Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Toplumsal Konular Türkiye üzerine

BAŞKANLIK SİSTEMİ = BÖLÜNME

 

         Başkanlık sistemini ilk olarak Bölücübaşı Öcalan ortaya attı. Sonra bir de baktık ki medyadan aynı sesler gelmeye başladı. En son Cumhurbaşkanımızda bunu dillendirdi. Bölücübaşının söylediği bir söz için önce bir durup iyice düşünüp sonra tersini yapmamız lazım. Bu ülkeye yıkmaya azmetmiş eli kanlı bir örgütün lideri bu adam. Bunu unutmayalım öncelikle. 30 yıldan fazla senedir onbinlerce şehit verdik bu vatan uğruna. Bunları tekrar hatırlatmada fayda var.

Başkanlık sistemi denildiğinde bakıyoruz bizim yaşadığımız coğrafyaya. Mısır,Suriye,Libya,Irak gibi ülkelerde başkanlık sistemi var. Bu ülkeler hepsi de paramparça durumdalar. Başlarında diktatörlerin olduğu, demokrasinin tamamen bittiği diktatörlüklere dönüşmüşler. Halkları fakir, mutsuz ve zulme uğruyorlar. Başka coğrafyalara baktığımızda mesela Amerikada da başkanlık sistemi var. Ama orda da halkın iyice fakirleştiği ve mutsuzlaştığını görüyoruz. Amerika şu an büyük sarsıntılar geçiriyor. Demokrasi bitmiş durumda. Obama’nın partisi %30 lara gerilemiş durumda ama başkan durumda kendisi. Çok acı bir durumdalar. Başkanlık sistemi dünyada hiçbir zaman mutluluk getirmemiş. Kaliteyi demokrasiyi zenginliği bitiriyor bu sistem. Çok çok tehlikeli bir durum !

Bir de olaya kendi içimizde bakıp değerlendirelim. Türkiye’de bir Başbakan var. Bir Cumhurbaşkanı var. Bakanlar,Milletvekilleri ve Meclis var. Demokrasi tıkır tıkır işliyor. Güçlü bir muhalefet var. Gürül gürül iktidara kükrüyor. Basınımız özgür. Baskı yok. İktidarda hizmet etme eğiliminde. Bir çok icraatleri de var 12 yıl içinde. Yeni Başbakanımız çok çalışkan ve bayağı da samimi. Pekala Sn Erdoğan, Başbakanımızın yapamadığı neyi görüyor da kendisi Başkan olarak bunu gerçekleştireceğini söylüyor ? Başbakanımız yetki bakımından eksik mi ki ? Ya da neye yetişemiyor ? Neler eksik kalıyor ? Yazarlar bize bunu söylemeli. Başkanlık sistemini isteyen arkadaşlar detaylıca bunu anlatmalılar. Başbakanımız bu denli başarılı ve çalışkan iken sorun olarak neyi görüyorlar ?

He bir de milletimiz var. En önemli o değil mi ki ? Yapılan kamuoyu anketleri ve halkın duruşuna baktığımızda milletimiz başkanlık sistemine büyük ölçüde soğuk duruyor. Demokrasiden herkes genel olarak memnun. İnsanımız özgür. Basınımız özgür. Milletimiz hiçbir yerden baskı görmüyor. Başkanlık sisteminde bütün yetkilerin tek bir kişide toplanmasının tehlikesini çok iyi fark ediyor milletimiz. Bu büyük bir risk konumunda. Bir kısım akıldanenin ortaya attığı ve hiçbir akılcı yaklaşımı olmayan bu sistem Türkiye için büyük tehlike konumunda. Şu an Türkiyenin en önemli konusu bu. Çok çok büyük bir risktir Başkanlık.

Bölücübaşı diyor ki Başkanlık sistemi olacak sonra da yok federasyon yok konfederasyon gibi süslü laflarla bize bölünmeyi kibarca yutturacağını zannediyor. Bizim milletimizin feraseti ve basireti çok yüksektir. Ariftir Türk halkı. Çok çok uyanıktır. Bunun tehlikesinin farkında bütün milletimiz. Asla kabul edebileceğimiz bir sistem değildir. Demokrasinin nimetlerini ve lüksünü doya doya yaşıyoruz. Güçlü bir iktidar güçlü bir muhalefet var. Başbakanımız atom karınca gibi çalışkan ve akıllı. Çok da dindar. Yürüyen güzel bir hükümet devlet ve millet birlikteliği var. Buna dokunmak çok tehlikeli olur !!!   Bölücübaşının aklına hiç mi hiç ihtiyacımız yok. İki ayağı mezara sallanmış ahı gitmiş vahı kalmış dede olmuş. Ölümden kurtardık onu. Bunu düşünsün ve tilkilik yapmasın bize. Biz ondan bin misli uyanığızdır millet olarak. Türkiye Cumhuriyeti asla bölünmeyecektir. Allah buna izin vermesin inşaAllah. Tuzak kuranların tuzaklarını başlarına çevirsin. Ayaklarını dolasın.

“İşte böyle; çünkü Allah, iman edenlerin velisidir; kafirlerin ise, velisi yoktur.” (Muhammed Suresi, 11)

Saygılarımla

Hüseyin Uçkun

 

Kategoriler
Kişisel makaleler Toplumsal Konular Türkiye üzerine

İSTİKBAL NASİP MİDİR ?

Çok katıldığım ve her daim her yerde karşıma çıkan durumlara başlık niteliğinde bir söz var ; “İnsanları birleştiren şey duygular, ayıran şey de fikirlerdir.” Ne kadar da doğru bir söz değil mi ? Günümüzde çok kıymetli bir dost grubu var bu söz için yaratılmışlar sanki. Çok kıymetli olan dostlarım var , duygular bizi birleştirmiş ama fikirlerimiz bizi uçurumlarla ayırıyor. Dostluğumuzun ismi dahi var “ülkücü ve kürt dostluğu” .

