Kategoriler
İslam Dini

Mümin Aklıyla ve Vicdanıyla Hareket Eder

Akıllı olmak ve vicdana uygun hareket etmek yalnızca müminlere has bir özelliktir. Allah akıl ve vicdanı Kendisi’nden gereği gibi korkan kullarına bir güzellik olarak verir. Güçlü, derin, samimi bir Allah korkusu insana çok güzel özellikler kazandırır. Rabbimiz bu yüzden bizden Kendisi’nden gereği gibi korkmamızı istemektedir.

Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup-sakının ve siz, ancak Müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin. (Ali İmran Suresi, 102)

Derin bir Allah korkusu olan insan doğal olarak Kuran’a uygun hareket etmek isteyecektir. Çünkü Allah Korkusu akıllı olmanın en temel nedenidir. İnsan Kuran’ı okudukça Rabbimiz’ in tek güç ve kuvvet sahibi olduğunu ,var olan her şeyin tek sahibi olduğunu kavrayacaktır. Bunun farkına varan bir insan artık yaratılış amacına uygun davranmaya dikkat edecektir. Çünkü Allah’ın kendisinden istediği tek şey  O’na kulluk etmesi ve ölümden sonraki ahiret hayatını düşünerek yaşamasıdır.

İnsan Kuran’ Kerim’i okuduğunda  Allah’ın Cennet’te müminlere sonsuza kadar  vadettiği tüm güzelliklere kavuşmak isteyecektir. Çünkü Rabbimiz cennette insanın nefsinin hoşuna giden her şeyi kullarına sunacaktır.

“İçinde ebedi kalıcılar olarak, orada her istedikleri onlarındır; bu, Rabbinin üzerine aldığı, istenen bir vaaddir.” (Furkan Suresi, 16)

Rabbimiz yine Saffat Suresi’nin 60. ayetinde “Şüphesiz, bu, asıl büyük ‘kurtuluş ve mutluluğun’ ta kendisidir.” diye bildirmektedir.

Aynı zamanda Kuran’ı Kerim’de Allah cehennemi de çok detyalı tarif etmiştir. Kendisi’nden korkmayanların ,inkar edenlerin son durağının cehennem olduğunuda bildirmiştir.

Dediler ki: “İçinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından (içeri) girin. Büyüklüğe kapılanların konaklama yeri ne kötüdür.” (Zümer Suresi, 72)

Allah’ın tehdidine, cehennem azabının sonsuzluğuna iman eden bir kişi de tüm hayatını Allah’a adar ve Allah’ın sınırlarını koruma konusunda çok hassas davranır. Şeytanın ve nefsinin istek ve arzularını ilah edinmekten şiddetle kaçınır.

Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal Suresi, 29)

Kategoriler
İslam Dini

Ahiret İçin Hazırlık Yapıyor muyuz?

İnsanlar arasında ölüm hakkındaki genel kanı, ‘yok oluş’ veya ‘son’ dur. Oysaki ölüm, tam aksine, insanın ebedi hayatının başlangıcıdır. Yok olacak olan, sadece insanın bedenidir, ruhu sonsuza kadar yaşayacaktır. Bedenimiz sadece bu dünya için yaratılmıştır. Ahirette yepyeni bir yaratılışla yaratılacağımızı Allah, Kur’an’da bildirmektedir. Ama imtihanın bir gereği olarak yeryüzü üzerindeki tüm canlılar ölümlüdür.

Allah dünyanın bağlanılacak bir yer olmadığını anlamamız için, ölümü yaratmıştır. Her gün ölüm haberlerini televizyonlardan, radyolardan mutlaka duyarız. Ya da kendimiz birinin ölümüne şahit olabiliriz. Allah ölümü, bize sürekli hatırlatır, vakti geldiğinde ölümün bizi de bulacağını ve hesap vermek için Rabbimiz’in huzuruna çıkacağımızı unutmamamız için. Ama insan dünya hayatıyla, yaşam mücadelesiyle o kadar meşguldür ki, o an için biraz durup düşünür ama sonra ölümü unutarak, kaldığı yerden devam eder. Ya da bazı insanlar ölümü akıllarına dahi getirmek istemezler; konusu açıldığında hemen konuyu değiştirerek, rahatsız olduklarını belli ederler. Çünkü ölümün bir yok oluş olduğunu düşündükleri için bu, onları rahatsız eden bir konudur. Halbuki her an, geçen her saniye, ölüm her insana yaklaşmaktadır. Fakat insan derin bir gaflette olduğu için sanki hiç ölmeyecekmiş gibi hayatını yaşamaya devam eder.

“İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar.”(Enbiya Suresi- 1)

Aslında ölümü düşünmek insanı derinleştirir, Allah korkusunu artırır, bu dünyada bulunma amacını daha iyi anlamasına vesile olur. Rabbimiz bu dünyayı imtihan için yaratmıştır. Bazı insanlar “dünyaya bir kere gelinir, bu yüzden hayatı doya doya yaşamak gerekir” düşüncesiyle ahireti hiç düşünmeden yaşamlarını sürdürmek isterler. Allah ise, burasının bir imtihan yeri olduğunu, insanları denemek için dünyayı yarattığını ve asıl hayatımızın ahiret olduğunu Kur’an’da birçok ayette bildirmiştir.

Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır’. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)

Allah herkesi kaderinde çeşitli olaylarla imtihan eder. İnsan bazen “acaba hayatımda hangi olaylar beni bekliyor” diye düşünür. Fakat ne tür olaylarla karşılaşacağını bilemez. Hayatı boyunca nasıl imtihanlarla deneneceğini bilemez. Ama kesin olan bir gerçek vardır ki, her insan bir gün öleceğini bilir. Ölüm, bu kadar net bir gerçek olduğu halde, insan ölüm ve ölümden sonraki hayatı için endişe duyacağı yerde, dünya hayatı için endişeler duyar. Öğrenci ise, “acaba sınavı kazanabilecek miyim”, borcu ya da alacağı varsa “acaba borcumu ödeyebilecek miyim ya da paramı tahsil edebilecek miyim”, “acaba istediğim kişiyle evlenebilecek miyim, acaba zengin olabilecek miyim, istediğim işte çalışabilecek miyim…” Bu tarz soru ve düşüncelerle hayatını geçirir. Elbette bu konular insanın hayatını devam ettirebilmesi için düşünmesi gereken konulardır. Ama insanın sadece bu dünyadaki hayatını düşünerek yaşamını sürmesi çok yanlıştır.

