Kategoriler
İslam Dini

Kendime Yine Diyorum Ki…

 “Ta, Senin inâyetin(yardımın), acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem, ta Senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinadgâh(dayanak) olabilsin, kendi kapısını bana açsın.” (17. Söz)

Allah dilemedikçe, ne bir musibeti savmaya ne de kendim için bir iyiliğe güç yetiremem. O’nun rahmetine, şefkat ve merhametine muhtacım. Başkalarına iyilikleri tavsiye ederken kendini unutanlardan olmamak için, önce nefsimi ıslah etmek için kendime şöyle diyorum;

Child-Wonder-Flowers-5Sen muhtaçsın, acizsin. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan sonsuz güç sahibi Rabbine çağrıda bulun, dua et.

Dua etmene izin vermişse, mutlaka kabulünü de murad etmiştir.

Sonucu beklerken sabrını… Sonuca şahit olduğunda da şükrünü ilave et.

Kendime diyorum ki;

Tevekkül ve tefekkür; her ikisi de kalbini Rabbine bağlar. Tevekkül ve tefekkür ettikçe şükret ki; artsın. Dahasını iste; dua et ki, devamı gelsin.

Kendime diyorum ki, Mevlâna gibi;

“Kapı açılır, Sen yeter ki vurmayı bil! Ne zaman? Bilemem! Yeter ki o kapıda durmayı bil! Çalınan her kapı hemen açılsaydı, ümidin, sabrın ve isteğin derecesi anlaşılmazdı.”

Nasıl açılır kapalı kapılar peki?.. Allah’a halisane teslim olarak, tevekkül ederek, sabrederek, ümitvar olarak, sığınıp dua ederek. Rabbinle arandaki yakın bağlantı, karanlıklarda soluksuz kalmaktan korur seni. O’ndan uzak olduğunda zayıf düşersin. Her karanlıkta, merhamet sahibi olan ve kullarına hayır yolları açan Allah’ın lütfuyla bir ışık görür,  Fettah sıfatının tecellisine şahit olur, aydınlığa kavuşursun.

Allah zorluklarla imtihan eder ancak güç yetirebileceğimizden fazlasını yüklemez. Zorluk verdiğinde ondan çıkış yolunu da açar. Merhamet edenlerin en merhametlisidir Allah ve bir kapıyı açmadan diğerini kapamaz.

Kendime diyorum ki;

“Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.” (Duha, 3) ayetinden öğüt al. Ya darılırsa?..

O’nu darıltmak, Allah’ın sana karşı olan sevgisini yitirdiğini bilmek çok büyük bir azaptır, acıdır. Bu, cehennem ateşinin vereceği azaptan daha şiddetlidir.

Kendime diyorum ki;

Öfkenin seline kapılma. Öfke insanı yer bitirir, ruhunu kavurur.

İbn-i Ömer (r.a.)’dan rivayetle Peygamber(asm) şöyle buyuruyor:

“Bir (mü’min) kulun sırf Allah rızasını talep etmek için yuttuğu bir öfke yudumundan Allah katında sevap bakımından daha büyük bir yudum yoktur.” (İbn-i Mace)

Öfke aklı yener. O halde öfkeni yen.

Kendime diyorum ki;

Vefalı ol! Vefa, Rabbine verdiğin söze sadık kalmak, ahdine ihanet katmamaktır. Ne acı; çıkar bittiğinde ilişki de bitiyor. Sen gerçek dostluğu, vefa, sadakat ve merhameti gönülden yaşa, yaşat.

Vefa tam, mükemmel, içten, sağlam ve sarsılmaz kalp bağlılığıdır. Vefa ve sadakat, hayatın süresince ihtiyaç duyduğun ve sana Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak olan üstün ahlak özellikleridir. Sevgi, şefkat, merhamet, hamiyet, yiğitlik ve vefa gibi duygular senin silahındır. Bu duygular, Kur’an ahlakını yaşama yolunda diğer insanların da şevklerini tetikler, coşkularını artırır.