Çok saçma aslında bizim geldiğimiz noktada kürt ve ülkücü kelimesinin dost adlı bir kelimeyle birleşmesi .Fakat bilemiyorum ne denli farkındasınız bir sürü bu isim altında dostluk var . Kendi adıma konuşursam her daim sırtımı rahatça dönebileceğim insanlar onlar fakat konumuz siyasete geldiğinde malesef hiç bir şekilde güvenemeyeceğim insanlar . Eminim onlar için de bu durum böyledir.Bizleri bir yaratan rabbim bizleri renklere bölmüş , şahsen ben hatırlamıyorum hangi rengi seçtiğimi, hatırlayanınız varsa helal olsun doğrusu . Rabbim bana Kürdün kanını taşı demiş onun rengini vermiş beni onurlandırmış . Aynı şey turancılarımız için de geçerli, onlar da Türkün kanını , rengini taşıyarak onurlandırılmış . Herkes kendine sahip çıktığı kendi atasının ,soyunun yolundan gittiği müddetçe bu onuru taşır . Birçok insanda bu onura sahip çıkmayı ilke edinir ve birileri bu ilkeyi bozmaya yeltenirse şeytan da rahat durmaz insanda . Keşke diyorum bizim bir dili konuşmamızı tüm toprakları parçalamayla eş değerde görülmesi gibi bir yalan ortaya atılmasaydı . Ya da kendini koruma amaçlı silaha bürünen insanlar , kan kokan bir örgüte dönüşmeseydi ve keşke 20 yaşına geldiğinde insanlar sadece bir kaç ay içersinde “zorunlu şehit” olmasaydı . Utanması gereken , aynaya dahi bakmaya çekinmesi gereken , öyle çok insan var ki .Ama bunlar herşeyde o kadar haklılar ki sadece orada burada ya Türke ya da Kürde küfrederek ekmek yiyiyor . Ne ekmeği , hangi ekmek … Onlar bizim hakkımızdan yiyiyorlar onlar her birimizin ceddine küfrediyorlar cahil cühela olanlarda alkışı ve oyu basarak tilkileri lider yapıyorlar , herhangi bir şeyin başına . Bana sık sık ” senin gibi kürtlere lafım yok ” diyenlere bir lafım var ” senin hangi kürde lafın varsa o laf aynı zamanda bana söylenmiş demektir” Benim ne olduğumu unutmadan benimle konuşulmalı . Senin bana neden lafın olmadığınıda söyleyeyim : Ben İstanbulda birçok türkle komşuluk yapmış ,arkadaşlık yapmış , bayram paylaşmış , namaz paylaşmış ,sevgi paylaşmış bir kürdüm . Benim babamı , dedemi , kardeşimi hiçbir asker gözümün önünde dövmedi . Benim gördüğüm asker beni korurdu babamı da korurdu dedemi de korurdu . Elbetde ben doğudaki bir kürt gibi olamam . Sen elbetde bana saygı duymak zorundasın . Aynı zamanda ben de sana… Ben de abim askere gittiğinde birkaç ay sonra ölüm haberini almadım . Ya da konuşmasıı bilmeyen insanlardan “ülke elden gider bunları yok etmezsek ” gibisinden masallarla şartlandırılmadım . Ayrı büyüdük kardeşim ayrı yetiştik ama hep aynı toprakdaydık . Bize söylenmeyen hatta söylenmekden çekinilen şey bu aslında , ” Aynı topraktayız” .

Sen ne dersin , o ne der , onlar ne der hiç bilemem . Ama benim diyeceğim şu bizler uykudayız , hem de gaflet uykusundayız . Bizi öyle güzel uyutmuşlar ki ayılmak için azıcık kıpırdasak bir ton oyunla daldırıyorlar uykulara . O mübarek ağzını açmadan önce, mübarek gözünü aç , kulağını aç , aklını kullan sonra konuş . Mesela bütün askerler bütün polisler seni öldürmek için o mesleği yapmıyor , bunu bir sok kafana ; bu vatan , bu bayrak sana da ait bunu bi anla artık . Ya da sen artık bir kürdün sadece bir kürt olabileceğini anla , eli silahlı olan bir terörist deme ya da bir dön bak arkana o teröristler neden dağlarda , onları oraya çıkaranlara bir bak ….
Bakmayı öğrenin artık . İleriye de bakın elbet istikbal güzeldir ama geçmişinden bi haber olana istikbal nasip midir ?

Kategoriler
Ankara - Başkent

Bozkırı Sarsan Zil Sesi

‘‘Bugün ayın ışığı elinde bal kaşığı
Gine nerden geliyon da mahlenin yakışığı’’

 

‘‘Yoldan geldim yorgunum kız ben sana vurgunum
Gene nerden geliyon da benim de maykıl cordınım’’

 

‘‘Müzik ruhun gıdasıdır’’ demişler ya gıdanın içeriği, havası, çağrışımı değiştikçe ruhun da aldığı gıdaya göre şekilleneceği aşikârdır. Bağlı olarak; şairin şiir anlayışının yanında Türk şiirinin de etkilenmesi muhtemeldir. Bozkır, zorlu bir kültür erozyonunun sancılarını çekerken, köyünden kentine kültür yozlaşmasıyla beraber kimlik değişiminin evrelerini yaşamaktadır.

 

Eskiden türkülerimiz vardı ruhumuzu dinlendiren, yüreğimizi depreştiren, gönlümüzü coşturan; oyun havalarımız vardı, halay havalarımız vardı verdiği coşku ve hazla bedenimize ritimli hareketler yaptıran. Sinsinimiz vardı Köroğlu havasıyla efelendiren. Zeybek oyunlarımız vardı seğmenleriyle damarımızdaki kanı taşıran…

 

Diğer bölgelerimizde olduğu gibi Orta Anadolu da yaşadığı kültürüyle, töresiyle yiğidin harman olduğu yerdi. Ağıtlarımız bir, türkülerimiz bir, düğünlerimiz bir, acılarımız bir, sevincimiz birdi. Birçok nedenle beraber ahlaki çöküntünün hızlandığı, paranın ilahlaştırıldığı, insanlığın dibe vurduğu zaman ilerledi; diğer kültürel değerlerimizde olduğu gibi haz aldığımız müzik ve eğlencelerimizde de değişimler baş göstermeye başladı.

 

Türk dünyasının birçok yerinde çalınıp söylendiği gibi bölgemize has ama şimdilerde ağırlığını kaybeden bozlaklarımız vardı. Öztürkçe olan bozlak sözcüğü Divan-ı Lügat-it Türk’te ‘‘bozlak’’, ‘‘bozlamak’’ ses vermek bağırmak anlamına gelmektedir. Sözcük anlamı olarak ‘‘bozulma’’, ‘‘beğirme-koç melemesi’’, ‘‘bağırma, feryat etme’’den kaynaklanır. Deve bağırması da denilir. Ankara yöresi Seğmen oyunları figürlerinde olduğu gibi, Orta Anadolu Bozkır iklimine en iyi uyum sağlayan koçla özdeşleşmenin müziğe yansımasıdır kısaca.