Bediüzzaman Said Nursi de bu konuyu çok güzel bir izahla özetlemiştir. “Bu ömürden sonra sırf ahireti düşünmek lazım. Dünya seni terk etmeden evvel, sen dünyayı terk et. Zekatü’l – ömrü ömr-ü Sani yolunda sarf eyle.” (Divan-ı Harb-i Örfi) Yani insan, tüm hayatı boyunca ahiretini düşünerek yaşamalıdır. Sadece Rabbimiz’in hoşnutluğunu düşünerek, ömrünü Allah yolunda sarfetmelidir. Karşımıza çıkabilecek muhtemel olaylar için hazırlık yaptığımız gibi, ölüm ve sonrasındaki sonsuz hayatımız için de hazırlık yapmalıyız. Sorgulanacağımız Kur’an’ı Kerim’ i gereği gibi okuyup. Rabbimiz’in sınırlarını gözetmeliyiz. Zaten tüm hayatını ahiretini düşünerek, Allah rızası için yaşayan bir insan dünyada huzur ve mutluluk bulur.

Artık iman edip salih amellerde bulunanlara gelince; Rableri onları Kendi rahmetine sokar. İşte apaçık olan ‘büyük mutluluk ve kurtuluş’ budur. (Casiye Suresi, 30) 

Kategoriler
İslam Dini

Allah’ın Yolu, Asıl Yoldur

 “… Hiç şüphesiz Allah’ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk.” (Enam Suresi, 71)

İnsan için iki yol vardır; Allah’ın yolu, şeytanın yolu. Biraz daha detaylandırırsak, insan ya vicdanına uyar ya da nefsine uyar. Ama insan, nefsini bir kenara bırakıp vicdanına uymakla yükümlüdür. Nefis ve şeytan bu dünyada imtihan için yaratılmışlardır. Allah kıyas yapabilmemiz, iyiyi ve kötüyü ayırt edebilmemiz, güzel bir ahlaka sahip olup cennete layık bir hale gelebilmemiz için bir ilimle nefsi ve şeytanı yaratmıştır. Ama yazının başında da belirttiğim gibi insan sadece vicdanına vahiy edilenden sorumludur. Çünkü o Allah’ın ilhamıdır. Allah’ın kulundan yapmasını istediğidir. O ilham, Allah’ın dosdoğru yoludur.

Yüce Rabbimiz kullarının hiç bir surette şeytana ve nefislerine uymalarını istemez, buna razı olmaz. Çünkü Allah zulmedici değildir. Rabbimizin kullarına zulmedici olmadığı, Kur’an’da şu ayetlerde geçmektedir.

* Bu, ellerinizin önden sunduklarıdır. Allah, gerçekten kullara zulmedici değildir. (Ali İmran Suresi, 182)

* Bu, ellerinizin önceden takdim ettiği işler yüzündendir. Yoksa şüphesiz Allah kullara zulmedici değildir. (Enfal Suresi, 51)

* (Ey insan) Bu, senin ellerinin önden takdim ettikleridir. Şüphesiz Allah, kullar için zulmedici değildir. (Hac Suresi, 10)

* (Onlara) Hatırlatma (yapılmıştır); Biz zulmedici değiliz. (Şuara Suresi, 209)

* İşte Biz, onların her birini kendi günahıyla yakalayıverdik. Böylece onlardan kiminin üstüne taş fırtınası gönderdik, kimini şiddetli bir çığlık sarıverdi, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmedici değildi, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (Ankebut Suresi, 40)

* Kim salih bir amelde bulunursa, kendi lehinedir, kim de kötülük ederse, o da kendi aleyhinedir. Senin Rabbin, kullara zulmedici değildir. (Fussilet Suresi, 46)

* “Huzurumda söz değişikliğe uğratılmaz ve Ben kullara zulmedici değilim.” (Kaf Suresi, 29)

Yüce Rabbimiz Allah, ayetlerden de anlaşıldığı gibi adildir,  merhametlilerin en merhametlisidir. Ve asla kullarına zulmedici değildir. İnsan nefsine uyarak kendine zulmetmiş olur. Halk arasında da bir söz vardır “insanın kendine yaptığı kötülüğü, düşmanı bile yapmaz” diye. İnsan nefsine uyarak kendine en büyük kötülüğü yapar. Çünkü şeytan ve onun emrinde olan nefis, insanın en büyük düşmanıdır.  Nefsine uyan kişi Rabbimizin Bakara suresinin 208. ayetinde bildirdiği  gibi şeytanın adımlarına uymuş olur.”.. şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi, 208)

Rabbimizin tüm bu uyarılarını dikkate alarak hayatımızın sonuna kadar Allah’ın yolundan ayrılmamamız gerektiğini unutmamalıyız. Sadece Allah’ın rızasını ve rahmetini amaçlayarak,  dünyevi hiç bir çıkar gözetmeden Kur’an’ın rehberliğinde salih amellerde bulunmalıyız. Cennete layık bir ruh güzelliğine sahip olmak için tüm hayatımızı Allah yoluna adamalıyız. Nefis ve şeytanın en büyük düşmanımız olduğunu bilip, Allah’ın dosdoğru yolundan ayrılmamakta kararlı olmalıyız.

