Kategoriler
Eğitim - öğretim Güncel Haberler Günlük hayat iletişim Şair Söyleşiler - Röportajlar Toplumsal Konular Türkiye üzerine Yazar

Mahmut Kuru ile Selçuk Erat Söyleşisi

Sayın Mahmut Kuru’nun Selçuk Erat ile Yaptığı

26 Kasım 2009 Tarihli Kocaeli Öncü Gazetesi’nde Yayımlanan

Söyleşi Metni

***

Selçuk Erat kimdir? Kendinizi nasıl tanımlarsınız okurlarımız için?

Selçuk Erat, 1982 Şişli doğumlu. Kova burcu. Bekâr. Para kazandığı bir işi var. Bu arada burcunun bütün özelliklerini istisnasız taşır. Herkes gibidir. Sabah kalkar, alelacele hazırlanır, işe gider, akşam eve döndüğünde alelacele bir şeyler yer, bilgisayarının başına oturur, gecenin rüzgârı O’nu taşımaktan yorulduğu an, yatağına girer ve uyur. Zaman zaman dışarı çıkar, gezer, seyahat eder… Uzun yıllardır bu hep böyledir… Ben, kendime baktığımda başka bir şey göremiyorum, ya siz?

Selçuk ERAT
Selçuk ERAT

Şiir kitaplarınızdan söz edebilir miyiz? Yeni çalışmalarınız var mı?

Evet, yeni bir kitap hazırlığım var, ama bu kez şiir olmayacak. Roman mı, deneme mi, öykü mü yoksa çok farklı değişik bir tür mü olacak, bu bilgiyi henüz vermek istemiyorum.

Sizin de bildiğiniz gibi Sevgili Kuru, 2003’te kendi imkânlarımla bastırdığım “Yaş” adında bir kitabım var; ilk şiir kitabım. Bu kitap hakkında hiç konuşmak istemiyorum, çünkü tam bir facia idi! Sevgili Ata Türker’in ısrarı ve teşviki ile bastırmıştım. Bana çok güveniyordu Türker, o zamanki çaylaklığımla elbette ben de kendime güveniyordum. Fakat şimdi geriye baktığımda, zamansız ve gereksiz bir kitapmış diyebiliyorum sadece!

5 yıl aradan sonra, “Toz Yanığı” geldi, 2008’de. Ada Yayınları tarafından okura sunuldu. İçime sinen bir çalışma oldu. Keşke Toz Yanığı, resmi anlamda ilk kitabım olsaydı…

Şiirinizde İkinci Yeni şiirinin izleri yoğun olarak görülüyor, Toz Yanığı’ndaki şiirlerin çoğu bu tarza ait şiirler, kendinizi nereye ait görüyorsunuz?

Açıkçası ben bu konumlandırmadan pek hoşnut değilim. İkinci Yeni şiirlerini ve şairlerini, elbette yakından takip ediyorum ve bu alandaki ürünler, gerçekten başarılı. Fakat benim kendime has bir tarzım var, oturması için elimden gelen gayreti gösteriyorum. Kendi tarzımla anılmak isterim. Zira bu çok uzun zaman alacak ve emek harcanacak bir iş…

Ve Toz Yanığı’ndan sonra gördüğüm tepkiler hep bu yöndeydi, beni her zaman İkinci Yeni’ye yakın bir konuma oturttular veya öyle olmasını istediler (!). Eğer ölmeden evvel, geride bir Selçuk Erat tarzı, akımı, biçemi, ne derseniz deyin, bırakabilirsem mutlu ölmüş olacağım. Evet, kısacası hiçbir yere ait değilim, olmayı düşünmedim veya bir yere ait olmak adına edebi çalışmalarda bulunmadım.

Altay Öktem, sizin için “imgelerin peşine düşmüş bir şair” diyor? Sahi imgelerle aranız nasıl? Bu anlamda imgeleriniz genelde nelerin üzerinde yoğunlaşıyor?

Sevgili Altay Öktem üstadın bu takdiri, beni daima mutlu etti. İmgeyi seviyorum, doğru; ama hâlâ kendimi bu yönde yeterli bulmuyorum. İmge dediğimiz o okyanusa açılmak için iyi donanımlara sahip olmanız gerekli; küreğiniz, botunuz, geminiz, yelkeniniz, her neyse sağlam olmalı! Gelen tepkilerden ve eleştirilerden okyanusa açılmak üzere olduğumu görerek seviniyorum, ama henüz bunun zamanının gelmediğini belirtmem lâzım.