 

Sevdamızı, acımızı, özlemimizi, isyanımızı, sitemimizi, ilencimizi, gurbet hayatımızı, aşiret kavgalarımızı yansıtan içli ve ince duygulu bozlaklarımız…Heyyy be Ankara, sen nelere kadirsin!

 

Azerbaycan Türkçesi’nde ‘‘bozlamag’’, Türkmenistan Türkçesi’nde‘‘bozlamak’’, Kırgızistan Türkçesi’nde ‘‘bozdok’’, ‘‘Kazak Türkçesi’nde “bozdav, Uygur Türkçesi’nde “bozlimak, Dobruca Tatarlarında “bozlaw” sözüyle halk edebiyatının bir manzum türü olarak adlandırılmaktadır. Bozlak sözü ‘‘buzlamak’’ şekliyle Dede Korkut hikâyelerinde de

göze çarpmaktadır.

 

“Oğul oğul diyübeni buzlayayın mı

Kaytabanda kızıl deve bundan kiçdi

Torumları bundan buzlayup bile kiçdi

Torumçuğum aldurmışam buzlayayın mı?…’’ Örneğinde olduğu gibi.

 

Bölgemizin yetiştirdiği bozlak ustalarına Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Ekrem Çelebi, Neşet Ertaş, Kamil Abalıoğlu gibi sanatçıları örnek verebiliriz. Geleneği sürdürmek isteyen Tufan Atlaş, Neşet Abalıoğlu, Dursun Uçar, Mehmet Çapar, Duran Taşan gibi genç sanatçılarımız var hala. Ne mutlu onlara…

 

Baba oğul arasında atışma olarak söylenen iki bozlaktan son birer dörtlük şöyledir:

‘‘…Küsmedim Neşet’im kahrettim sana
Baban değil miydim sormadın bana
Olan olmuş yavrum ne deyim sana
Sen aklını yitirmişsin evladım’’ Muharrem Ertaş.

 

‘‘…Seni beni kim getirdi cihana
Her oğulu doğurmuştur bir ana
Senin fikrin başka dostluk bahane
Aslı bozuk deme gel şu insana’’ Neşet Ertaş

 

Kültür yozlaşmasıyla beraber ne yazık ki birçok değerimizin üzerine sünger çekilip bu değerlerin temelleri üzerinden yeni değersizlikler türetilmeye çalışıldı ve başarıldı. Bununla beraber Ankara havalarının tabiri uygunsa içine edildi. Aynı ritimler üzerine saçma sapan seks çağrışımlı farklı sözler eklenerek Ankara havası izlenimi yaratıldı. Buna alet olanlar maalesef yine kendi insanımız oldu.

 

Figürleriyle yiğitliği mertliği simgeleyen Seğmen Zeybeği, Ankara Zeybeği, Mendil Zeybeği, Karaşar Zeybeği, Yağcıoğlu Zeybeği gibi oyunların her birisi hareketleriyle, melodisiyle, sözleriyle izleyenlerin benliğini sarıp ve yıllar öncesinin Ankara’sına alıp götüren oyunlarımız can çekişmekte.

 

İçinde kaşık; kıvırma, sallama, köçek bulunmayan, bellerinde pala, seğmenler tarafından oynanan içerisinde efelik, erkeklik barındıran yiğit oyunlardır zeybek oyunları. 27 Aralık 1919’da Ulu Önder Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nı yönetmek için Ankara’ya geldiğinde diz kırmadan içindeki iç çamaşırları görülen Rus sarışınlarının zil sesleri ile karşıladığını hayal edin bir. Ankara havası Ankara oyunları diye yutturulan ve Sincan’dan beslenip piyasaya sürülen ‘hoplayıver çekirge’ ve türevlerinin Ankara ve çevresi müzik kültürünü ne kadar etkilediğini fark edersiniz.

 

Diğer düz oyunlarımız yok muydu, vardı elbette: Ankara ve tüm çevre illerimiz tarafından sahiplenilip çalınıp oynanan Misket, Hüdayda, Şeker Oğlan, Yıldız, Mor Koyun, gibi erkek oyunları Allılar gibi kadın oyunları ya da Pazarda Kına ‘Elmadağ’ gibi dar bölgelere ait çok sayıda düğün kına gibi eğlencelerde oynanan oyunlarımız, diz çökmüş durumdalar.

 

Kadınlarımızı eğlendiren ve:

‘‘Allılar hava havalanıyor
Allılar hava bulutlanıyor
Allılar benim sevdiğim oğlan
Allılar yeni bıyıklanıyor

Allılar hop allılar allılar…’’ gibi benzer sözleriyle kadınlarımızı eğlendiren oyun ve eğlence havalarının yerini:

‘‘Hop benim adım elvan dalton
Ben gezerim balkon balkon
Gelirde koynuna girerim aman
Kobrayı dolarım boynuna
Açın gızlar arayı
Salıyom kobrayı…’’ gibi benzer sözlerle müzik yapıp genellikle etnik bir grubun yönetimindeki pavyon ve pavyon tipi eğlence yerlerindeki fuhuşu destekleyen programlar hem müzik hem eğlence hem de ahlak kültürümüzü yok etmiştir. Diğer taraftan: Yuva dağıtmıştır, Ali amcaya tarlasını sattırmıştır, Ahmet beye dairelerini…

 

Ankara havası diye mana aranmadan yazılan ve saz, darbuka ikilisiyle melodilendirilip piyasaya sürülenlerin:

‘‘Güvercinim uyur mu?
Çağırsam uyanır mı?
Misket orda ben burda
Buna can dayanır mı? …’’ diyen sanatçı yerine

‘‘o gün de geziyordum Kızılay’da
şöhret edecek kız arıyordum
uçtu eteği ortaya çıktı
yeteneği meteneği
gel kız seni şöhret yapayım
ama önce tadına bakayım
şu hapları yut bakayım…’’ diyen ve isminin başına Ankaralı eklenen sözde sanatçılar ve böyle felsefesiz edepsiz sözlerle insanların eğlenmesini sağlayan havalar birilerinin ticari sözleridir, ticari sesidir, ticari oyunlarıdır. Kısaca Bozkırı sarsan zil sesidir.
Halaylarımız mı? Davulun tokmağı kırılmak üzere… Çare: Ankaralıda, Çankırılıda, Yozgatlıda Çorumluda, Kırşehirlide, Kırıkkalelide. Çare Türk’te…