Peygamberimiz(asm)’ın, kulun Allah ile olan ahdi konusundaki duası senin de duan olsun:

“Allah’ım! Ben Sen’in kulunum. Gücüm yettiği kadar ahdine ve va’dine sadâkat gösteriyorum!” (Buhârî, Deavât, 16)

Kendime diyorum ki;

Allah’ın hoşnutluğunu hedefliyorsan, seve seve malından canından geç; bedenini ve ruhunu Allah’a emanet et. O’nun rızasını hiçbir dünyevi nimete değişmemek, bu uğurda her şeyi feda edebilmek;  bu, dünya hayatındaki en büyük erdemdir. Bu şehit olmaktır.

Kendime diyorum ki;

‘O Gün’, o kitap küçük büyük bırakmayıp her şeyi sayıp-dökecek unutma! Bak ne diyor Kur’an;

(Önlerine) Kitap konulmuştur; artık suçlu-günahkârların, onda olanlardan dolayı dehşetle-korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki: “Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük büyük bırakmayıp her şeyi sayıp-döküyor?” Yapıp-ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf Suresi, 49)

 

https://twitter.com/Fuat_Turker

Kategoriler
İslam Dini

Doğruluk Musa’nın Âsâsı Gibidir

musanin asasi “Ümit, güvenlik yolunun başıdır. Yolda yürümesen de daima yolun başını gözet. “Doğru olmayan şeyler yaptım.” deme, doğruluğu tut.  O zaman hiçbir eğrilik kalmaz. Doğruluk Musa’nın âsâsı gibidir. Eğrilik ise sihirbazın sihrine benzer. Doğruluk ortaya çıkınca onların hepsini yutar.” (Mevlânâ Celâleddin)

Kur’an’daki bir kıssada Hz. Musa (as)’ın Firavun’un sarayına gidişi anlatılır. Firavun, Hz. Musa’nın âsâsının mucizesine şahit olur ama sihir olduğunu düşünür. Kendince küçük duruma düşürmek için bilgin-sihirbazlarıyla bir karşılaşma yapmasını teklif eder. Mısır’ın dört bir yanından toplanan sihirbazlar, Firavun’a gelirler. Bir bayram günü, Firavun’un sarayının bahçesinde, büyük bir kalabalık önünde karşılaşma başlar. Firavun’un, üstün geleceğine kanaati tamdır. Böylece kendi zâlimâne hükümdarlığını koruyacaktır. Ancak Firavun ve çevresi kendi düşük akıllarınca düzen plânlasa da düzen kurucuların en büyüğü ve en hayırlısı Allah’tır. O, küfrün tüm tuzaklarını bozandır, galip gelenler hep Allah taraftarlarıdır.

Musa(as) büyücülere “önce siz atın” der.  “Büyücüler asalarını atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular. (Araf Suresi, 116)

Sıra Musa(as)’dadır. Daha önce âsâsının yılana dönüştüğünü görmesine rağmen kendi içinde bir tür korku duyar. “Korkma” diye buyurur Allah, “muhakkak sen üstün geleceksin. Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir, büyücü ise nereye varsa kurtulamaz.”

Allah Musa(as)’a: “Âsânı fırlatıver” diye vahyeder. Musa(as) fırlatınca bir de bakarlar ki, “o bütün uydurduklarını derleyip-toparlayıp yutuyor.” (Araf Suresi, 117)

Hz. Musa(as)’ın âsâsının yılana dönüşmesi, büyücülerin yaptıkları gibi bir illüzyon değildir. Allah bir mucize yaratır ve böylece büyücülerin tuzakları kendi tepelerine iner. Allah, şeytanî olan tuzağı Kendi Rahmanî tuzağını sebep kılarak giderir.

İnkârcılar müminleri zor durumlara soktuklarını, korkuttuklarını zannettikleri anda tuzakları yine musibet olarak kendilerine dönmüştür.

Böylece Firavun, büyücülerinin galip geleceğini zannederken, galip gelen Hz. Musa (as) olur. Ve herkes Allah’ın vaadinin hak olduğunu görür.

Böylece hak yerini buldu, onların bütün yapmakta oldukları geçersiz kaldı. (Araf Suresi, 118)

Allah her şeye gücü yetendir. Sihirbazlar, Musa’nın âsâsının sihir olmadığını anlayınca akıllarının ihtiyarı kalkar. Bunun üzerine secdeye kapanıp, “Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik” derler.

