ancak algılarımızın limitleri bizi bunların doğru olduğu varsayımına itiyor. 

Kategoriler
İslam Dini

“Hiç Şüphesiz O Saat Yaklaşarak-Gelmektedir…”

Kur’an’da, kıyamet günü gerçekleşecek olan olaylar oldukça detaylı tasvir edilir. O gün yeryüzünde ve tüm evrende dehşet verici olaylar meydana gelecektir. İnsanların tüm benliklerine hakim olacak, davranışlarına yansıyacak büyük şaşkınlık, korku, dehşet ve panik, Kur’an’da çok açık bir şekilde anlatılır.

Dünyanın geçici değerlerine sahip olmanın yeterli olduğunu düşünen insanlar, yaşamlarındaki her saniye onları daha da yaklaştırdığı halde ölümü göz ardı eder, diriltilecekleri günü hatırlamamaya çalışırlar. Tüm bunları düşünmeyerek kendilerince bir kaçış yöntemi geliştiren bu çarpık mantıktaki kişiler, Allah’a olan yükümlülüklerinden uzak, yalnızca kendi tutkularına göre yaşayabileceklerini zannederler. Bunu yalnızca ‘zannederler’; çünkü kıyamet günü kesin bir gerçektir ve Kuran’da da haber verildiği üzere “…Hiç şüphesiz o saat de yaklaşarak-gelmektedir…”(Hicr Suresi, 85)

Kusursuz olarak yoktan var edilen kainat, yine kusursuz ve olağanüstü görkemli bir şölenle sona erecektir. Gezegenler yörüngelerinden kayacak, dağlar yerlerinden oynayarak ‘renkli yün’ gibi etrafa saçılacaklardır. Her şeyin rastlantılarla oluştuğu iddiası ile Yüce Allah’ı inkar edenler, ilah edindikleri doğa kanunlarını ve evrendeki tüm dengeleri altüst eden bu muhteşem olaylar karşısında rastlantıların değil, yalnızca tek büyük güç olan Allah’ın hükmünün geçerli olduğunu anlayacaklardır. Rabbimiz kıyamet gününde gerçekleşecek olaylarla ilgili olarak Kur’an’da şöyle bilgi verir:

De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” De ki: “Allah’ındır.” O, rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Nefislerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır. (Enam Suresi, 12)

Artık Sura tek bir üfürülüşle üfürüleceği, yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman. İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan kıyamet) artık vuku bulmuş (gerçekleşmiş)tur. (Hakka Suresi, 13-15)

Vakit Belirlenmiştir

Şüphesiz, kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir. Herkesin harcadığı çabanın karşılığını alması için, onun (koşup haberini) neredeyse gizleyeceğim. (Ta-ha Suresi, 15) ayetiyle de haber verildiği gibi, kıyametin vuku bulacağı ana doğru hızla yaklaşıyoruz. Birçok insan kıyamet vaktini ayetlerde belirtildiğinin aksine uzak olarak görür ve kendilerinden çok sonraki nesillerin karşılaşacakları bir olay olarak düşünür. Kuşkusuz önceki nesiller de aynı şekilde düşünmüşler ve ‘uzak gelecekteki’ bu olayı akıllarına bile getirmemişlerdir. Oysa dünya üzerinde, ilk insandan itibaren yaşamış, şu an yaşayan ve bizlerden sonra yaşayacak olan herkes, kıyamet günü gerçekleşen olaylara tanık olacak, Allah’ın huzurunda toplanacak ve hiç kimse için de bir kaçış söz konusu olmayacaktır. Dahası o günün, günlük yaşamımıza devam ederken ya da geleceğe ilişkin planlar yaparken gelmeyeceğine dair bir güvencemiz de yoktur. Kesin bir gerçek olan kıyamet saatinin bilgisi, “De ki: “Bilmiyorum, size vadedilen (kıyamet ve azab) yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koymuştur?” O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.)” (Cin Suresi, 25-26) ayetiyle de açıklandığı gibi, Rabb’imizin Katındadır.

