Kategoriler
Günlük hayat Romansal ezgiler

Kriz ve “Biz”

Medeniyetler iki sütun üzerinde yükselir: Süngü ve Açlık.

 

Dolandırıcılarla namussuzların gönlüne göre bir düzen.

 

Hakim-i Mutlak: Para

 

Salnameleri kanla yazılı medeniyetin münasebetleri yalan üzerine müesses:

 

Yalan, Kin ve Kalleşlik.

 

Medeni insan içtimaî bir yılandır, nezaket ve terbiye icabı yalancı olmak zorunda.

 

Medeniyet üçkağıtçılara saraylar yaptırır, dahilere kümes. (Charles Fourier)

 

 

 

Yeni bir dünya kuruluyor; “Biz” bu yeni dünyada “Biz” olarak kalabilecek miyiz?

Soğuk Savaş’ın bitişi yeni bir yüzyılın milâdı olarak kabul edilse de, 11 Eylül’le birlikte küresel sistemin girdiği “dönemeç” bir türlü aşılamıyor. Ne Berlin Duvarı, ne İkiz Kuleler-Pentagon saldırıları ve ne de finans-kapital’in yaşattığı “Büyük Buhran” tam olarak tanımlamıyor geçiş sürecini. Ya bölüşerek uzlaşılacak ya uzlaşılıp bölüşülecek; ya da topyekûn bir “kıyamet” bekliyor hepimizi. Çinlilerin beddualarını tam anlamıyla karşılayan bir “ara dönem”deyiz:

 

“Allah seni, değişim zamanlarında yaşatsın..”

Saint Simon târihi “organik çağlar” ve “kritik çağlar” diye sınıflandırır. Soğuk Savaş gibi dondurulmuş organik dönemin akabinde bâkiye kalan “kritik zamanlar”dayız. Ama “Biz”im için, Tanzimat’ın biteviye tekrarında ihmal edilebilir standart sapmalar hepsi de: Devrim, karşı devrim, vesâyet, sivillik… emperyalizm hâriç. Ne “tanzim” edebildiler ne de biz “ıslah” olduk; “ferman”larla.

Ve yeniden târihin zembereği her saat başı uyardı hepimizi; “güneş altında değişen bir şey yok”:

 

İhtiraslar ve aldanılmışlık…ve tabiî dudaklarımızda bozgunların ekşimsi tadı.

Doğuştan gelen imtiyazlara karşı “Fransız İhtilâli”, servetten kaynaklanan eşitsizliklere karşı “sosyalizm”, zamanın atâletine karşı “aydınlanmayı” dayatan Burjuvazi Batı’nın önünde yine ve yeniden kaziye-i muhkem.

 

Evet Batı’nın, Doğu sâdece seyirci ya da iyi ihtimalle “oyuncu”:

 

Kendisi nâmına işlenen cinayetlerden sorumlu tutulması dışında, bu “insanlık krizi”ne ciddî katkısı olduğu düşünülemez. Kapitalizm onun kurgusu değildi; her ne kadar acar müteahhitler ordusu neşet etse de, bu topraklarda hâlâ “kapitalleştirilemeyen” damar var kalmaya devâm ediyor…

 

“Tiki-tak…makinalaşmak…istiyorum!

 

Doğu’nun Limanları”: Doğu uyanmazsa, Batı uyuyamayacak..
Değişmeyen sâdece, değişemeyenlerin kaderi; “medeniyet, iki buzul arasındaki bir dönem..”

Ama denklemin sabiteleri dışında “değişen faktör”ler de “sonucu” etkileyecek kıvamda: Ne kiliselerde Hz.Meryem’in sütü kaldı ve ne de sâdece karanlık katedrallerde dualar mırıldanarak mümin olunabiliyor…Ne “islâm kardeşliği” rüyâsı reel politiğin çarkları arasında ezilmekten kendini koruyabildi, ne de“paranın imanı”ndan “imanın parası” ayrışabildi.. Artık “mutluluk” ücrâ bir manastırın dehlizlerinde ya da “eğri odunun dâhi giremeyeceği” tekkelerde fidelenmiyor. Hayatın tüm “realitesi”nin çıplak omuzları, “din”in uyuşturucu şalıyla örtülüyor; ve “televizyon programları”nın. Ama soru çok basit: “Allah’a mı paraya mı tapıyorsunuz?