Ne üzerinde yoğunlaştığına gelince, burada sözü Sevgili İhsan Sönmez’e bırakmak istiyorum. Şöyle diyor kendisi:

Selçuk Erat; düşünsel, mitolojik, tarihsel, tanrısal ve toplumsal göstergelerle metinsel malzemeleri işleyerek yeniden güncel anlamlar veya öte anlamlandırmalar ürettirmeyi başarıyor. Bugünü değerlendirerek yarının düşünü kurma bilinci açıkken, aşk ve ölüm temaları, insana ve nesneye bakışta sık sık başvurulan öğeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Selçuk Erat şiirleriyle tinsel algımıza yardımcı olurken, sık sık insan yaşamına ve güncel gerçeğimize parmak basmaktadır. Göstergebilimsel ve yan metinsellik açısından okunması, göndermelere dikkat edilmesi gereken şiirlere imza atıyor.

Şiirlerde kadını sorguluyorum uzun zamandır, kadın hayatın neresinde durmalı sence, ya da soruyu ters çevirmeliyim belki de, kadın hayatın neresinde ki şiirin neresine yerleşmeli, kadını ve şiirindeki yerinden de söz eder misin bu arada?

Güzel bir sorgulamada bulunuyorsunuz Sevgili Kuru, ancak “kadın” öğesi, benim edebi ürünlerimde çok fazla kullanmadığım, ele alıp işlemediğim veya üzerinde düşünmediğim bir husus. Ancak “Anne” öğesini sık sık ele alırım çalışmalarımda.

Bütün kadınlar, “anne”dir. Hz. Peygamber, “Cennet, anaların ayakları altındadır” derken, kadını ve kadının önemini bakınız nasıl yüceltiyor. Aynı şekilde Büyük Önder Atatürk’ün kadınlara bakışı ve Türk Kadını’na sunduğu ayrıcalıkları da unutamayız, unutmamalıyız. Kısacası, yaşadığımız şu dünya, hep annelerin, kadınların sayesinde dönüyor. Kadınların her işte parmağı var! Kadınlar bu kadar önemli ve yüce varlıklarsa, şiire yapacakları veya yaptıkları katkılar ve bu anlamda elde edecekleri konum, aynı şekilde yüksek olmalı. Sanırım buradan kadının yaşamdaki ve şiirdeki yeri hakkında bir fikir sahibi olabiliriz?

Şimdi, “kadın” dediğiniz için, Engin Turgut ve “Bahar Hanım” adlı şiiri gelip, oturdu usuma. Aslında sürekli aklımın en tenha ve en güzel yerlerinde gezinen bu şiiri, radyo programlarımda sık sık okuyorum dinleyenlerime ve nedense bence “kadın” üzerine yazılmış ender şiirlerden biridir bu şiir.

Gebzeli şair olarak tanıdım seni, şimdi de uluslararası bir sivil toplum kuruluşunda görevlisin, ayrıca radyo programlarının sürdüğünü de biliyorum. Selçuk Erat kaç karpuzu koltuğuna sığdırmaya çalışıyor? Ya da şairlerin makûs talihi mi bu her yere dokunabilmek arzusu, çok mu hırslıdır şairler sence?

Öncelikle, Gebzeli olmadığım gerçeğinin altını kalın ve çift çizgiyle çizelim. 8 yılımın Gebze’de geçmiş olmasından son derece üzgünüm, rahatsızım. Yanlış anlamayın lütfen, dikkat ediniz Gebze Şehri’nden söz ediyorum, Gebzelilerden değil. Ancak şu da bir gerçektir ki, edebi anlamda en faal olduğum dönemler Gebze’de geçmiştir, keza bu da büyük bir talihsizlik!

Şairler hırslıdır, katılıyorum. Çünkü şairler, yaratıcı ve üretken insanlardır. Onların bu yetisi, şüphesiz birçok alanda başarılı olmalarının da anahtarıdır bence. Şiir dediğimiz sanat; müzikten resme, plâstik sanatlardan heykele, doğadan teknolojiye, edebiyatın diğer türlerinden sanatın bütün dallarına tiyatroya, sinemaya, hatta bilime kadar, yaşamın bütün alanına bulaşabilen, yansıyan, yaşayabilen bir sanat. Bu anlamda şairlerin, şiir dışında birçok sanat veya meslekle uğraşması şaşırtıcı olmamalıdır.