Allah, muhteşem bir düzenle yarattığı yaşamı, belirlediği vakitte tüm düzeniyle birlikte sona erdirecektir. Evrenin sonunun nasıl olacağı konusunda insanın aklına, bilime dayanan pek cok sebep gelebilir, ancak Allah dilediği takdirde böyle bir olay hiçbir sebep olmadan, bir anda da gerçekleşebilir. Bilimsel çalışmalar sonucunda ortaya atılan birçok olasılık, üzerinde düşünmemiz ve o gün gelmeden Allah’a dönüp yönelebilmemiz için yalnızca birer uyarı niteliğindedir. O zorlu gün, Rabb’imiz ne şekilde dilerse o şekilde gerçekleştirecektir. İman edenler için kıyamet gününü tefekkür etmek, Allah’ın sonsuz gücünü de hakkıyla takdir etmeye vesile olur. … kendilerine va’dettiğimiz şeyi onlara gösteririz ki, Biz gerçekten onların üstünde güç yetirenleriz. (Zuhruf Suresi, 42) ayetiyle de bildirilir ki; mağlup edilmesi mümkün olmayan, galip olan Allah her şeye güç yetirendir; kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerindedir.

Evrendeki düzenin bozulması ve dünya üzerindeki canlılığın yok olması için binlerce neden vardır. Üstelik bu nedenler zaman ilerledikçe daha da artmaktadır. Evren belirlenmiş sona doğru hızla hareket etmektedir ve bunun çok açık alametleri vardır.

İnsanların büyük çoğunluğu ise, yaşanacak bu sondan kuşku duyar ya da inanmaz; inkârı tercih eder. Ancak Allah’ın vaadi olan bu son gün, Daha doğrusu onlara va’dedilen (asıl azap) (kıyamet) saatidir. O saat, ‘kurtuluş olmayan daha korkunç bir bela’ ve daha acıdır.” (Kamer Suresi, 46) ayetiyle de bildirildiği üzere, inkarcılar için oldukça zorlu ve dehşet verici bir gündür. Hükümlerinde asla ortağı, benzeri, dengi bulunmayan Allah’ın, iman etmeyenlere dünyada verdiği sıkıntılı yaşam, o gün yaşayacakları korku ve paniğin yanında çok hafiftir. Dünya hayatında gösterdiği uğraşların ‘boş bir çaba’ olduğunu kıyamet saatinde kavrayan kişinin duyduğu pişmanlık, tarif edilemeyecek kadar şiddetli ve zorludur.

Ancak o, ‘herşeyi batırıp gömen büyük-felaket’ (kıyamet) geldiği zaman. O gün, insan, neye çaba harcadığını düşünüp-anlar. (Nazi’at Suresi, 34-35)

Kategoriler
Deneme Yazıları Eğitim - öğretim Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat iletişim İnternet Dünyası Kişisel makaleler Toplumsal Konular

Yaşam ve getirileri..

İşe birazda tarihsel yaklaşmak lazım… Onbeş bin yıllık insan tarihi, sıkıntılarla, meraklılarla, düzenbazlarla, ezilen ve direnen halkın sıkıntılarıyla ve bir çok doğal afetlerin etkisiyle bugünlere gelmiş. İkilemler, duyular ve yanlış alınmış kararlar gibi bir çok etkeninde verdiği gibi, insanlık ilk döneminden bügüne, gerek duymadığı (ilk dönemlerde) birçok duygu ve güdüyü gün yüzüne çıkartmış. Teknolojiden kültüre, hayal gücünden zekanın gücüne kadar bir çok etmen insanlığın kötülüğü için kullanılmış. Bunlardan birini kullanmıyorum diyen insan yalan söyleyen insandır. İşte konu asıl buradan başlıyor.