Firavun, büyücülerin iman etmelerini kabullenemez. Çünkü ona göre insanlar dâhil her şeyin sahibi kendisidir. Önce, “Ben size izin vermeden önce O’na iman ettiniz, öyle mi?” diyerek kızar. Bu mûcizeyi görüp îman etmesi gerekirken, yalanlarına devam eder. Düşük aklınca onların Hz. Musa (as) ile birlik olduklarını ve Mısır’da hâkim olmak için böyle bir şey düzenlediklerini iddia eder. Ve “Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür… (Taha Suresi, 71) diyerek, Hz. Musa(as)’a büyücülük iftirası atar.

İnkârda direnen kişiler, en açık mucizeyi görseler bile onu yalanlayacak bir ruh halindedirler. Allah’ın varlığını, birliğini, dininin hak olduğunu kabul etmek istememe hâli her çağdaki inkârcı karakteridir.

Hakîki îmâna kavuşan insan kâinata meydan okur. Sihirbazlar da, “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla ‘tercih edip-seçmeyiz.” Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin. Gerçekten biz Rabbimiz’e iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak-sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir.” (Taha Suresi, 72-73) diyerek kâinatın -haşa-sahibi olduğunu iddia eden Firavun’a karşı dururlar.

Hatta bu, kayıtsız şartsız bir îman etmedir. Çünkü Firavun’un yanında olmak onların çıkarlarına olacak iken onlar hakkı seçerler.

İnsan, fıtratı ve özü gereği hep hakkı ve doğruyu arar, bâtıla talip olmaz. Bediüzzaman’a göre hak galebe çalıcıdır, hakka galebe çalınamaz. Bâtılın hakka galebesi geçicidir. Hedefe meşru olmayan bir yolla gitmek mağlubiyet getirir. Başarı yolunda esas alınması gereken hak ve sıdktır, doğruluktur.

Yine Bediüzzaman’a göre İslam’ın doğruluğunu ispatlayan delil öncelikle sıdktır. “Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayalâta müreccahtır(tercih edilir)…”

Hakikat hayallerden üstündür. Hakikat her şeyin özünün ve gerçekliğinin yansımasıdır; hayali şeylerden daha güzel ve daha tesirlidir. İnsan sayısız hayal üretse tesiri çok azdır. Ancak hakikati yansıtan tek bir cümle, binlerce insanı-Allah’ın dilemesiyle- etkisi altına alır.

İnsanı yükselten doğruluğu ve samimiyetidir. Şöyle söyler Bediüzzaman: “Ciddî sadakat ve samimî ihlâsa muvaffak olarak, kemalâtı ve hasletleri o nispette, derecelerine göre yükselmeye başlar, insaniyeti teali eder(yücelir).” (11. Şua)

Hak ve doğru olan Musa(as)’ın âsâsı, bâtıl ve yalan olan sihirbazların âsâlarıdır. Önce bâtıl ortaya dökülür, ardından hak ortaya çıkar ve bâtılı yutar, yok eder. Allah’ın sünnetidir; inkâr içindeki yalancılar hiç beklemedikleri bir zamanda ve hiç beklemedikleri bir şekilde hakikatin galibiyetine şahit olacak, akılları hayrete düşecektir. Hak gelecek bâtıl zâil olacaktır.

Fuat Türker

https://twitter.com/Fuat_Turker

Kategoriler
İslam Dini

Kendime Diyorum Ki;

tef6Sürekli insandan yiyen ve çalan bir düşmanı var insanın ve bu düşman kendi içinde. En zorlu savaşı insan, uzaklardaki bir düşmana değil, benliğinin bir parçasına karşı verir.

Var gücüyle kötülüğü emreden nefis ıslah edilmediğinde, kendisinde İlahlık görür, Firavunlaşır. Büyüklendiğinde, yakın adamı Haman’a “yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa’nın ilahına çıkarım” diyen Firavun’u suda boğar. Servetini kendisinden bilen Karun’u konağıyla birlikte yerin dibine geçirir.