Benim para kazandığım bir işim var! Bunu ayrı bir kefeye koyalım bence. O kefede sadece bu olsun. Diğer kefeye gelince, orada da; şiir, edebiyat, sanat, tasarım, yayıncılık gibi çalışmalarım var. Hatta bu kefeye bir dönem ilgilendiğim ve sonraları edebiyat ağır bastığı için terk ettiğim resim, müzik ve mimari çalışmalarımı da ekleyebiliriz.

Son olarak şunu söyleyebilirim size: Kaç koltuğum varsa, o kadar da karpuzum olmasını isterim, çünkü benim için yaşamın anlamı budur…

Sevgili Selçuk Erat, Gebze’de şiiri ya da geniş anlamda sanatı ve kültürü sorgulasak seninle? Ne olacak bu Gebze’nin hali diye sorsam?

Gebze’de yaşayan insanlar için üzülüyorum! Gebze’de yaşamış olduğum için kendime de üzülüyorum! Gebze’de sayısız kültür – sanat ve şiir etkinliği yapmış biri olarak ifade etmeliyim ki, Gebze; kültür – sanata değer veren, kültür – sanatın hem şehir hem de sakinleri için önemine vâkıf, ileri görüşlü, aydın bir yöneticiye kavuşamadığı sürece ve Gebze Halkı bu yönde bir belediye başkanını kendilerine lider olarak seçemedikleri (!) müddetçe, Gebze’den sadece koca bir beton yığını ve köy olur. Köy diyerek, köylerimizi ve köylülerimizi küçümseme, dışlama anlamında değil, şehircilik anlamında söylüyorum.

Bir şehrin kalkınmasında veya gelişmişlik düzeyinin ölçülmesinde önce kültür – sanat faaliyetlerine bakılır ve ona göre bir değerlendirmede bulunulur. Eğer günlük nüfusu bir milyonu bulan bir şehirde, hâlâ sinema yoksa ve insanlar kültür – sanat faaliyetlerine katılım göstermiyorsa, burada ciddi bir sorun vardır ve bu iyi analiz edilmelidir, diye düşünüyorum.

Selçuk Erat, son olarak size bıraksam sözü ne dersiniz okurlara?

Her zaman “kimlikli” bir okurum olsun isterdim; bilgili, araştıran, sorgulayan, hevesli, yapıcı, doğruların peşinde, aydın, kültürlü… Hem radyo programlarımda, hem de edebi çalışmalarımda aldığım mesajlar, gösterilen tepkiler, bu arzumun giderek gerçekleştiğini işaret ediyor. Edebiyatla uğraşan bir bireyin en büyük tatmini, paradan ve maddi değerlerden çok önce, okuru ve okurunun ilgisi, taltifi, takdiridir. Okur, yazarına destek verdikçe, yazar da daha engin deryalara açılmak için yeni moral kapıları keşfedecektir. O nedenle okura son mesajım, sevdiği ve takip ettiği şairleri, yazarları ve sanatçıları desteklemeleri ve bu eylemlerine devam etmeleridir.

Bu sayede yapılan her “doğru” ve “güzel” işte okurun da payı olmuş olur. Çünkü edebiyatta ve sanatta, istisnalar hariç, genelde hep güzel ve doğru ürünler ortaya konur, konmalıdır diye düşünüyorum ve şu anda bu söyleşimizi okuyan herkese bu vesileyle selâmlarımızı iletmiş olalım.

Sevgili Selçuk Erat, bize vakit ayırdığın için çok teşekkür ederim.

Sevgili Mahmut Kuru, ilginiz için ben teşekkür ederim. Keyif aldım. Başta Size olmak üzere, bütün Kocaeli Öncü Gazetesi çalışanlarına başarılar ve kolaylıklar diliyorum.

Selçuk Erat

21 Kasım 2009, İstanbul

Kategoriler
Deneme Yazıları Genel Konular Günlük hayat Kişisel makaleler

Ev ve Hüzün

Ağustos ayının bunaltıcı akşamına, içten bir serinlik katarak katılan arkadaşımın, evimle ilgili sıraladığı gizemli ve değişik cümlelerin, havada yarattığı buğulanmayla yazmak istiyor; ayrılışından kalan mavimsi odamda, ev’e dair düşüncelerimi, sana sunma arzusuyla yanıyordum.