Allah’ın dosdoğru yolunda ilerlemeyi hedefleyen kişi, Allah’ın sınırlarını korumada titizlik gösterir ve Peygamber Efendimiz (s.a.v)’i kendine örnek alır. Bunda kararlı olan bir insan hayatı boyunca karşılaştığı tüm zorluklara karşı da sabırlı olur. Çünkü Rabbinin onu zorluklarla da imtihan edeceğini ama her zorlukla beraber bir kolaylık sağlayacağını da bilmektedir. Her ne zorluk olursa olsun, her durumda Rabbine dua eder ve O’ndan yardım diler. Bu bir insan için olabilecek en büyük rahatlık ve mutluluktur.

Allah, Kendi rızasına uyanları kurtuluş yollarını gösterir ve karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Bu, Allah’ın samimi kullarına vaadidir. “Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)”

Kategoriler
Dini videolar

Her Şey O’na Döndürülür! [İnsanın Yaratılışı ve Hayatına Dair Muhteşem Video]

Göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır ve (bütün) işler Allah’a döndürülür. (Ali İmran Suresi, 109)

Sonsuz güç sahibi Yüce Allah tarafından muhteşem denge ve sistemlerle var edilen evrende, Dünya çok küçük bir yer tutmasına karşın büyük amaçlarla yaratılmıştır. Genç-yaşlı, zengin-yoksul, güçlü-güçsüz her insan, sınırlarını kavrayamadığımız evrendeki milyarlarca gezegenden birinde tanımlanamayacak kadar küçük bir yerde yaşar. İnsanın yaşamı imtihan üzerine kurulmuştur; ölümle imtihan sona erecektir ve kimse imtihanının ne zaman son bulacağını bilemez. 

Kusursuz bir düzenle yaratılan yaşam, Allah’ın belirlediği vakitte tüm düzeniyle birlikte sona erecek ve her şey Rabb’ine döndürülecektir. Bu konuda hazırlanmış muhteşem bir video önermek istiyorum. Videoyu aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz. Lütfen sesli izleyin. Müzik: Black Diamond -Yoshiki & American Symphony Orchestra

Kategoriler
Sevgi ve Ask Dünyası

Cennet sevmeyi bilenlerindir..

Dünyada da ahirette de cennet sevmeyi bilenlerindir… Seven çok; ama sevmeyi bilen az. Hele bu devirde sevgi enflasyonu yaşıyoruz. Sevginin adı var, kendi yok…

“ Bostan ve Gülistan” kitabının yazarı Sadi Şirazi’nin “Cennet sevmeyi bilenlerindir.” sözünü ilk duyduğumda “ne çok şey anlatıyor” diye düşünmüş ve çok beğenmiştim. “cennet sevenlerindir” demiyor, “sevmeyi bilenlerindir.” diyor. Arada çok büyük bir fark var.

“Sevmek” dilimizden düşmeyen; ama bir türlü özüne inemediğimiz kelime: Allah’ı sevmek, peygamberi sevmek, dinini sevmek, anneni sevmek, çocuğunu sevmek, eşini sevmek… Hepsi sevmeyi biliyorsan değerli ve anlamlı. Kuru boş seviyorsan bir anlamı yok. Allah(c.c)ı sevdiğimizi iddia ediyorsak; fakat Yaradan’ımızın sevmediği işleri sürekli yapıyorsak, bu sevgi gerçek olabilir mi? Bir anlamı olabilir mi?

Seven çok; ama sevmeyi bilen az. Hele bu devirde sevgi enflasyonu yaşıyoruz. Sevginin her yerde adı var, kendi yok.

Her şeyin ilmi vardır, sevmenin de. Sevmeyi tamamlayan şey sevmeyi bilmektir. Sevgi ilminin de ilk maddesi, sevgimizden bencilliği çıkarmak olmalı. Sevdiğimizi kendi canımız istediği gibi değil, sevdiğimizin hoşuna gittiği gibi sevmek. Onu hoşuna gideceği şekilde sevmek için de tanımak gerekir. Nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığını bilmek gerekir.

Sevdiğini önemsemek gerekir. Eşimizi çok seviyorsak; fakat onu düşünerek hareket etmiyorsak, bu sevginin ne kadar anlamı olabilir? Sevgi sevinç vermeli. Sevdiğimizin mutluluğu, sevinci, bizim için önemli değilse sevgiden söz edebilir miyiz? “Ben onu çok seviyorum, o ister mutlu olsun ister olmasın, önemli olan benim mutluluğum.” diyen birinin sevgisine kim inanır?

“Çocuğumu çok seviyorum.” deyip onunla ilgilenmiyorsak, birlikte zaman geçirmiyorsak, çocuğumuz sevgimize inanır mı?

Kadınlar ve erkekler sevgiyi farklı algılıyorlar:

Kadınlar ilgi gördüklerinde, sevildiklerine inanıyorlar: “Ne kadar ilgi, o kadar sevgi.” Kocası onu gün içinde arasın, mesaj göndersin, hasta olduğunda bir bardak çay versin, keyifsizse derdini sorsun, onun anlattıklarını ilgiyle dinlesin. Bunlar hemen her kadının hoşuna gidecek genel şeyler.

Reklamlarda ve filmlerde çok kullanılan bir sahne vardır: Kadın ve erkek açık havada balkonda ya da deniz kenarındadırlar. Kadın üşür. Erkek kendi de üşüdüğü halde ceketini çıkarır ve kadına verir. O zaman anlarız ki adam kadını seviyor.

Sevmek yeri geldiğinde kendinden vazgeçmek değil midir? “Önce ben, sonra sen” diye seviyorsak; eşimiz sevildiğine ne kadar inanabilir? Bireysel hoşa gitmeyen şeyler de vardır.

Mesela bir hanım “Eşim benden bir şey isteyeceği zaman parmağıyla omzuma vurur. Ben bundan nefret ediyorum ve yıllarca ona bunu yapmamasını söyledim; ama hiç aldırış etmiyor, hâlâ yapıyor.” demişti. İşte sevmeyi bilmeyen bir koca.