Nefis ‘fahre meftun, şöhrete mübtelâ, methe düşkün’dür. Nefsini ıslah edemeyen ise başkasını ıslah edemez. Eğer insan, nefsini arındırıp temizleyebilir ve bu düşmanından kurtulabilirse Rabbinin rahmetini umut edebilir.

Bediüzzaman Birinci Söz’ün başında, “Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin” der. Söylediklerini nefsine söyler. İşte ben de Bediüzzaman’dan aldığım dersle, zaman zaman kendime şöyle diyorum;

“Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin. Mülkü Sahibine teslim et, O’na bırak!”

Çünkü; Allah dilemedikçe, ne bir musibeti savmaya ne de kendin için bir iyiliğe güç yetiremezsin. Allah’ın rahmetine, şefkat ve merhametine muhtaçsın. Bu gerçeğin bilincinde ol ki, Allah’ın sınırları içinde ve O’nun doğrularıyla yaşa. Enaniyetli insan, kendi aklının sınırları içerisinde ve kendi doğrularıyla yaşar. Şeytanî kibirden kurtulmak için sen kovulmuş şeytandan Allah’a sığın, Allah’ın sonsuz gücünü düşünüp kavra, bu sonsuz güç karşısında kendi aczini anlayarak boyun eğ ve O’na halisane teslim ol!.. Kalbini, ruhunu ve bedenini Allah’a teslim ettiğinde, artık Rabbinin yönetimindesin.

… Kendime diyorum ki; “”Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir.”

Kimi zaman kendini karanlık bir kuyuda çaresiz hissedip, çıkışa ulaşamadığında, karamsarlığa kapılma. Şeytan, aydınlığı hiç göremeyeceğin yönünde karamsarlık telkini verse de, o ne olacağını bilemez, sadece fısıldar. Karanlıklardan çıkaracak tek güç, Falik olan Allah’tır. Hz. Yusuf(as)’ı kuyudan çıkardığı gibi…

Allah’a karşı samimi olursan, O, vicdanına doğru yolları ilham eder. İşte o sesi dinleyip nefsânî tutkularından kurtulduğunda, pırıl pırıl imana kavuşabilirsin. Katıksız imanı yaşadığında ise ne çile yıpratır ne de ateş dokunur; Hz. İbrahim (as) gibi. İnsanı yakan ateş değil, gafletidir çünkü.

Kendime bir de şöyle diyorum; “Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir.”

Sabır zorluk geldiğinde Rabbini hatırlamaktır. Ardından gelecek kolaylığı beklemektir. İmtihanında Allah’ı görürsen, o zaman imtihanı seversin. Allah için sabretmek güzelliktir. Senin için milyarlarca güzellik yaratan Rabb’in için yaptığın bir güzellik.

Zahiren kötü bir görüntüyle yüzleşme zamanı geldiğinde gösterdiğin tevekküldür sabır… Bıçak bedene saplanır ama acıyı çeken ruhtur. Sen tam tevekküllü olursan acı duymazsın.

Belâlar, musibetler üzerine yağmur gibi yağsa da Allah’a sarıl, O’na sığın, sabret, tevekkül et. Yağan her yağmurla daha da arınırsın.

İmtihan olman, Allah’ın Kendisini hatırlatmasıdır, seni unutmadığının işaretidir. Ne kadar zorluk isabet eder de sabredersen, Allah’a o kadar yakınlaşırsın. Çünkü, “Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.”

… Kendime diyorum ki: “Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.”

Her zorlu olayın ardında mutlaka bir kolaylık, bir güzellik, bir hayır vardır. Peygamber(asm), “her çile, Cennet yolunun birer taşıdır” buyuruyor. Rabbine sarılarak, ayağın takılmadan aştığın her taşın, seni sonsuz nimet ve güzelliklere ulaştıracağı umudunu hep diri tut.

“Bazen bitmek bilmeyen dertler yağmur olur üstüne yağar. Ama unutma ki, rengârenk gökkuşağı yağmurdan sonra çıkar.” (Mevlâna Celâleddin)

…Kendime diyorum ki; “Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.”