 

Osman Öcal

 

 

Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler İslam Dini Toplumsal Konular Türkiye üzerine

HÜKÜMETLE CEMAATİN ARASI BULUNMALI

 

Bir düşündüm. Baktım ki herkes bir taraf oluyor. İşte Cemaat şöyle haklı böyle haklı. Bir kısım da Hükümet haklı vs…  Daha öncesinde birbirlerinin dostu, arkadaşı, kardeşi olan bu insanları, kardeşlerimizi neden barıştırmak için gayret sarf etmiyoruz ? Kavgayla, hakaretle, yıkmakla, nefretle, sevgisizlikle sorunlar çözülebilir mi hiç ? Ya da daha önce hiç çözüldüğü oldu mu ?  Elbette ki hayır….  Dünyada hiçbir sorun sevgisizlikle çözülemedi. Allah insanların fıtratını sevgi,dostluk,kardeşlik,iman bağı üzerine kurmuş.Bunlar zarar gördüğünde hemen sorunlar başlıyor. Şu anda da olan budur.

 

Mesela ben durup biraz düşündüm ve nacizane kendi aklımca çözüm için birkaç düşüncem oldu. Mesela,  Cemaat, kendi içerisinde bir durum değerlendirmesi yapabilir. Biz daha önce bu hükümeti destekliyorduk. Ne oldu da içimizden bir kısmı hükümete karşı değişik organize faaliyetler içine girdiler. Kim bunlar vs…. gibi sorular sorarak bir oto kontrol sağlanabilir.Çok çok az bir kesmin yaptığını, çok büyük bir cemaate mal etmek doğru olmaz. Hükümeti destekleyen kardeşlerimiz de bunu iyi fark etmelidir. Yıkıcı, nefret ve kin dolu sözlerden özenle kaçınılmalıdır. Bir hata yapan var ise onun tespit edilmesini beklenilmelidir. Her kim fitne çıkartmaya çalışıyor ise aklı selim davranılarak bu kişiler uzaklaştırılmalıdır. Hükümet, nurlu imanlı bu kardeşlerimizi topyekün silen tarzda ifadelerden kaçınmalıdır. Derin bir yapılanma olduğu hissediliyor. Bu çeşitli birimlerin içine sızmış olabilir. Bu fitnecilerin temizlenmesinin üzerine özenle gidilmelidir. Ayrıca daha fazla şefkat,merhamet ve sevgi içeren bir üslupta olunmalıdır. Bütün Müslüman kardeşlerimiz şeytanı sevindirecek hareketlerden özenle uzak durmalıdır.  Her Müslüman barış için bir adım atabilir. Bir insan bir insanla birleşerek büyük bir güç doğar ortaya. Ben ne yapabilirim dememeliyiz.

 

 

Bakıyoruz ki iki grupta Müslüman. İkisi de aynı Allah’a aynı kitaba aynı peygambere iman ediyor. O halde çok hızlı bir şekilde aradaki sorunları akılla,sevgiyle,merhametle,şefkatle çözmeye gayret etmeliyiz. Allah bizim bunu yapmamızı istiyor,bizim kardeş olduğumuzu bildiriyor ;

 

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah’tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz.” (Hucurat Suresi 10)

 

Unutmayalım ki bu dünya geçici. Yarın ahirette pişman olacağımız bir duruma sokmayalım kendimizi.  Rabbimiz, sevecen, şefkatli, sevgi dolu ve merhametli insanları sever.

 

Sevgi ve Saygılarımla

Hüseyin Uçkun

 

Kategoriler
Genel Konular Toplumsal Konular Türkiye üzerine

SORUNLAR ŞİDDETLE ÇÖZÜLMEZ

Dünya tarihine baktığımızda çok fazla savaş,ihtilal,baskınlar,harekatlar,katliamlar görürüz. Sadece I. ve II. Dünya savaşlarında 300 milyondan fazla insan öldürülmüş. Milyonlarcası da sakat kalmıştır. Bu savaşların kökenine baktığımızda, çeşitli ideolojilerin baskın ve üstün olma isteğini görüyoruz. Amerika’nın Japonya’ya atom bombası atması, Hitler’in milyonlarca yahudiyi öldürmesi de kanın ve şiddetin dünyada ne kadar yaygın olduğunun bir

Günümüze baktığımızda ise; ABD, Ortadoğuda bir çeşit baskı sistemi kurma gayretinde.Bazı ülkeleri işgal ediyor, gerektiğinde giriyor,bombalıyor ve savaşlar çıkartıyor. Bunun arka planında da Ortadoğu’daki bağnaz ve radikal grupların oluşturduğu tehlikeleri ortadan kaldırma gayretinde olduklarını görüyoruz. ABD, yıllardır bunu yapıyor. Vietnam’da, Japonya’da, Irak’ta milyonlarca ton bomba atıldı. Milyarlarca mermi atıldı. Binlerce askerleri öldü. Milyonlarca masum, sivil, yaşlı, kadın ve çocuk şehit oldular. Hiçbir zaman çözümü şiddetle sağlayamadı. Sağlayamaz da.

Fikri mücadeleyi hiçbir zaman düşünmedi Amerika. Karşındaki idelojinin yanlışlığını anlatmadı. Hep yıkma bombalama düşüncesinde oldu. Doğru fikri doğru düşünceyi broşür yapıp bomba yerine atılabilir mesela. Televizyonlarda ilmi yayınlar yapılabilir gazete ve sosyal medyada şefkat temelli bir yaklaşımda bulunulabilir. İnsanları yok etmeye değil ıslah etmeye yanaşmalı. Nefretin yerine sevginin şefkatin merhametin tesis edilmesi için mücadele etmeli. Amerika, büyük ülke olduğunu ancak bu şekilde tüm dünyaya gösterebilir. Ki örnek alınabilecek bir ülke olsun. Şu anda dünyanın gözünde katil bir ülke pozisyonunda. Bunu artık değiştirmeli.