Erkekler için “sevgi” fazla ilgi değildir. Hatta erkekler ilgi artınca bunalabilirler. Kadın da kocasına sevgisini, kendi hoşlandığı gibi, ilgiyle göstermeye çalışırsa; yanlış bir yöntem takip etmiş olur.

Erkekler için sevgi “kabul görmektir” genellikle. Olduğu gibi sevilmek ister erkekler. Eşlerinin onları eleştirmesine pek tahammülleri yoktur; çünkü sevilmediklerini düşünürler ve ayrıca kendilerinin değiştirilmeye uğraşılmasından hiç hoşlanmazlar. Kadınların da en büyük isteği kocasını değiştirmektir.

Erkek çok önemsediği konunun, karısı tarafından da önemsenmesini ister. Kimi kapıda karşılanıp uğurlanmayı, kimi vaktinde yemeğin hazır olmasını, kimi ailesine çok değer verilmesini ister ve bu davranışları sevgi ifadesi olarak görür. Karısı onun en çok önemsediği konuyu önemsemiyorsa, onun sevgisine inanmaz.

Bir tanıdığım karı koca, evde kavgalar artınca yazılı bir anlaşma yapmışlardı. İkisi de hoşlanıp hoşlanmadıkları şeyleri ve nasıl davranılmasını beklediklerini yazmışlar.

Kadının ilk maddesi “Benimle konuşurken bağırma.” olmuş.

Erkeğin ilk maddesi “Köyümüze asla kötü deme.” (Ailesinin yaşadığı ve arada bir gittikleri köyleri için.)

Yazmak pek çok gözden kaçan şeyi hatırlamak açısından çok faydalıdır. Eşiniz ona hoşlanmadığınız bir şey söylediğinizde, sizin için ne kadar önemli olduğunu anlamayabilir; ama yazılı olduğunda ciddiyeti daha iyi kavrar. Eşiniz bazı şeyleri düşünemiyor olabilir; sevmeyi öğrenmesi için yardımcı olmanız gerekebilir.

Fakat ondan önce “sevgiyi” karşılık beklemeden vermek gerekir. Eşinin hoşuna gittiği gibi davranan kişinin sevgisi inandırıcı olur, ancak. “Ben sevdiğimi keyfime göre severim.” havalarından çıkmak gerekiyor; muhabbetli bir ömür yaşamayı önemsiyorsak.

Nasıl ki yiyecek resmine bakmak, kimsenin karnını doyurmazsa, sadece “seviyorum” demek de kimsenin gönlünü doyurmaz.

“Dünyada da ahirette de cennet sevmeyi bilenlerindir.”

Kategoriler
Genel Konular

Acizlikler Özel Olarak Yaratılır

İnsan bedeninde, insanın hiçbir rolü olmadan işleyen, kendi kendini koruyan, iyileştiren ve hiç şaşmadan çalışan hayranlık verici muhteşem sistemler vardır. Tüm bu olağanüstü sistemler, Allah’ın kontrolündedir ve kusursuz bir düzenle işler. Bedenimizdeki üstün mekanizmalara dair her bilgi, Allah’ın üstün gücünü, sonsuz aklını, eşsiz sanatını ve kavramaya güç yetiremediğimiz ilmini kanıtlayan birer yaratılış delilidir.

Yüce Allah insanı en mükemmel şekilde yaratmış ve birçok çok üstün özellikler vermiştir. Yaratılmış canlılar içerisinde yalnızca insan düşünme, karar alma, düşündüğünü uygulayabilme, plan yapma, sonuç çıkarma gibi üstün zihinsel fonksiyonlara sahiptir.
“Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi…” (Mümin Suresi, 64)

Ancak, bu denli üstünlükleri bulunduğu halde;

Neden korunma ihtiyacında, aciz bir bedene sahibiz?

Neden gözle görülemeyecek kadar küçük mikrop ve virüsler bedenimize zarar verebiliyor?

Neden yaşamımız süresince sürekli bedenimizi temizlemek, ona bakım yapmak zorundayız?

Ve neden bedenimiz zamanla yıpranıp, yaşlanıyor?

Tüm bu sayılanların her biri belirli bir amaca göre özel olarak yaratılmıştır. Allah insana acizliğini hatırlatacak her detayı özel olarak var etmiştir. Kur’an’da bu özel yaratılış, “…İnsan zayıf olarak yaratılmıştır” ayetiyle haber verilir. Bu özel yaratılış, insanın acizliğinin, kulluğunun ve dünyadaki her şeyin geçici olduğunun farkına varabilmesi amacını taşır.
İnsan ne doğacağı ne de öleceği zamanı ve yeri belirleyemez. Yaşadığı sürece başına gelebilecek hiçbir olay konusunda da bir bilgisi yoktur. Hiç ummadığı bir anda tüm hayatını değiştirebilecek olaylar yaşayabilir ve hiçbirini kontrol edemez. Yalnızca tedbir alabilir, ancak aldığı tedbirler de onu koruyamayabilir.

Her an bedenine bir virüs girip, kişiyi yatağa düşürebilir, hatta ölümüne sebep olabilir. Hastalıklar insana acizliğini ve Allah’a ne denli muhtaç olduğunu hatırlatır. Mikroskobik bir virüsün kendi bedeni üzerinde meydana getirdiği zayıflığa engel olamayan insan, böyle anlarda Yüce Allah karşısındaki acizliğini hatırlar ve tek şifa verecek olan Şafi Allah’a yönelir, O’na sığınır.

Allah insanlara sayılamayacak kadar fazla nimet verir. Her organı mükemmel çalışır, nefes alır, kalbi durmaksızın yaşamı için gerekli olan kanı pompalar. Ve bunların hiçbirinin işleyişinde insanın bir etkisi yoktur. Bedenindeki solunum, sindirim, dolaşım, savunma gibi mucizevi sistemleri Allah sonsuz gücüyle idare eder.