Zengin, fakir, iyi, kötü durumunun değiştiremediği tek şey vardır. Yaşam! Yaşam, beraberinde sorunları getirir. Aynı şekilde yaşam, bütün insanlığı içinde barındırır. Dolayısı ile sorunlar bütün insanlığı kapsamıştır. Peki nedir bu sorunlar! Bu sorunlar insanlığın ilk başından günümüze kadar gelen sürede sürekli yaşamın verdiği sorunların sıkıcı benliğidir. İnsanlık, onbeş bin yıldan beri gelişmek ve üremektedir. Sonunu bile bilmediğimiz, nereden geldiğimiz sorusuna cevap bulamadığımız içindir belkide bu sorunlar. Belkide kapitalist sistemin yorgunluğudur. Peki kapitalizmi idare edenler neden mi sıkılmıştır. Çünkü kapitalizimde kendi içerisinde bir kapitalizim oluşturuyordurda ondan. Yani sömürmekle uğraşan azınlık insanı, bir yandanda sömürülmemek üzere dikkat kesilmişken, büyük olasılıkla bizden daha çok yıpranıyordur.

Dünya tanrının yarattığı başka bi tanrıdır ve her tanrı aynı zamanda hesap sorandırda. Yani dünya belki karşımıza çıkıp bizden hesap sormayacaktır ama yapacağı şeyler elbet bir gün görülecektir. İnsanların hemen hemen hepsi bir şey için yaşıyordur. Ömrün bitimine kadar savaşan insanların, ömürleri içerisinde verdiği zararlar kaçınılmazdır. Dünya, hesap sorarken bunları da göz önünde bulunduracaktır elbette.

Kategoriler
Kişisel makaleler Makale Yazıları - Yarışma

Çözümlerimizden mi, hatalarımızdan mı tecrübe ediniriz?

    İnsan, hataları ve çözümleri ile var olan bir canlıdır. Kaderinin yapılanmasında bu iki kavram çok önemli bir rol oynar. Düşüncelerimizde yer alan, bizi biz yapan karakterimiz sadece iki ana duygu arasında oluşur; acı ve mutluluk. Duygularımız tek bir şekilde harmanlanır ve geleceğimizi belirler. Peki, bu kadar önemli bir kararı sadece iki durgu mu verir? Tabi ki hayır; her şeyin temelinde, yaratılışımız da var olan güven bir şekilde terbiye edilmelidir. Aksi takdirde hiçbir şekilde tecrübe edinilemez.

    Bizi biz yapan; hayat ile olan bağlantılarımızı kuran güven duygusu sayesinde bu evrende var oluruz. O olmadan hiçbir şeye anlam kazandırılamaz. Bütün iliklerimize, kaslarımıza ve hatta beynimize hükmeden baş kavram güvendir. Ama onun da temelinde bir şeyler olmalı. Yoksa sadece bizler ile basit bir ot arasındaki fark ne olabilirdi? Hayat bize her türlü acıyı ve mutluluğu yaşattırır. Acı ve mutluluk her hareketimizin sonunda evren tarafından verilen mükâfattır. Kozmos ve kaos gibi her an çarpışmakta olan bu yapılar her bir sonuçta artı veya eksi güven değerleri verirler. Hayatımızın geri kalanında bu değerler asla unutulmaz; ancak affedilir. Yalnız affetmek sonucu eksi değerleri silmez, sadece bize mutluluk gibi duygular yaşatır.

    Gördüğünüz gibi hayatla olan bağlantımız evrenin kargaşası ve kişilik arayışı gibi kısır döngü şeklinde gitmiyor. Kader denilen kavram sayesinde belirli yapılar elde ediliyor. Bahsettiğimiz gibi bunların en büyüğü güven. Gerisi ise sadece onun üstüne kurulan birer karar makamı. Yalnız güvenin bize direkt olarak yaratılıştan bahşedildiğini söylemeyiz. Duygularımıza hakim gelmemiz birçok dinin kültüründe yer alır. Bu kavgayı birbirinden ayırt eden kişilere semavi dinlerde; ermiş veya veli, Budizm gibi dinlerde ise Nirvana’ya ulaşmış adı veriliyor. Demek ki bir ilahi güç tarafından kendimizle olan kavgamıza son verilmesi isteniyor. Yalnız çok kolay anlaşılabileceği gibi bu iki duygu arasında soğan zarından daha ince bir çizgi var; zaten bu yüzden ayrılmaları tek seferde gerçekleşmiyor.