Her olay Allah’ın yarattığı kadere uygun işliyor. Bu sırrın bilincinde ol. Kaderine iman et; yaşadığın ve sana olumlu ya da olumsuz gibi görünen her olay karşısında Rabbine tevekkül et, Rabbinden razı ol. Dünyevi hiçbir değer ya da çıkara karşı tutku duymazsan, kayba da uğrasan üzüntü duymazsın. Böylece teslimiyetin artar.

Kaderine rıza göstermeyip tevekküle yanaşmadığın sürece ıstıraptan, evhamdan, acıdan kurtulamazsın.  Şeytan zehirdir, ancak Allah, Katından bir rahmet olarak panzehiri de sana işaret ediyor; O’na sığınmak.  Allah’a teslim olmamak ve O’nun iradesine karşı çıkmak şeytanın çarpık mantığıdır. Ve o, fırkasını da kendisiyle birlikte bataklığına sürükler.

Bediüzzaman tevekkül ve teslimiyetin, zorluklara karşı insana güç kazandırdığını söylüyor; “İnsan zayıftır; belâları çok. Fakirdir; ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir; hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâle dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder…  İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül de saadet-i dâreyni iktiza eder(iki dünyanın saadetini gerektirir).”

Allah’a, O’nun sonsuz büyük gücüne tam teslim olmak kalbinde inşirah meydana getirir. Ne güzel kelimedir inşirah; daha söylerken bile kalbi ferahlatıyor…

… Kendime diyorum ki; “Allah’ı sıkça an. Allah’ı an ki, O da seni ansın.”

Allah’ı anmadığın an zayıf düşersin. O’nu anmak kalbe hoş gelen, lezzetli ve yemek içmekten öte, çok gerekli olan bir şey. Yiyip içerek bedenini beslemeyi unutmadığın gibi, Allah’ı sürekli an ki ruhun beslensin.

Sen Allah’ı unutursan, Allah da seni –zahiren- unutur. “…Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu…” ayetinden öğüt al. Rabbin tarafından unutulmayı göze alabilir misin?…

… Ve kendime diyorum ki; “Senin hiçbir özelliğin yok. Rabbin seni elinden tutmuş götürüyor.

Bediüzzaman’ın dediği gibi; kendi az iradenden vazgeç, İlâhi iradeye işini bırak, kendi güç ve kuvvetinden uzaklaşıp, Allah’ın güç ve kuvvetine sığınarak tevekkül hakikatine yapış.

Yâ Rab de! “Madem çare-i necat(kurtuluş çaresi) budur; Senin yolunda o cüz-i ihtiyarîden vaz geçiyorum ve enaniyetimden teberri ediyorum(uzaklaşıyorum). Ta, Senin inâyetin(yardımın), acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem, ta Senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinadgâh(dayanak) olabilsin, kendi kapısını bana açsın.” (17. Söz)

Fuat Türker

Kategoriler
İslam Dini

Kâinattaki San’at Nakışları

 

Kâinatta her olay Allah’ın dilemesiyle gerçekleşir. Güneşteki patlamalardan, yeryüzünde bir yaprağın ağaçtan düşmesine kadar her şey, O’nun dilemesiyledir. Allah’ın sonsuz ilmi ve gücü, yarattığı her varlıkta tecelli eder. Rabbimiz, Kendi tecellileri olan canlıları her an yaratmayı sürdürür. Ve yarattığı her “şey”, kâinat kitabının bir sayfası, bir kelimesi, bir harfidir.

 

Bediüzzaman Kur’ân’ın, kâinatın ezeli bir tercümesi, kendi lîsanlarıyla okudukları âyetlerin tercümanı olduğunu söyler. Ve kâinat kitabının tefsiri olduğu gibi, yer ve göklerin de sahifelerinde örtülü olan esma-i hüsnânın definelerinin keşfedicisi olarak tarif eder.