Bu kadar güzel surette ve en mükemmel sistemlerle yaratılmış olan insanın bedeni et ve yağ gibi bozulabilen maddelerden oluşur. Eğer insan zırh gibi sağlam bir bedene sahip olsaydı, o zaman virüs ya da mikrop, sıcak, soğuk ya da herhangi bir darbe bu zırhı geçerek zarar veremeyecekti. Oysa et ve yağ açıkta bırakıldığında birkaç saat içinde kokan, bozulan maddelerdir. İşte, birçok insanın özellikleri nedeniyle gururlandığı, gösteriş yaptığı bedeni, gerçekte en büyük acizliklerden birine sahiptir.

Dünya üzerinde temizlenmediğinde kokmayan, acıkmayan, susamayan, hastalanmayan ve ölmeyen hiçbir insan yoktur. Her şeye güç yetiren Rabbimiz dileseydi bunların hiçbirini insanın üzerinde yaratmazdı. İnsanı bütün bu eksikliklerden münezzeh yaratabilirdi. Bu Allah için elbette çok kolaydır. Ancak tüm bu eksiklikler aslında, insanın Allah’a ne kadar muhtaç olduğunu, acizliğini hissettirmek ve dünyanın ne denli “eksik ve kusurlu” bir yer olduğunu göstermek için yaratılmıştır.

İnsan bu dünyada ne yaparsa yapsın gerçek bir tatmine ulaşamayacaktır, çünkü sahip olduğu acizlikler buna engeldir. Bu gerçeğin bilincinde olan insan, dünyaya körü körüne bağlanmaz, gerçek yurt olan ahirete, kusursuz yaratılmış sonsuz cennete yönelir. Cennet, eksikliğin ve fiziksel acizliğin olmadığı bir mekandır. Orada insan arzulayacağı her şeye sahip olacak ve fiziksel tüm eksikliklerden uzak olacaktır.

Yaratılışımızdaki eksikliklerin hikmetleri üzerinde düşünmemiz, geçici ve eksik yaratılmış bu dünyaya bağlanmak yerine, sonsuz ahiret yaşamı için hazırlık yapmamız gereklidir. Yaratıcımıza muhtaç olduğumuzun bilincinde olarak…

Ey insanlar, siz Allah’a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır. (Fatır Suresi, 15)

Kategoriler
Genel Konular İslam Dini Kişisel makaleler

“Sınanmadan Cennete Gireceğinizi mi Sandınız?”

İnsanlar, (sadece) “İman ettik” diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? (Ankebut Suresi, 2)

Yüce Allah, “iman ettim” diyen kulunu dünya hayatında imtihan edeceğini bildirir. İnsanların yalnızca diliyle “ben inanıyorum” demesi yeterli değildir; Allah kullarından samimi bir iman ister. İnsanın dünyadaki görev ve sorumluluğu Allah’a iman etmek, Kur’an ahlakını yaşamak, Rabb’inin sınırlarını korumak ve O’nun rızasını kazanmaya çalışmaktır.

Dini yaşamaya karar veren insan, şeytanın kendisini saptırmak için göstereceği tüm çabalara rağmen Allah’ın dosdoğru yolunda yürümekte kararlı olduğunu kanıtlamalıdır. Nefsinin bencil tutkularını Rabb’inin hoşnutluğuna tercih etmeyeceğini de davranışlarıyla göstermelidir.

Peygamberimiz(sav) de bir hadisinde; “İman, kalben bilip tasdik etme, dil ile söyleyip ikrar etme, beden uzuvlarıyla da amel etmektir.” (Hz. Ali r.a. Kütüb-i Sitte, 16. Cilt , Sf. 492) buyurur.

Allah, imanı yaşamayı kabul eden kulunun karşısına sabır göstermesi gereken zorluklar çıkaracak ve göstereceği tepkilerle onu sınayacaktır. Allah Kuran’da Bakara Suresi, 155. Ayette, müminleri korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğini bildirir.

Kur’an’la haber verilmesine rağmen, iman eden insanın karşılaştığı zorluklara şaşırması doğru değildir. Yaşanan zorluklar sıradan gibi görünen günlük sorunlar ya da büyük bir felaket gibi görünen olaylar olabilir. Samimi mümin, tümüne imtihan gözüyle bakar, Allah’a tevekkül eder ve O’nu hoşnut edecek en uygun olan davranışı gösterir.

Mümin zorluktan, çileden, beladan kaçmaz; çünkü her şey kusursuz olsa, o zaman sınama olmaz. İmanın denenmesi ve yaşanan zorluklar karşısında imanın olgunlaşması/derinleşmesi, kısacası sağlam olabilmek için insanın zorlanması, canının acıması gerekir.

İmtihan mekanı olarak yaratılmış dünya, yaşadığımız olaylarla sınandığımız, sonsuz yaşamımıza geçiş aşamasıdır. Zorluk yaşamadan ve o zorluk anlarında Rabb’imize sadakatimizi, sabrımızı, tevekkül ve teslimiyetimizi göstermeden sonsuz mutluluğa ulaşamayız. Yaşadıklarımızın imtihan olduğunun bilincinde olur ve güzel ahlak gösterirsek, en şiddetli zorluk zamanında dahi Allah’ın yardımını umut edebiliriz.

Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü’minlerle; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214)
Allah’a gönülden yönelen insan, yaşadığı zorluk ne denli büyük olursa olsun, mutlaka bir kolaylıkla karşılaşacak ve Allah’ın dilemesiyle doğruyu bulacaktır. İmtihan dünyasının en büyük kazançlardan biri, iman sahiplerinin sınamalar karşısında gösterdikleri güzel ahlak, cesaret ve sabrın, onların ahiretteki derecelerini artıracak olmasıdır. Bu, imtihanın her zaman müminlerin lehine olan sırrıdır.