Aynı şekilde Türkiye’de pkk’ya karşı yıllarca mücadele etti. On binlerce şehit verdik. Ama asla  fikri bir mücadele denenmedi. Aklın yolu birdir denir. Aklın yolu, Kuran’da anlatılan ve imanla birlikte gelen akıldır. Komünist ideolojiye sahip pkk’ya karşı topla, tüfekle hiçbir zaman çözüm sağlanamaz. Bilakis gelişir. Şu anda olan da budur. Pkk, yıllar geçtikçe daha da gelişmiştir. O halde bu yöntem bırakılmalı. Pkk’nın savunduğu komünist ideolojiye anti komünist fikri,ilmi ve bilimsel telkinle yaklaşılmalıdır. Devletin televizyonlarından bu şekilde bir propaganda yapılsa çok kısa sürede büyük neticeler alınabilir. Ayrıca komünizmin dayandığı darwinizm hala daha okullarda çocuklarımıza anlatılıyor. Bunun bir an önce kaldırılması gerekiyor. Kendi elimizle yıkım yapamayız.Türkiye için önümüzdeki yıllar çok güzel olacak inşaAllah. Bunu öngörmek hiçte zor değil.

“Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir.” (Yunus Suresi, 25)

 

Sevgilerimle

Hüseyin Uçkun

Kategoriler
Türkiye üzerine

Komşuda Pişen Bize de Düşer

Her biri büyük tecrübeler sonucunda ortaya çıkan özlü sözlerimiz vardır. Bunlardan bir tanesi de ‘‘Komşuda Pişen Bize de Düşer.’’ Atalarımız ne güzel söylemişler. Yıllardır komşularımızda pişenin ne olduğunu bilmemize rağmen bize de düşeceğini ve zarar verebileceğini düşünmeden; zaman oldu ‘‘Bir verip üç alacağız’’ denildi, zaman oldu pişenin altına odun attık zaman oldu pişeni karıştırdık.

 

Basiretsiz, yanlı, etkisiz yönetimlerin ve muhalefetin sayesinde komşularımızda pişenler soframıza düştüğünde zararını millet olarak ödedik, ödeyeceğiz.

 

Sağduyu diye diye yöneticileriyle, muhalefetiyle mankurtlaşmış bir toplum haline dönüştük. Mankurtlaşmış toplumun ve bireylerin sağduyusu olur mu? Düşünebilme, akıl yürütebilme, sorgulayabilme, eğriyi doğruyu seçebilme yetisini kaybedenler ancak ve ancak efendilerinin emirlerini yerine getirmekle mükellef olurlar. Aykırı düşünenlerin ise ‘‘Aklından zorun mu var’’ denilerek etkisiz hale getirilmesiyle hala komşuda pişene kaşık salmaya devam ediyor durumdayız.

 

Geçmişte, Irak’ta Türk askerinin başına çuval geçirenlerin Amerika’ya sağ salim dönmeleri için iyi niyet dileklerinde bulunulurken, Güneydoğu sınırımızda terörist bir devletçiğin kurulmasını alkışlayıp, on binlerce kişinin ölümünden sorumlu bir terör örgütüyle masaya oturup, çözüm süreci diye diye önce otobüse sonra başımıza çıkarırken, çok sayıda polis ve askeri içeri alıp vatan sathını korumakla görevli Türk silahlı kuvvetleri etkisiz hale getirilmeye çalışırken terör örgütü mensuplarının denetim yapar, vergi toplar, askerden kimlik sorar duruma gelmesine ortam yaratılırken; Filistin’e Mısır’a ağıt yakıp Türkmenler IŞİD tarafından katledilirken hep sağduyu daveti aldık. Daha niceleri…

 

Suriye’de mezhep çatışması körüklenirken, sınırımızın delik deşik edilmesini sağlayıp kendi vatanlarını korumaktan aciz delikanlıları(!) içeri alıp Türkiye’nin birçok yerine dağılıp terör estirmesi karşısında koruyucu devlet rolüne soyunduğumuzu zannettirilmeye çalışıldık.

 

Kendi vatandaşının can ve mal güvenliğini sağlayamazken komşu ülkeleri idare etmeye, vatandaşlarının can güvenliğini sağlamaya odaklanmış bir ülke konumundayız ve ısrarla buna devam diyoruz.

 

Halkı yönlendirenler, yönetenler, çözüm üretenler, çözüm üretecekler siyasilerdir. Ülkede bayrağımızın yakıldığı, Atatürk büstlerinin tahrip edildiği; çok sayıda okulun, binanın, aracın, marketin yakılıp yağmalandığı, onlarca kişinin öldüğü, polislerin şehit edildiği kısaca ülkenin yangın yerine döndürüldüğü olaylar karşısında cumhurbaşkanının siyasi bir lider gibi davranmasının yanında teröristleri otobüse çıkarırken sorumlu davranmış gibi siyasi partilere sorumlu davranmaları gereğini söylerken siyasilerin çarpıcı değerlendirmelerine bakınız:

 

Kanı çekmiş olmalı ki ana muhalefet yeni bir tezkere istiyor, başbakan terörist başının aklına ihtiyaç duyarken onun aklına ihtiyaçlarının olmadığını söylüyor. Elbette ‘‘Biz biliriz bizim işimizi, bizim işimiz kimseden sorulmamıştır.’’ yiğitlemesinden çooook uzaklarda. Diğer taraftan olayları 2015 seçimlerine yorumluyor. Bir diğer siyasi lider eli Türk bayraklı gençlere ajan muamelesi yapıyor. Terörün siyasi kanadı her zaman olduğu gibi elemanlarına sokağı gösterdiğini inkâr ediyor. İçişleri bakanı dünyanın bize gıpta ettiğini vurgularken baskın yiyen polis evinde korkudan intihar eden öğretmenin acısını ne kadar duyabiliyor acaba?

 

Ya AKP kurucularından Dengir Mir Mehmet Fırat’ın “Hükümet Rojava’daki oluşumun önünü kesebilmek için aşırı dinci gruplara tavizler vererek, silahlandırıp maddi destek sağladı. Tüm bunlar birikerek bu aşamaya geldi” değerlendirmesi ne kadar acı bir gerçek.

 

Birisi solun içinden çıkmış diğeri El Kaide’nin içinden çıkmış iki terör örgütü. Türkiye’de her ikisini de destekleyenler var iken birbirlerini yesinler demek yerine taraf olmak nasıl bir şey?

 

Esad’ı devirme hastalığına yakalanıp Suriyeli muhaliflerin eğitilmesi, aralarında çadırlarına terör örgütü paçavrası asan milyonlarca Suriyelinin Türkiye’de barındırılması ve bunun yanında PKK terör örgütü silahlı elemanlarının ‘sanki terk etmiş gibi’ tekrar Türkiye’ye döndürülmesi Türkiye’nin daha uzun yıllar başının ağrıyacağının işareti değil midir?