“Fikir adamları ya delirirler, ya intihar ederler, ya da kaçarlar….” demiş Marx.

 

Nasıl ki bireylerin kendilerine özgü hâtıraları, acıları, refleksleri ve hâfızaları varsa “millet”in ve en genel anlamıyla “devlet”in de var: Birkaç yıl içerisinde, yönettiği topraklara pasaportla girmek zorunda kalmanın getirdiği travmalarla kurulmuştu “Cumhuriyetimiz.”

Son yüz yıldır yaşadıklarımız da, ya delilik, ya bir intihar ya da çoğu zaman kaçış…

 

33 yıllık istibdat bir “delilik”ti, 1908’le başlayıp Çeğen köyü sırtlarında biten “hürriyet dâvâsı” bir kaçış…1838 Ticaret Anlaşması ve 1980’de bir “intihar”dı;12 Eylül’ün hediyesi de: “toprak, zindan ve sürgün”… ve “devlet”in önce kendi çocuklarını öldürüp sonra intiharı; bıraktığı mektup: “Ölümümden kimse mes’ul değildir…Özalizm’e iyi bakın.”

Yaratan’ın eserini tahrip eden insan da Yaratan’ın eseri değil mi? Güzel, güzel’i nasıl bozar? Belli ki şuuraltında konuşan, “ilk günâh” masalı. Yedi canlı bir masal bu. Calvin ahlâkı bu masala dayanıyor; kapitalizm, Calvin ahlâkına. (Cemil Meriç)

Evet “Biz”

İdrâkimize giydirilen “deli gömleği”ni çıkartıyoruz derken; başka bir “-izm”in şefkatli kollarında teslimiyeti mi yaşayacağız? Ya kralın sâdık kulu kalmak ya da sadâret’in becerikli haini olmak mı kaderimiz? Ya yurtta statüko diyeceğiz ya da cihanda NATO mu? Meşrûiyetimizi ve muafiyetimizi ya “ulusal güvenlik”ten ya da “sivil emperyalizm”den mi alacağız?

 

Üçüncü yol: “Yalnızlık…” mı?

Sahi “Biz” kimdik?

Köyü yakılan bir Kürt çocuğu muyduk?

 

Ya da Türkiye’yi paylaşamayıp birkaç metrekarelik hücreleri paylaşan Sivaslı ve Çorumlu “karşıt grup”ların yağız delikanlıları mıydık: sevgiliye yazılan bir “Son Mektup” ya da çaresiz bir “Son Bakış” mı?

Âliya’mıydık Mostar’da yoksa hem de Che Guevara ile “Latin Amerika’nın kesik damarları” mı?

Bir demet gözyaşı mıydık, Iraklı milyonlarca yetimin maviş gözlerinden süzülen?

Kriz “Biz”im değil de, “Batı’nın” ise; bu “travma” neyin nesi?

Ki bunun bir travma olduğunun farkında olmamak gibi büyük bir travmanın tam ortasında…

Kategoriler
Romansal ezgiler

Arap Baharı

Bugün duyduğumuz güvenlik içinde olma hissi, Allah’tan değil Batı’dan kaynaklanıyor. Allah’a inanacağımıza kâfirlere inanmaya başladık… Irak’ın Baasçıları birkaç saatlik düşmanımızdır. Ama Roma… Allah’a inanan, Batı’dan korkmayan ve Batı’ya hayranlık duymayan bir kuşak yetiştirmeliyiz.”
( Sefer El-Havail / Mekke Üniversitesi Eski Dekanı)

İbn Haldûn “içtimâî hadiselerde tesadüfe yer yoktur” der..

Yâni kısaca:

 

“Kutsal yerler boşluk kaldırmaz ve târihte atlama yoktur”.