Yaşadığımız her olayda bir İlahi hikmet vardır. Mümin bu gerçeği her zaman aklında tutar ve daima Allah’ın hoşnutluğuna uygun tavırlar sergileyerek imtihanını kazanmaya çalışır. İnanan insan imtihana talip olur; imtihanda Rabb’ini görür ve imtihanını sever. Dünyada yaşadığımız imtihanların ise, umut ettiğimiz sonsuz cenneti düşündüğümüzde hiçbir önemi yoktur.

“Yoksa siz, Allah, içinizden cehd edenleri (çaba harcayanları) belirtip-ayırt etmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmran Suresi, 142)

Allah aşkı ile yanan kul, imtihanı, acıları Rabb’ine tam teslim olarak yaşadıktan sonra, alacağı karşılık en güzelidir. Tevekkülünün, sabrının karşılığında sonsuz kurtuluşu kazanır; çile onu cennete ulaştırır.

“Bugün ben, gerçekten onların sabretmelerinin karşılığını verdim. Şüphesiz onlar, ‘kurtuluşa ve mutluluğa’ erenlerdir.” (Müminun Suresi, 111)

Fuat Türker

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Kişisel makaleler Sevgi ve Ask Dünyası

Cennetin Bir Parçası da Kalbindir!

Ona beni unutmasını söyledim. O ise “seviyorum. Seviyorum. Seviyorum.” dedi, bizim aşkımız böyle başladı. Gâh kar yağdı-kalbimizle donakaldık, gâh yağmur yağdı-gözyaşlarımızla sel olduk aktık. Biz herkesten biraz daha fazla sevdik birbirimizi, bu yüzden ayrılmayı en güzel kavuşma bildik!

Biliyorum, hatırlamak yetmez sevgiliyi. Hem hatırlanacak kadar sevmekte yakışmaz aşka. Öyle çok sevmelisin ki yârini-dün yediğin yemeği, eve giderken bindiğin durağı ve hatta ismini bile unutmalısın! Geriye bir çift gözle sana bakan-hayatının anlamı, ölümün ansızın gelecek telaşı ve seni heyecandan ötekileştirecek ruh halleri olmalı. Cennet olmalı ya…
İnandırmalı sevdiğin seni ona.

İmkânsızlıklar olmalı mesela. Boğazdan geçerken, karınlarının aç olduğunu düşünerekten bir simit parçasını feda etmelisin martılara-miden açlıktan kıyılsa da. En azından ölmeden önce bir kerecik görmelisin güneşin doğuşunu-binlerce kez batışını gördüğünü unutmayaraktan! Ya işte bir kere yırtık elbiselerle kapı-kapı dolaşmalısın, seni tanıyanlardan acaba hangisi seni buyur edecek diye de düşünmeden. Hayatında bir bebeği kucağına almalısın-birilerinin sana halen muhtaç olabileceğini düşünmelisin-unutma, senden bebektin bir zamanlar… Yani inanmalısın cennetin bir parçasının da güzel kalbinde olduğuna.

Binlerce kez aldatılabilirsin ama sen en zor anında yanında olanlara sadık kalarak yaşamalısın hayatı. Seni üzenlerin hayatını mahvetmesine izin vermeyerek, aksine her uçurum kenarına çiçekler dikerek karşılamasın zorlukları. Sabahları ilk sen uyanmalısın mesela, bunu en azından hafta sonları yapabilmelisin. Sevgini de koyarak güzel bir kahvaltı ile bekleyebilmelisin aileni, sevdiklerini. İnsanları şaşırtabilmelisin, hiç yapmadıklarını düşünüp-keşkelere bırakmak istemiyorsun düşlerini-yapmalısın!

Her gün öleceği düşünerek özenle, heyecanla kalkmalısın yatağından. Hele birde sağlığında yerindeyse-daha bir tebessüm etmelisin her şeye. Akşamüzeri öleceğini düşünerekten, herkese sanki son kez gülüyormuş gibi davranabilmelisin. İlkokul arkadaşını aramalısın mesela-çocuk parkının önünden geçtiğinde-yâd etmelisin çocukluk arkadaşlarını. Hiç tanımadığın bir çocuğun salıncakta sallanmasına vesile olabilmelisin. Ara sıra da olsa mezarlıklara gidip-dualar okuyabilmelisin. Unutma, hani akşamüzeri öleceksin-gideceğin yeri görmelisin. Belki hiç tanımadığın birileri da sana dualar okuyabilir.

Seni seviyorum. Seviyorum. Seviyorum! Kusura bakma sevgilim, sana yazacaktım-hayata daldım! Zaten sen olmasan, bu hayatta bu kadar güzel görünmezdi yüreğime. Hani sevemezdim/ en çok kendimi bile. Bak gördün mü uçurtmaları uçmuyor çocukların, gel hadi yardım edelim beraber, birini sen uçur-diğerini ben. Özgürlüğe koşalım, sanki gökyüzünde biz uçuyormuşuz gibi-meydan okuyalım her şeye. Sevmek zaten cesur insanların işi değil miydi? Seni seviyorum aşkları en güzeli, ruhların en özeli…

Hani sana beni unutmanı söylemiştim ya, iyi ki vazgeçmemişsin aşkından.

EMRE ONBEY

Kategoriler
Deneme Yazıları

Cennet’e Özlem

‘Yarattığı herşeyi en güzel yapan’ Allah, insanın ruhunu güzelliklere karşı bir duyarlılıkla yaratmıştır. İnsanın imanı ve imanı vesilesiyle kazandığı akıl, bu estetik anlayışının açığa çıkması ile doğrudan ilişkilidir. İmanının olgunlaşması ve cennete duyduğu özlem, kişinin Allah’ın benzersiz sanatıyla yarattığı güzelliklerden alacağı zevki de artıracaktır.