    Peki, duygularımızı nasıl terbiye ederiz? İşte hayatımızın anlamı, kaderin bize mesajı olan tecrübe burada kendini gösteriyoruz. Her insanın bir şekilde hayatına devam etmesi gerekiyor ve her fiilden sonra bazı bilgilere sahip oluyor. İşte bunlara tecrübe adı verilmiş durumda. Tecrübesiz insan var olamaz; tıpkı düşünmeyen bir insanın var olmayacağı gibi. Aslında bütün evren, kozmos ve kaos birbiri ile bağlantılı. Onların kavgaları sayesinde bizler mesajlar ediniyoruz. Öğrendikçe duygularımıza şekiller veriyoruz. Her duygu güven mekanizmasına birer puan veriyor ve sonunda insan denilen kavramsal yaratık ortaya çıkıyor. İşte sadece bu şekilde; ufacık bir kelebeğin kanat çarpmasıyla fırtına çıkabileceği gibi bağlantılar mevcut. Asıl mesela bu bağlantıların farkında olup yapımıza yol gösterebilmemiz.

    Şimdi sadece kendinizi sorgulamanız gerekiyor. Ben nasıl tecrübe ediniyorum? Sadece bir dakika düşündükten sonra yaşamınız boyunca o kadar çok mesaj aldığınızı göreceksiniz ki şaşıracaksınız. Birçok başarı ve doğamızda olduğu gibi birçok hata… Hatasız kul olmayacağı gibi başarısız bir kulda olamaz. İşte bu kanuna ben kısaca “çözümleme” ismini vermek istiyorum. Lütfen şu anda kendinize bakın. Yeteneklerinizin var olduğunu, hayatınızın belki de yetenekleriniz doğrultusunda yapılandığını göreceksiniz. İşte bizim asıl konumuza geldik; çözümlerimiz mi yoksa hatalarımız mı tecrübeler edinmemizi sağlar? Çözümleme kanununu hatırlıyorsunuz değil mi? Bir insan yapabildikleri ile var olur diyor çözümleme kanunu. Bu durumda başarılarımız bizim için önemsizdir. Çünkü potansiyelimizin yettiği noktalar için ekstra bir enerji harcamayız. Onları zaten başarabiliyoruzdur ve gücümüzün son noktasına dair kullanmamızı gerektirir. Sonuçta ise başarı elde edilir. Bu durumda başarılarımız güven duygumuza sadece artı puanlar verir. Fakat çözümleme kanununa göre hiçbir puan vermez. Sadece kişi başarabileceklerinin farkına varır ki bunun bizim konumuzla şu anda alakası yok. Fakat ya başaramadıklarımız? Eğer ki kişi gücünün bittiği noktayı, asıl önemli olan güçsüz olduğu noktalarını keşfederse tecrübeler kazanır. Çünkü eksik noktalar, yeteneklerin yetersiz olduğu noktalar tekrardan kapatılabilir hale gelir. İşte çözümleme kanuna göre; insanlar başarabildikleri ile var olurlar, başaramadıkları ise onların fark etmesi gereken tecrübelerdir.

    Çözümleme kanunu mantıksız gelebilir, saçma sapan bir şey diyebilirsiniz. Yalnız her anın akıp gittiği şu koskoca evrende sadece verilmek istenen mesajları görerek aslında tecrübenin ne kadar ince bir çizgi olduğunu, bütün hayatınızı oluşturduğunu, kimlere nasıl güvendiğinizi sadece bu şekilde açıklayabiliriz. Acı veya tatlı tecrübeler yaşamadan insan olamayız. Düşünmek, karar vermek, güvenmek bizim içimizde olan ve asla söküp atamayacağımız kavramlardır…

    Herkese bol çözümlü günler…