“Arap Baharı”nın Tunuslu bir gencin kendini yakmasıyla başlaması ne hazindi; asırlar önce Doğu’nun mağrur hüznü Haldûn’un “bu topraklar” için “yanarken” Doğu’nun umûrunda olmaması, ne kadar da hazindi.. Ya Tunuslu Hayreddin’i anlayamayan “Yıldız Sarayı”nın yaşadığı ve “yaşattığı” trajedilere ne demeli?

 

“Devlet Baba”mı dediniz?

 

Batsın tüm “Karamazof Baba”lar…

“Ortaçağ Karanlığı”nda Batı karanlık katedrallerde kendisine bir “ışık” ararken, Meriç’in tâbiriyle Haldûn “Kendi Semasında Tek Yıldız: Ortaçağın karanlık gecesinde muhteşem ve münzevî bir yıldızı” olarak parlayıp durmuştu…Doğu “neyi kaybetmişti”, farkında mıydı? Keşke “kaybettiği”nin farkında olabilseydi, öncesinde..

 

Bir “tesadüf”müydü? Ya da “ilâhi bir lâtife”: Haldûn’un doğduğu topraklar bir “bahar”ın “mukaddime”si olmuştu ve İslâm dünyasının ilk anayasasının mimarı Hayreddin Paşa’nın âşiyanında yeşermişti bir “umut”..

Bahar” derken; çok iddialı bir tâbir olduğu muhakkak; demokrasi, insan hakları, serbest piyasa gibi malûm kelimeler cangılı… Hepsi de bir sınıfın çıkarları için uydurulan yalanlar, koca bir yalan.

Küresel sistem bu “bahar”ın neresinde? Tutunmaya çalışıyor, “bir kanadı”.. Diğer kanadı “yeni bir dünya” kurmanın peşinde: Sonu “tek tip insan”la bitecek bir büyük “proje”yle malûl.. Zaten topu, topu iki kanadı var: biri “arslan” oldu hep, diğeri “tilki”liğiyle sempatik… Biri “demokrat” diğeri “cumhuriyet”çi: 2008’de Bush’la İsrail Meclisi Knesset’te “Shalom” çekti, 2009’da Obama ile Mısır Meclisi’nde “EsselâmûAleykûm”le cevap verdi… Her ikisi de “aynı şey”di: “Barış”.

Finans-Kapital ve konvansiyonel güçler kendi içindeki çelişkileri “bu topraklara” da taşıdı, taşıyor. Ama en az yüzyıllık birikmiş bir “öfke patlaması”nı da sâdece “emperyalizmin desteğiyle” açıklamak,  her şeyden önce târihin zembereğine ters..

Ama belki de ikisi de doğru: Ve küresel sistem boşluk bırakmak istiyor ve ne de “bu millet”in târihinde atlamalar kendisine hayat bulabiliyor uzun süre… Saddam, Kaddafi, Esad: bir büyük “Doğu Medeniyeti”nin yokluğundan istifâde edip doldurulan “atlama” dönemiydi hepsi de: Bitti.. bitiyor…

Osmanlı’yı ne birkaç maceracı subay yıkmıştı ve ne de iç-dış-düş güçleri; yenilgi: askerî-tarım düzeninin sanayi devrimine direnememesi..Bugün “dâvâ” daha karışık: Ucundan köşesinden sanayileşmenin tadını çıkarırken, finans-kapitale her şeyi teslim etmek…Fabrika sahibi mi “mülk”ün sahibi, yoksa fabrikanın “parasını koruyan” finans mı “sahip”.

Ve C.Meriç: “Her şeyden önce usta bir borçlandırma sistemi ihdas edildi. Böylece Batı Avrupa ülkeleri dünyayı diledikleri gibi sömürebildiler. Dünya milletleri iki zıd kutba ayrıldılar: Borç verenler, borçlular. Parayı dağıtan, milletlerarası sermayenin tem­silcisi üç beş banka. “

Ve yine C.Meriç: “Kendimize dönmek, bir mânâda, İbn Haldûn’a dönmektir.”