Kuran’da, samimi iman sahiplerine vaat edilen cennet ortamındaki güzellik ve estetik anlayışı detaylarıyla bildirilir. Sonsuz güzellikleri sanatının içinde yaratan Allah, cenneti insan ruhunun en çok hoşlanacağı, en çok lezzet alacağı ve en çok etkileneceği nimetlerle donatmıştır. Allah’ın ‘en güzel surette’ var ettiği insan, her türlü güzellikten, estetikten ve sanattan zevk alacak yaratılışa sahiptir. İnanan insan da dünyada, cennet ortamlarının benzerleriyle karşılaştığında büyük zevk ve haz alır.

İnsan ruhu doğada yaratılmış sayısız türdeki çiçeklerden, muhteşem görünümdeki ağaçlardan, dinginleştiren denizlerden, eşsiz manzaralardan tarifsiz haz alır. Bu saydığımız doğal güzellikler, cennetin muhteşem nimetlerindendir. Eşsiz barınma yurdu cennetteki köşklerin ve gölgeliklerin, bahçelerin içinde, pınarların yanı başında, nehirlerin üzerinde kurulmuş olması da ayrı bir güzelliktir.

Cennet, “… ne (yakıcı) bir güneş, ve ne dondurucu bir soğuk…” (İnsan Suresi, 13) şeklinde bildirilen; insanı rahatsız etmeyen ferah bir iklime sahiptir. İnsanı sıkan, bunaltan sıcaklar ya da üşüten, titreten soğuklar orada yoktur. Yüce Allah müminleri cennette, “… ne sıcak-ne soğuk, tam kararında bir gölgeliğe…” yerleştirir.  “Tam kararında” ifadesi, ikliminin yanı sıra, cennetteki bütün ortam ve koşulların da insan ruhunun gerçek anlamda tatmin bulacağı, rahat edeceği şekilde hazırlandığına işaret eder. Cennetteki her koşul ve ortam, mümin için ‘tam kararında’ olacaktır.

Cennetle ilgili ayetlerde en çok haber verilen doğal güzelliklerden biri de, “Durmaksızın akan su(lar)”dır. (Vakıa Suresi, 31) İnsan ruhu sudan, özellikle de akan sudan büyük keyif alır. Bir akarsu veya bir şelale, ormanın içinden akan bir ırmak, hatta durgun bir göl insana büyük haz verir. Akan suyun görüntüsü, çıkardığı ses insanın yüreğini doyuma ulaştırır. “İçlerinde durmaksızın fışkırıp-akan iki pınar vardır.” (Rahman Suresi, 66) ayetiyle bildirilen de bir başka cennet güzelliğidir. Yükseklerden akan şelalenin görüntüsü ve sesi insanı ferahlatır. Sarayların, konakların ya da villaların bahçelerindeki göletler, havuzlar, yapay akarsuların yapılma amacı, genellikle ruhtaki bu estetik özlemi nedeniyledir. Estetik görüntülerin hoşa gitmesinin gerçek nedeni ise, inanan insanın ruhunun cennete göre yaratılmış olmasıdır.

İnsan ruhunda güzel duygular uyandıran bir başka güzellik de sestir. Müzik de insan ruhunu derinden etkiler ve her dönemde insan yaşamında önemli bir yere sahip olmuştur. Bu nedenlerledir ki insan ruhu, müzikten, güzel insan sesinden, akan suyun ve dalgaların sesinden coşku, huzur ve haz duyar. Güzel görüntü ve güzel seslerden haz alan insan ruhu, kötü görüntülerden ve kötü seslerden de sıkıntı duyar. Yüksek insan sesi, parazitli bir müzik, gürültülü ortam, trafikteki sesler kısa da sürse kişiyi rahatsız eder. Bunlar da insanın cehennem ortamını hatırlatan seslere verdiği olağan tepkidir. Yüce Allah Kuran’da, “İçine atıldıkları zaman, kaynayıp-feveran ederken onun korkunç homurtusunu işitirler.“ (Mülk Suresi, 7) ayetiyle, cehennemdeki ürkütücü seslere insanların dikkatini çeker.

İnsanda güzel duygular uyandıran güzelliklerden biri de temizliktir. Temizlik, Allah’ın bir buyruğudur ve “…Allah arınanları sever. (Tevbe Suresi, 108)  Müminler din ahlakının getirdiği berrak akılları vesilesiyle temizliği bir ibadet olarak uygularlar. Ruhlarına ve yaratılışlarına uygun bir tutum olan temizlik, onlara çok büyük bir huzur ve rahatlık verir.

Din ahlakında temizlik anlayışı, dinden uzak yaşayan bir toplumun kavrayışından ve uygulamalarından tamamen farklıdır. İnanan insan temizliği öncelikle ruhunda yaşar. Allah’ın Kuran’da tavsiye ettiği ahlaka uygun olmayan tüm davranışlardan ve yaşam tarzından tam anlamıyla uzaklaşmak ve çarpık mantık örgülerinden arınmak, insana manevi bir temizlik sağlar.

Manevi temizliği gerçekleştirmiş, arınmış bir insan, her an doğruyu fısıldayan vicdanının sesine uyar ve içinden tüm kötülükleri uzaklaştırır. Kuran ahlakının üstün özelliklerini üzerinde taşımayan kimselerin yaşadıkları kıskançlık, kin, acımasızlık, bencillik gibi çirkin özellikleri ruhunda asla yaşamaz. Sahip olduğu yüksek ahlak nedeniyle, toplumda genellikle normal karşılanan saydığımız bu özelliklerden arınmıştır, masumdur. Samimi ve arınmayı dileyen inananlar yalnızca görünen temizliği değil, içlerinde yaşadıkları temizliği de aynı oranda önemserler.

Allah Katından bir başka nimet olan iç açıcı, aydınlık, ferah ve estetik görünümlü temiz ortamlar, insanın ruhsal yapısını dengeli ve huzurlu hale getirir. Bu ruh hali karşısındaki insanlara da olumlu yönde yansır. Karanlık, kasvetli ve pis bir ortam ise farkında olmayan kişiye dahi sıkıntı verir. İnanan insan bu kasvetli ortamlardan sıyrılır ve o an cenneti düşünürse kalbi tatmin bulur.