 

Bu yanış, beni gecenin yarısı milyonlarca sırlı evrenden birinin eşiğine getirip bıraktı. Kendim, buğu, mavi, ev, düşünceler ve bir alevle oracıkta hangi satırların vücuda geldiğini, dilim el verdiğince anlatacağım sana. Bu eşsiz yolculuğa hazırsan, buyur eşikten içeri ve selâmla kalabalığı…

 

Yirmi sekiz yıllık ömrümün hiçbir deminde, içinde doğduğum, büyüyüp geliştiğim evime bu denli değişik bakmasını beceremedim. Ev’in, insanın yaşamındaki yeri ve önemini aniden göze getiren bu algı ve hisler neydi böyle? Neden bunca yıldır ben, hüzün dolu bir evde yaşadığımı fark edememiştim acaba? Arkadaşım dediydi: “Çok hüzünlü buldum evini…” Bir insanın, seçtiği renkler, uyguladığı düzen, eşyaların biçimleri, seçtiği duvar renkleri yahut yer mozaikleri, nasıl birer ayna olabilir, yüzümü, hüznümü, beni nasıl yansıtabilirdi?

 

Arkadaşım söylediydi: “Çok hüzünlü buldum evini… Sen de çok hüzünlü birisin…

 

Hüzün, nasıl taşar bir insandan dışarı; taşar da, nerelere bulaşır ve fark edilir? Hangimiz bilebiliriz Allah aşkına, karşımızdakine belli etmemeye çalıştığımız hüznün, bir eşyada, duvar renginde, yer döşemesinde, boyalarda aksedeceğini ve eninde sonunda kendisini fark ettireceğini… Kimin aklına gelir!

 

Bir şiir yazarsınız, hüznünüz bedene bürünür kâğıtta. Bir resim yaparsınız, köşesinde bir yerde mutlaka görürsünüz hüznü. Bir beste yaparken, illaki yerleşir bir notanın kuyruğuna hüzün. Romanlar hüzünsüz olmaz. Bazı binalarda, hüznün en güzel yansıması beliriverir aniden. Bütün bunlar belki bir farkındalıkla oluverir yahut dalgınlıkla, kim bilir belki de kasten yansıtılır hüzün…

 

Evlerdeyse durumun böyle olmadığını, evlerde daha farklı bir zaman ve mekânın usulca ve derinden aktığını henüz bulguladım. Bu bulgu, önümden bir güvercin edasıyla havalanarak, arkadaşımın gamzesine konuyor, yayılan gülücükle dans edermişçesine gamzenin içinde yitiyordu… Kendimi, o yitişin içinde ve gamzenin tam ortasında ev’e dair bilinmeyenleri ararken görüyordum.

 

Şimdi; uzun zaman önce, belki kasvetli ve huzursuz bir gecede – ki yapayalnız olduğum aşikâr – kaleme aldığım bir şiirimin dizeleri kazındı aklımın duvarına:

 

bu gece evimde kimler var!

teker teker geliyorlar,

şiirler ve kitaplar…

yâd edilir eskiler, mevzular uzar;

rakı üstüne rakı dolar bardaklar…

 

Nereden bileceğiz ki! Belki de o günlerden kalma bir hüzün sarmıştı evin dört bir yanını. Yapışmıştı bana, görünmezlik iksirinden bir koza örerek kendine, fark edilmeyen bir yere asılmıştı. Doğup renkleneceği, neşeleneceği, farklılaşacağı günü beklemek üzere… Farkında olmadan alışmış olmalıydık birbirimize… O bana, ben ona geçerek karışmış olmalıydık… Birleşmiş, bütünleşmiş olmalıydık…

 

Aksi halde bütün eşyalar ve duvarlar, renkler ve yer mozaikleri, danteller ve çerçeveler, aynı dilden, aynı musikiden ve hep bir ağızdan nasıl anabilirdi hüznün adını! Nasıl bir ezgiydi ki bu, konukların kulaklarına fısıldanıyor, dillerinden dışarı akabiliyordu! Yetmezmiş gibi eşyalara kendini söyletebiliyordu!