 

Nereye baksan insanın tüküreceği geliyor, ah güzel memleketim ah!

 

Osman Öcal

 

Kategoriler
Güncel Haberler Türkiye üzerine

TÜRKİYE BÖLÜNMEYECEK

Medyada, siyasi çevrelerde ve bazı toplum kuruluşlarında özerklik, federasyon üzerine konuşmalar tartışmalar yapılıyor. İçlerinde safiyane olarak konuşanları tenzih ederim. Fakat özerkliğin federasyonun ne demek olduğunu tam olarak bilmeyenler dahi var. Pkk nın bir müddettir silahlarını susturmasının ardından şu anda farklı bir stratejiye geçildiğini tam kavrayamayan insanları görüyoruz. Pkk, ideolojisini Leninizmden Komünizmden alır. Bu ideolojilerde hedefe doğru ilerlerken asla vazgeçilmez ve gerekirse 2 geri 1 ileri taktiği dahi uygulanabilir. Şu anda pkk nın yaptığı budur. Siyasi olarak çeşitli hamleler yapmak istemektedirler. Bunlardan biri de özerklik, federasyon çabalarıdır.

 

Örgüte katılımların çok fazla olduğu şu dönemde pkk, Güneydoğuda kardeşlerimize karşı baskıyı da arttırmaktadır. Sanki ordaki kardeşlerimizin de böyle bir isteği varmış gibi bir izlenim sunmak istemektedir. Çeşitli sivil toplum kuruluşları da bunu destekler şekilde açıklamalar yapmaktadırlar. Maalesef hükümet ve muhalefetin içinde de düşüncesizce konuşanlar bulunmakta. Özerkliği şirin gösterme çabalarında olanları hepimiz görüyoruz ve tanıyoruz.

 

Yalnız şunu unutuyorlar. Bizim milletimiz ariftir dindardır güzel ahlaklıdır bir bütündür. Kürdü Türkü Çerkezi Lazı Arabı hepsi Türktür. Türkiye topraklarında yaşayan herkes Türktür. Aynı mahallede aynı apartmanda kürdü de lazı da çerkezi de beraber yaşar. Hepsi de birbirini sever sayar. Şunu düşünemeyiz hiçbir zaman ; Güneydoğuya pasaportla veya bir kimlik kartıyla gitmek….. Bunu tahayyül dahi etmek mümkün değil. Ordaki kardeşlerimizden biz nasıl ayrılırız ki ? Bizim canımız kanımızdır hepsi de. Bizi birbirimizden ayırmak diye bir konu olamaz olmayacak da !   Bunu planlayanlar unutsunlar bütün tuzaklarını. Allah onların bütün tuzaklarını boşa çıkartacaktır çünkü. Türkiye’nin bölünmesi diye bir konu olmayacak inşaAllah. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır ;

“Böylelikle bir tuzak hazırlamak istediler. Oysa Biz, onları alçaltılmışlar kıldık.” (Saffat Suresi, 98)

 

He şöyle olabilir. Bütün vatana karşı bir tuzak kurulur. Biz de bu tuzağa karşı koyarız. Hepimiz şehit oluruz. O zaman buyursunlar alsınlar. 75 milyon hepimiz şehit olmaya da hemen şu an hazırız. Bizim bu dünya diye bir kaygımız yok. Bizim milletimiz vatanını dinini milletini peygamberini Allah’ını seven deli aşık bir millet. Bizi denemeye kalkmasınlar. Bölünme diye bir konu olmayacak. Hepimiz göreceğiz inşaAllah.

Allah, Türkiye üzerinde tuzak kuranların tuzaklarını bozsun başlarına çevirsin. Bu vatanı bu milleti bir an önce bu fitneden kurtarsın ve temizlesin.

 

Saygılarımla ve Sevgilerimle.

Hüseyin Uçkun

Kategoriler
Güncel Haberler Türkiye üzerine

Türk Milletinin Zafer Bayramı kutlu olsun | Kuaza

Ulusumuzun doğuşunu müjdeleyen ve Cumhuriyetimize hayat veren büyük zaferinin 91. yıldönümünü kutlamanın heyecanı ve sevinci içerisindeyiz.Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde 26 Ağustosta başlayan ve 30 Ağustos 1922 de eşsiz bir zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Savaşı ile vatan topraklarımız kurtarılmış, Türk Milleti Hürriyet ve Bağımsızlık içinde yaşama onuruna kavuşmuştur.

Kategoriler
Türkiye üzerine

Türkiye ithalat ihracat, dış ticaret, gümrük birliği, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı, TTIP, ABD, Avrupa Parlementosu, Dan Mullaney

Türkiye’nin dış ticaretini etkileyen gelişmelerde yaşanan çatışma ortamı nedeniyle son günlerde Irak, Rusya, Ukrayna ve İsrail öne çıktı. Ancak Gümrük Birliği nedeniyle AB ile ABD arasında müzakeleri devam eden Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) olarak bilinen serbest ticaret anlaşmasına (STA) dahil olmanın önemi devam ediyor. TTIP, gümrüksüz ticaretin yanı sıra karşılıklı hizmetler, yatırımlar ve ortak standartları da kapsayacağı için ortaya trilyon dolarlık bir ekonomik alan çıkması bekleniyor. Gümrük Birliği yükümlülükleri de TTIP hayata geçince, ABD şirketlerinin Türkiye pazarına erişimini kolaylaştıracak.

Türkiye’nin TTIP’ye dahil olma veya ABD ile müzekelere pararlel olarak ayrı bir STA imzalama girişimleri devam ediyordu. Bu yıl ABD’yi Türkiye’den ziyaret eden heyetlerin gündem maddeleri arasında bu konu da yer alıyordu. ABD Kongresi Araştırma Servisi’nin kongre üyelerine TTIP görüşmelerinin seyriyle ilgili hazırladığı bilgi notunda, “Türkiye, ayrı bir STA imzalamak yerine zaman içinde TTIP’ye katılması konusunda cesaretlenlendiriliyor” denildi.