İnsan ruhunun en çok zevk aldığı güzellik kuşkusuz güzel ahlaktır. Kuran ahlakı, Allah’ın hoşnutluğunu bildirdiği tüm güzel özelliklerin toplamıdır. Bu ahlak fedakarlık, ince düşünceli olmak, merhamet, sadakat, dürüstlük, adalet, sevgi, güzel sözlü ve ılımlı olma, barış, kardeşlik, hoşgörü, anlayış gibi birçok üstün ahlaki değerleri kapsar.

Kendisi ihtiyaç içinde olduğu halde, yemeğini yoksula ikram eden fedakar insana karşı, sevgi ve saygı duyulur. Yalnızca kendini düşünen benmerkezci kişiye karşı ise doğal olarak soğukluk hissedilir. Dürüst olmak da, insan ruhunu olumlu duygulara yönelten bir sebeptir. İnsan ruhu dürüst ve güzel ahlaklı kimselere sevgi ve yakınlık duyar. Bu Allah’ın yaratmasıdır;  Allah insan ruhunu güzel ahlakı yaşayan kişilere karşı sevgi ve muhabbet duyacak şekilde yaratmıştır.

Allah’ın, ruhlarının hoşuna gidecek şekilde tüm insanlara sunduğu bu güzelliklere karşılık yerine getirilmesi gereken tek sorumluluk, O’nun gücünü gereği gibi takdir edebilmek, O’na şükredebilmek ve O’nun istediği gibi bir yaşam sürmektir. O gün inanan insanların alacakları güzel sonuç, “Takva sahiplerine vaat edilen cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkar edenlerin sonu ise ateştir.” (Rad Suresi, 35) ayetiyle haber verilir.

Gerçek güzellik için, içimizi temiz tutmamız gerek; nefsimizin bencil tutkularıyla birlikte olduğumuzda çirkinleşiriz. “…(Güzel) sonuç takva sahiplerinindir.” (Kasas Suresi, 83) uyarısını dikkate alarak nefsimizi arındırmanın ve temizlenmenin yollarını düşünmeliyiz. Çünkü cennette nefis kalmayacağı için, pislik de olmayacaktır. En önemli sorumluluğumuz, kapıları sonsuzluğa açılacak cennet yurduna layık güzel insan olabilmek için hazırlanmak:

“…Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi ki: “Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin.” (Zümer Suresi, 73)

Kategoriler
Günlük hayat iletişim Sevgi ve Ask Dünyası

Bu Kenti Aşksızlık Öldürüyor

“sevgilim, sana kanadı kırık bir martı yolluyorum. İster o martının yaralarını sar, istersen kendi haline bırak. Ama unutma günün birinde sen de uçurmak zorunda kalırsın yüreğinden bir martıyı! Unutma, unutulsan da…”

Bir yol var önümde, tam karşımda… Bana bakıyor lambası sönük direkler, bir acayip gün sonundayım. Biliyorum, bu gece kasırgalar kopacak şehrin dört bir tarafından. Ay ışığı sönecek, yıldızlar asılacak gökyüzünde. Ki bu gece, tüm yollar karanlık, etraf ölü bakışlarla örtülü ve sen tam karşımda, girmemi bekliyorsun o yola.

Olmaz sevdiğim, inan olmaz. Yüreğimden dökülen dertler ayaklarıma takıldığı sürece, daha çok sürünüyorum senli yollarda. Öl desen daha kolay biliyor musun? Ölmek zaten her zaman en basiti olmuştur, yaşamanın karşısında. Ta ki son nefesin değerini anlayıncaya kadar; bizde öyle yapacağız görürsün. Ne zaman mıh gibi içimize işleyecek yokluğumuz, o zaman yaşamak isteyeceğiz, koşmak, zıplamak, haykırmak…

Ne sözler verdik, ne yeminlerde göz göze geldik. Gençtik, heyecanlıydık; küçük bir evimiz, bir erkek, birde kız çocuğumuz olacaktı. Tam Yeşilçamlık hayallerimiz vardı. Eğlenip, başımızdan geçen komik anılarımızı anlatırdık. Denize bakar, taş atardık; gün olur öpüşürdük kimseler yokken. Utanırdık, ama bilirdik bir sevgiliyi öpmenin ne demek olduğunu. İlk heyecanımızı hep içimizde taşırdık… Ya şimdi?

Mahallemizde deli bir ağabeyimiz vardı. Herkes deli derdi ona, bende ondan diyordum zaten. “Yaşarken cehennemi görüyorum” diye bağırırdı, sokağımızdan geçerken. Şimdi hatırladım o sözü. Yıllar geçse de unutmamak neymiş, hatırlamak ne denli bir esaretmiş, çok iyi anlıyorum. Yokluğunda var ya hep o üç kelimeyle karşılıyorum hayatı. Görüyorum cehennemi, elimden kayarken cennet!

Bu şehir yalnızlarla dolu, her sokak başında bir aşkın cesedi yatıyor. Her gece sessiz ezanlar okunuyor, binlerce tabut kalkıyor… Anlayacağın şehir ölüyor! Sana saçma gelecek ama bir ben kaldım bu sokakta, onun için gönderiyorum o kanadı kırık martıyı. İstemiyorum bir aşkın ölümünü daha görmek, en çok kendi aşkımın…

Ne olur güzel sevgilim, iyi bakalım birbirimize. Ömrümüzü anlamlaştıracak daha çok hayalimiz yok mu bizim. Öyleyse neden çırpınıyorum bu kadar. Neden sorguluyorum aşkın yokluk halini. Hep senli bir geleceğe inandığım için, her şeyin çok daha güzel olacağını düşündüğüm için. Yoksa elimden başka bir şey gelir mi hiç, sensiz hangi hayal sevimli gelebilir ki bu adama, söylesene?

Elimde bir mum tanesi, yokluğuna inat ay ışığını arıyorum…

Emre onbey