 

 

“Evet Kur’an-ı Hakîm, şu Kur’an-ı Azîm-i Kâinatın en âlî bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümânıdır. Evet, o Furkandır ki: şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekvîniyeyi cin ve inse ders verir. Hem her biri, birer harf-i mânidar olan mevcûdâta “mâna-yı harfî” nazariyle, yâni onlara Sâni’ hesabına bakar; “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Sâni’inin cemâline delâlet ediyor!” der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösterir. (Sözler, 124)

 

 

Kâinatta, maddeyi oluşturan atomlardaki elektronların yörüngesinden, gezegenlerin yörüngesine kadar muhteşem bir tasarım ve düzen vardır. Tüm maddelerin yapıtaşı olan atomun çekirdeğini bir arada tutan  ‘güçlü nükleer kuvvet’ , fizik kurallarının tanımlayabildiği en şiddetli kuvvettir. Diğer yandan galaksilerin, yıldızların yörüngelerinde kalmalarının nedeni olan ‘kütle çekim (yerçekimi) kuvveti’ kâinattaki diğer kuvvetlere oranla şiddeti en düşük kuvvettir. Bu kuvvetin değerlerinde bir azalma olursa yıldızlar yerinden kayar, dünya yörüngesinden kopar, bizler dünya üzerinden uzay boşluğuna dağılırız. En ufak bir artma olursa da yıldızlar birbirine çarpar, dünya güneşe yapışır ve bizler de yer kabuğunun içine gireriz. Bu düzenin sahibi Allah, mucizevî bir yaratışla, en küçük kuvvetle yıldızları yörüngelerinde tutar, en şiddetli kuvvetle küçücük atomun çekirdeğini kaynaştırır. Bütün kuvvetler, O’nun koyduğu ‘ölçü’lere göre hareket eder.

Kâinatta, bilinen 300 milyar kadar galaksi ve her birinde bulunan 300 milyar yıldız, sonsuz ilim sahibi yüce Rabbimizin kontrolünde dönüp durur. Bu muhteşem büyüklükteki galaksiler bazen birbirlerinin içinden geçer ve bu sırada asla birbirleriyle çarpışmazlar. Her şeyi kusursuzca yoktan var eden Allah, yarattığı her şeyi, kadrini hakkıyla takdir etmemiz gereken hayranlık uyandırıcı bir dengeyle düzenlemiş ve emrimize vermiştir.

Bediüzzaman Âyetü’l-Kübra’da, göklerdeki muhteşem düzeni tarif eder ve Hâlıkının varlığının, göklerin varlığından daha açık olduğuna işaret eder… Ki Allah’tan başka Îlâh yoktur.

Allah’ı göklerde ve yerde aciz bırakacak hiçbir güç yoktur. O, istediğini istediği gibi yapmaya gücü yetendir. “Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Lokman Suresi, 27)

Bir tükenmez kalemle ortalama yüz sayfalık bir defteri yazarak doldurabiliriz. Âyette ifade edildiği gibi yeryüzündeki tüm denizlerin ve yedi katının daha mürekkep olduğunu düşünürsek, Allah’ın kelimelerinin, insan aklının kavrayış gücünün ötesinde sayılamayacak ve yazılamayacak kadar fazla olduğu çok açıktır.

 

“Hikmet, kâinat sahifelerinde parlayan san’at nakışlarıyla tebarüz eder(görünür)” der Bediüzzaman. Allah, Hakîm’dir; hikmet sahibi, sağlam, muhkem olandır. Kudret kalemiyle yarattığı düzen, yarattıklarındaki sanat nakışları O’nun Hakîm isminin tecellileridir. Göklerde, yerde ve ikisi arasındaki mükemmel ve ihtişamlı düzeni yaratan eşsiz gücü, ancak samimi ihlâs sahibi ve yüzeysel bakmayan kulları görüp okuyabilir.

 

Fuat Türker

 

Kategoriler
Aklımdan geçenler

Ateş Seni Çağırıyor

Gece, İstanbul’un Anadolu yakasından Avrupa yakasına baktığınızda yüzlerce binanın, gökdelenlerin, eğlence merkezlerinin ışıklarını görürsünüz.  Rengârenk neon ışıkları, laserler, boğazı, gökyüzünü ve hatta Anadolu kıyısını bile aydınlatır. Bir mümin kardeşimin aynı görüntü üzerine tefekkürünü hatırlıyorum. O ışıl ışıl görüntünün, insanları nasıl etkilediğini, tüm çekiciliğiyle davet ettiğini, o görüntüyü sabaha kadar izlemek mümkünken, sadece namaz kılmak amacına hizmet eden yerler olarak görüldüğü içindir ki camilerin kapılarının kilitlendiğini, karanlığa terkedildiğini söylemişti. Camiler Allah’ın eviydi oysa. Belki bir ihtiyaç sahibi içeriye girecek, başını sokacak bir yer bulmanın sevincini tadacak, belki de bu vesileyle o kişi iman edecekti.