 

Arkadaşım söylediydi: “Neo-klâsik bir evin var…

 

Hüznüm de neo-klâsik bir hüzündü o halde… Antik çağlarından ötesinden, nasıl bir ırmakla taşındı evime, hislerime ve dekorlarıma nasıl ilham kaynağı oldu! Yoksa ilk kitabım ‘Yaş’ın, fazlasıyla antik izler, huylar, adlar, isimler taşıması, henüz tanıştığım neo-klâsik hüznümden miydi? Heyhat! Nasıl işledin kendini dantel dantel şiirlere! Kare kare, pare pare nasıl akabildin kitabın sayfalarına! Ve onca yıl sonra, benle tanışmana şaşırdım, hayran kaldım! Sen nasıl bir ruha ve öze sahipsin ey hüzün, ve ben nasıl sağır, ne denli kör, ne kadar vurdumduymazmışım ki, bir arkadaşımın ağzından tanıttın kendini bana, bunu nasıl becerebildin?

 

Engin Turgut, doruğu sisli tepelerden akan bir ırmak gibi sakin, bazen taşkın gülücüğü ile belirdi şimdi zihnimde ve oradan dilime aktı şu sözleriyle:

 

 Senin dizelerinde durmadan kendini kemiren koyu bir hüzün var sanki. Sadece kendine suskun bir ıstırap yalnızlığı bu. Bu yalnızlığa dokunmamak lâzım.(*)

 

Şimdi söyle bana Engin Turgut; şiirlerin engin deryasından sıyrılıp karaya vuran gülücüklü bir yıldız gibi, saf ve doğruca açıkla: Benden önce görmüş müydün neo-klâsik hüznümü? Gamzeli arkadaşım gibi, sana da fısıldamış mıydı bir şeyler? Bana hep susmuş, susmuş ve susmuş; arkadaşlarıma konuşmuş muydu? Haylidir aradığım yanıtlarıma sesinle can ver, aydınlat kuşkularımı! Yoksa sen, söylediğin gibi, yalnızlığıma dokunmamak için mi bahsetmedin hüzünden hiç, bu yüzden mi sakladın sırrını bunca zaman! Kim bilir, iyi ettin belki de…

 

Evimin bahçesinde bir ben / bana dokunmayın” diye haykırdığım şiirimi kaleme alırken, hüznüm bana seslenmiş olabilir miydi? Kaygılı bir gecenin derin ve soğuk izlerinin besbelli ruhuma taşındığı o zaman diliminde, hangi hislerle yazmıştım bu satırları? Oysa ben, yapayalnız olduğumu sandığım o anlarda, meğer neo-klâsik bir hüzünle iç içe olduğumu asla fark edemedim. Dahası, hiçbir şiirin sonunda anlayamadım hüznü, kavrayıp, dillendiremedim ve kendimin mutat bir mutluluk serüveninde, heyecan ve saflıkla yol alan bir gezgin gibi hissettim…

 

Merak ediyorum şimdi:

 

Bundan sonra da seslenecek mi bana hüzün? Kimin ağzından dile gelecek? Bir cesaret örneği sergileyerek, karşıma dikilip, haykıracak mı bütün varlığını ve gösterecek mi kendisini? Dişi mi, erkek mi? Bir canavar yahut bir ucube mi? Yoksa parıltılardan ve tayflardan ibaret bir aydınlık mı? Çocuk mu, yoksa ak sakallarında yaşamın yakamozlarının dalgalandığı, bilge bir yaşlı adam mı? Elmaların çiçek açtığı ve doruğunda aşka dair bir ezginin yankılanarak yayıldığı bir dağ mı yoksa? Eşya mı? Bir kâğıt, kalem, bir tütsü, halı, çerçeve, bir çalar saat veya elbise dolabı mı?

 

Sen ey hüzün! Yazın son demlerinde, hayli yorgun bir bedenin ruhuna nasıl yanaştın? Seni böyle hızlı ve birdenbire görünür kılan neydi, açıkla bana! Tıpkı bu gece olduğu gibi, her gece fısılda bir şeyler ve tanış benimle.

 

İşte ben ve işte kalabalığım… Şehirler ve ışıklar içimde ne çok bilemezsin, hayır, belki de benden daha iyi bilirsin… İşte ben ve işte içim… Ya iç beni, ya savur! Yeni göklere ve denizlere ne çok ihtiyacım var, bilir misin?..

 

Selçuk Erat

26 Ağustos 2009, İstanbul

 

(*) Toz Yanığı, Arka Kapak, Ağustos 2008.