Kategoriler
Türkiye üzerine

Türk Edebiyatında Milli Edebiyat Dönemi

Osmanlı Devleti’nin son yılları siyasal, askeri, dinsel ve ekonomik sorunların yaşandığı bir dönemdir. Bu çalkantılı dönemden Türk aydın ve edebiyatçıları etkilenmemiş olamazdı. Çeşitli cereyanlar içerisinde Türkçülük akımı da dilde milliyetçilik olarak nitelendirebileceğimiz bir anlayışla kendini göstermiş, çekirdek kadrosunu Ali Canip, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp gibi edebiyatçıların oluşturduğu milliyetçi bir çizgide yayın yapan Genç Kalemler dergisi, akabinde Yeni Lisan Hareketi, Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti, kuruluşunda büyük Türkçü Yusuf Akçura’nın da aktif rol aldığı Türk Ocağı gibi kuruluşlar çıkardıkları yayın organlarıyla Türk milliyetçiliği fikrinin ve Türkçü Turancı düşüncesinin yayılmasına öncülük etmişlerdir. Yönetimini on yedi yıl Akçura’nın yaptığı ‘‘ Türk Yurdu Dergisi’’ni örnek verebiliriz.

 

Edebiyat çevresinde ‘‘Milli Edebiyat Dönemi’’ diye adlandırılan edebiyat akımı bu dönemde doğmuştur. 1911’de Selanik’te çıkarılan ‘‘Genç Kalemler’’ dergisinde Ömer Seyfettin’in ‘‘ Yeni Lisan’’ adlı makaleleri yayımlanır. Birinci ‘‘Yeni Lisan’’ makalesini ‘‘Milli Edebiyat’’ın bildirgesi olarak da kabul edebiliriz. Bu makalelerin yayımlanmasıyla ‘‘Milli Edebiyat’’ dediğimiz hareket başlamış olur. ‘‘Milli Edebiyat’’ terimi de ilk olarak bu dergide kullanılmıştır.

 

Edebiyatın en önemli malzemesi dildir. Dolayısıyla bu hareketin önemsediği en önemli konu da dil olmuştur. Yani milli lisanın öne çıkarılması diğer taraftan da yeni bir edebiyat anlayışının ortaya konmasıdır.

 

XX. yüzyıl Türkçesi “Yeni Lisan” makalelerinin attığı temel üzerine inşa edilmiştir. Bu hareket aynı zamanda dil anlayışının yaygınlaşıp gelişebilmesi için edebiyatla ilgili görüşlerde ileri sürmüşlerdir.

 

Bu görüşlerden birincisi: Birinci ‘‘Yeni Lisan’’ makalesinin dört ana temel üzerine kurulu olduğunu görürüz. Bunlardan birincisi durum tespitidir. Yani Türk dilinin ve edebiyatının geçmiş ile o andaki durumunun tespitidir ki; özetle, daha önce başlamış olan dilin yabancı sözcüklerden arındırılmasının Türkiye Türklerini yüzyılların kazanımlarından mahrum bırakacağı düşünülerek çok da doğru bulunmaz ve Türk diline girmiş Arapça ve Farsça sözlüklerden ziyade bu dillere ait kurallar öne çıkar. Edebiyatta ise Fars ve Fransız edebiyatı taklitçiliğinin mevcudiyeti üzerinde durulur. Millî edebiyatın kendi halkımızın anlayabildiği, toplum hayatımızı anlatan, kendi ahlak ve değer yargılarımıza uygun eserlerden meydana gelen bir edebiyat olabileceği vurgulanır.

 

İkincisi: Yapılması ve yapılmaması gerekenlerdir. Yapılması gereken dilimizin Arapça ve Farsça kurallardan arındırılmasıdır. Yapılmaması gerekenler ise, Ömer Seyfettin dilde sadeleştirme çalışmalarına ilk etapta katılmış fakat aşırılığa kaçıldığını ve dilde tasfiyecilik yapıldığını düşünerek bu eylemden vazgeçilmesi gerektiği belirtmiştir. Diğer taraftan şiirde aruz ölçüsü yerine hece ölçüsünün geçmemesidir. Ancak daha sonra aruz ölçünün korunması yanlış bulunmuş ve milli veznimiz hece ölçüsüne dönüş yapılmıştır.

 

XX. yüzyıl Türkçesinin temellerini atarken, Yeni Lisancıların düştüğü bir diğer yanlış ise diğer Türk lehçelerinin dile sokulmamasıdır. Bu yanlıştan dönülmemiştir. Türkiye Türkçesini diğer Türk lehçelerinden gelecek sözcüklere kapalı tutma ya da böyle bir tavır sergileme yerine bunun tersini benimsemiş olsalardı büyük ihtimal bugün Türk lehçeleri arasında ortak bir yazı ve konuşma dili tesis etmek şimdikinden daha kolay olurdu.

Üçüncüsü: Gerekli olanların nasıl yapılacağıdır. Bu konuda özetle Arapça ve Farsça kaidelerle yapılan bütün tamlamalardan vazgeçilmesi ve yine Arapça Farsça ve diğer yabancı dillerden gelen edatların kullanılmaması ve yerine sadece Türkçe edatların kullanılmasıdır. Bunun içinde bu lisanla makaleler, şiirler, hikâyeler yazılmalı çeviriler yapılması gereklidir.

 

Dördüncüsü: Gerekenleri kimin ve ne için yapacağı:  Yine özetle, ‘‘ Hiçbir ölü kendi mezarını kazmaz…’’ denilerek, bu işi eskimişlerin değil bugünkülerin yani gençlerin yapacağı belirtilir. Gençlerin “Bütün dünyaca siyasî ve içtimaî mevcudiyeti silinmek istenen bir milleti kurtarmak” görevini üstlenmek ve milli bir dil ve milli bir edebiyat düşüncesini gerçekleştirmek zorunluluğunda oldukları belirtilir.

 

1911 yılında yazılan “Yeni Lisan” makaleleri hakkında eleştiri yazıları da yazılmıştır. Fakat birçok edebiyatçı ‘‘Milli Edebiyat’’ı benimsemiş ve yazdıkları eserlerle hem destek olmuş hem de Türk milliyetçiliğinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.

 

Milli Edebiyat Akımına katkıda bulunan edebiyatçılarımız şiirde daha çok bireysel konulara, roman ve öyküde sosyal sorunlara eğilim gösterirken milli ruha hitap eden milliyetçilik düşüncesi, kurtuluş savaşı gibi konular işlenmiş, aşk bu dönem romanının ve hikâyesinin önemli teması olmuştur. Dil günlük konuşma dili olurken konular İstanbul dışına çıkarılmış Anadolu insanının değerleri göz önüne alınmıştır.