Karşı tarafın gözleri kamaştıran görüntüsünü izliyorum. Birçok gencin orada olma hevesiyle imrenerek baktığı o ışıklar, Bediüzzaman’ın sözlerini hatırıma getiriyor; “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. Içinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmânımı kurtarmaya koşuyorum.”

Şimdi karşı taraf yangın yeri gibi görünüyor gözüme. Özellikle gençleri Allah’tan uzaklaştıran, dünyaya yönlendiren, dünyanın süslerine âdeta madde bağımlısı gibi bağlayan her ne varsa içine alan, gençleri yutan alev alev bir yangın yeri.

Bediüzzaman’ın Eskişehir Hapishanesi penceresinden izlediği liseli kızların elli yıl sonraki durumlarını görerek hüzünlenmesini düşünüyorum. Kaç anne baba çocuğunun bırakın elliyi, bir on yıl sonrası için endişe ediyor? Çoğu insan yaşadığı gibi inanıyor, boşveriyor, önemsemiyor, “nasılsa ileride her şey yoluna girer” diyor. Rahmani bir merhamet göstererek çocuklarının ahiretini değil, şeytani bir merhametle dünya hayatını düşünüyor. Ahireti yerine çocuğunun dünyasını güzelleştirerek ideal anne baba olduğunu zannediyor.

Müslüman bir bayandan duyduğum sözler beni çok hayrete düşürmüştü bir zamanlar. Yurt dışında yaşayan oğluna dair güzel bir haber aldığını anlatmıştı bayan. Kendisi, evlenecek bir genç kız bulmuş olduğu haberini beklerken, oğlunun namaza başladığı haberiyle sevincinin yarım kaldığını söylemişti.

Çocuklarına hayatın amacının yalnızca yemek, içmek, eğlenmek, iş sahibi olmak, evlenmek ve aile kurmak olduğunu telkin eden anne babaların, “ne olacak bu gençlerin hali?” sorusunu sormaya hakkı var mı sizce? Böyle anne babaların çocuklarının, küreselleşen dünyanın top gibi nereye vursan oraya yuvarlanan gençleri olmaları şaşılacak bir durum olmasa gerek.

“Bizim zamanımızda böyle miydi?” diye serzenişte bulunan insanlara soruyorum. Sizin zamanınız bitmedi ki. Yaşıyorsunuz ve hala zamanınız devam ediyor. Sorumluluklarınız gençlik dönemiyle birlikte sona mı erdi? Neden gençlerin sizin zamanınızdakinden daha dejenere olmasına izin verdiniz, veriyorsunuz?

Gençlik hızla akan nehir gibi. Yaşlılıkta sular duruluyor, yeniden hızlanmasına ise imkan yok. Bahar gibi gençlik; ardından kış geliyor ama bahara yeniden kavuşmaya imkan yok. Baharın tazeliğinin, verdiği enerjinin, coşkunun sahte İlahlar peşinde, tüketim çılgınlığı içinde boşa heba edilmesi ne büyük israf. İnanç mutluluğun anahtarı iken gençlerin o anahtarı asla bulamayacakları yerlerde araması ne büyük yanılgı.

Düşünüyorum, karşı yakanın görüntüsüyle ne kadar da örtüşüyor şu reklam sloganı: “Ateş seni çağırıyor!” O ateş gençleri her dönem çağırıyor. Gençliği ateşe değil, iyiye çağırmalı. Böylece tüm insanlığı iyiye çağırmış olursunuz. O zaman o ateş soğuk ve esenlik olacak, Hz. İbrahim(as)’ı nasıl yakamadı ise iyiliğe yönelen gençleri de yakamayacaktır.

Gençliğin rûhunu, işlemeyen bir tarla gibi kendi hâline bırakırsanız, orada ısırganlar, dikenler yetişir biter. (Snellman)

Fuat Türker