 

Dilde sadeleşmeyi kabul edip öykü ve romanlarında Türkçeyi ustaca kullanan edebiyatçıların yanında sadece dilde sadeleşmeyle yetinmeyip Türkçülük akımına eserleriyle destek veren edebiyatçılarımız da vardır.

 

Bu dönem edebiyatçılarından ve daha çok hikâyeleriyle tanıdığımız ‘‘Benim vatanımın sınırları Edirne’den başlayıp Hakkâri’de bitmez. Benim vatanımın sınırları Türkçe konuşulan yerde başlar Türkçe konuşulan yerde biter.’’ Sözlerinin sahibi Ömer Seyfettin sade bir dil kullanmış ve tarihteki kahramanlıklardan ve günlük yaşantılardan yararlanarak, o günün şartlarında mükemmel eserler vermiştir.

 

Ayrıca Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem yayımladıkları makalelerle ‘’ Yeni Lisan’’ın ve milli edebiyatın savunmasını yapmışlardır. Ali Canip Yöntem ‘Milli Edebiyat Meselesi’’ ve ‘‘Cenab Beyle Münakaşalarım’’ adlı eserde bu makalelerini kitaplaştırmıştır.

 

Çıkarılan ‘‘Halka Doğru’’ dergisi özellikle halkın toplumsal seviyesine inmeyi amaç edinmiştir. Diğer taraftan İktidarda bulunan İttihat ve Terakki Cemiyetinin Milli Edebiyat akımı taraftarlarına destek olmasından dolayı akımın edebiyatçı çevresi de hızlı bir şekilde gelişmiştir. Türkçülük hareketinin önderi durumunda olan Ziya Gökalp hem yazıları hem de İstanbul Üniversitesinde verdiği sosyoloji dersleriyle aydın kesimi milliyetçiliğin ilkeleri konusunda aydınlatarak benimsetmiş hem de milli edebiyatın yaratılmasında etken olmuştur.

 

‘‘Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan
Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan’’

 

Mısralarının sahibi ve Ulu Başbuğumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün  “Benim vücudumun babası Ali Rıza Efendi, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tır” sözünün muhatabı, düşüncelerini millete yaymak için şiiri bir araç olarak görmüş ve sanatsal yönden güçlü eserler vermiştir. Şiirde hece ölçüsünü kullanmıştır. Türkçülük düşüncesini sistemleştiren Gökalp aynı zamanda bir sosyologdur. Günlük konuşma dili ile yazı dilini birleştirmiş ve eserlerinde bunu başarı ile uygulamıştır. İşlediği konular arasında İslamiyet öncesi dönem, yurt, millet, ahlak ve din konuları öne çıkmış ve bunları eğitici bir yaklaşımla işlemiştir.

 

‘‘Maksadı gitmektir birliğe doğru,

Millî düşünceye dirliğe doğru.

Bilir bir gün millî irfan doğacak,

Yeni Orhun, yeni Turfan doğacak.

İçtimaî bir yurt, kavmî bir tarih

Edecek Türklüğü taklitten tenzih.’’

 

Diyen Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları adlı eseri adeta bir el kitabı olmuştur.

 

Milli Edebiyat akımı temsilcilerinin gayretleri sayesinde, akıma taraftar olan bazı şairlerin milli edebiyat kavramını farklı yorumlayıp kendi yorumlarına göre yazmış olmaları ve her zaman Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Ali Kemal gibi bazı yazarların şiddetle karşı koymalarına rağmen 1917’de kurulan Şairler Derneği’nde sadece konuşma dilinin ve hece vezninin kullanılmasında görüş birliğine varılmış ve konuşma dili edebiyat dili olarak yaygınlaştırılmıştır.

 

Bu görüşün yayılıp yerleşmesinde hecenin beş şairi diye adlandırılan Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Orhon Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel büyük katkılarda bulunmuşlardır.

 

Milli edebiyat dönemi şairlerine yukarda adı zikredilenlerin dışında bazı örnekler daha verecek olursak: Mehmet Emin Yurdakul, İbrahim Alâaddin Gövsa, Kemalettin Kami, Mithat Cemal Kuntay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necmettin Halil Onan, Halide Nusret Zorlutuna, Ömer Bedrettin Uşaklı gibi şairleri sayabiliriz.

 

Bu dönemde roman konuları İstanbul dışına çıkarılmıştır. Refik Hali Karay’ın ‘‘Memleket Hikâyeleri’’, Halide Edip’in ‘‘Yeni Turan ve Ateşten Gömlek’’ Ahmet Hikmet’in ‘‘ Gönül Hanım’’, Yakup Kadri’nin ‘‘Yaban’’ gibi romanlarını örnek verebiliriz. Reşat Nuri Güntekin, Ömer Seyfettin, Aka Gündüz, Refik Halit Karay gibi yazarlarımızda dönemin hikâyecilerine örnek verilebilir.

 

Teknik bakımdan zayıf, dil ve üslup bakımından başarılı olan tiyatro oyunları savaştan dolayı aralıklı olarak sürdürülse de İbnürrefik Ahmet Nuri, Musahipzade Celâl, Aka Gündüz, Reşat Nuri, Halit Fahri, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz gibi edebiyatçılar da tiyatro dalında eserler vermişlerdir.

 

Türk edebiyatı tarihi konusunda da verimli çalışmalara bu dönemde başlanmıştır. Türk edebiyatı destanlar çağından başlanarak o güne kadar olanı bir bütün halinde Fuat Köprülü tarafından belgelere dayanılarak ele alınmıştır. Ali Canip Yöntem edebiyat tarihi, Mithat Cemal monografik incelemeler yine Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem, Hamdullah Suphi, Yakup Kadri, Raif Necdet kalem kavgası ve tenkit konularında öne çıkan yazarlar olmuşlardır.

 

Milli edebiyat döneminde Anadolu Türkçesiyle beraber, Anadolu insanı, vatan, millet, milliyetçilik, Turan ülküsü, Kurtuluş Savaşı gibi milli duyguları besleyici konular da öne çıkmıştır.

 

Yazımızı Yusuf Akçura’nın bir sözü ile tamamlarken Milli Edebiyat akımına eserleriyle katkıda bulunmuş tüm edebiyatçılarımızın tinleri şad olsun diyorum.

 

‘‘Tarih mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; Tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir.’’
Osman Öcal