Evet, tam da oradayız: “Birkaç saatlik düşman” yenildi…

 

Peki Roma?

Tahrir meydanındaki “büyük cenk”ten sonra, asıl büyük savaşı “nefislerimize sinen Roma” ile yapmaya hazır mıyız?

Üzerimizdeki “Batı Libası”nı çıkartırken, idrakimize giydirilen bir “deli gömleği”ne dönüşmeye başlayan “Sivillik Libası”yla “bayram” kutlamamızı kimse beklemesin!..

‘Vehhabi Biraderler’e, İngilizlere karşı çıkarlarsa İngilizlerin uçaklarıyla bomba atacaklarını söylerler.

Vehhabi Biraderler’in lideri “Bu uçaklar Allah’tan daha mı yüksekten uçar?” diye sorar ve “Allah’ın daha yüksekte olduğu” cevabını aldığında şöyle karşılık verir:

“Allah’tan daha yüksekte uçmuyorlarsa güzel. Biz inananlarız, Allah da bizi korur!”.

Kategoriler
Günlük hayat Kişisel makaleler Romansal ezgiler

“Kör..”

Tren garının sabah sessizliğini bozan aykırı bir ses: “Bana yolu gösterir misiniz? Eğer gösterirseniz size 50 Ruble veririm”.

Kayıtsızlık, herkes gibi bende de…

 

Ne yapabilirim?” diye kısa bir düşünce; her ihtimalin geldiği ama “kör” olduğunu bir türlü tahmin edemediğim bir “kayıtsızlık”.

Elime tutuşturulan tren biletinin vakti yirmi dakika sonrasını gösteriyor. Ama hiç bilmediğim bir tren garında olduğumdan erkenden gidip keşfetme “dürtü”süyle ayrılmak zorunda kalış; kulaklarımda çaresizliğin buruk sesini bâkiye bırakarak.

Ve kahrolası treni bulup kalkış saatini bekleyiş; kendini günün ilk ışıklarının dinginliğine bırakarak…

Rusya’nın öbür ucuna hasret”leri götüren rayları trenlerin ezip geçmesi; tıpkı o “çaresiz ses”in kalabalıkların vahşetiyle ezilmesi gibi..

Kalkışa birkaç dakika kala kapının birden açılması ve yine “o tanıdık ses”.

Bu sefer daha gür çıkıyor: “Çok teşekkür ederim..”

“Bir şey değil” diyor genç adam ayrılırken ; yerine yerleştiriyor kadını, benim iki sıra arkama, çıkışı kolay olsun diye kapının hemen yanına..

Zihnimin bir yerine kazıdığım o ses tonunun sahibini görmek için geriye dönüp bakıyorum. Kendi kendine bir şeyler söyleniyor birkaç dakika… Ve sonra “sükût”…

 

İnsanlığın derin sükûtundan daha mı derin; değil..

 

Belli ki çok yorgun ve uykuya dalıyor hemen.

Üç saatlik bir tren yolculuğu… Ve “son durağa” yaklaşıyoruz..

 

Aynı “son”da ineceğiz..

 

Bekleme salonunda duyduğum tonuyla o “çaresiz ses” yeniden yankılanmaya başlıyor; “Geldik değil mi durağa? Bana yardımcı olur musunuz? Kapıyı açar mısınız ben inerken? 50 Ruble veririm…”

Dönüp bakıyorum sürekli; “Tamam ben seni indireceğim..” diyorum içimden… Ama kapının yakınlarına “insan”lar yaklaştığından, bir şey de diyemeden öyle bekliyorum, onlardan birisi “ses verir” diye.

Sağ yanımdaki koltukta oturan genç bir kız yolculuk boyunca, okuduğu kitabı birkaç dakikalığına kapatıp dinlendiği zamanlarda, o da birkaç sıra arkadaki “ses”in sahibini kontrol ediyor… Göz göze geliyoruz; “kimse yardım etmese bile, biz çıkartırız” diyerek “sözleşiyoruz” sanki..

Tam karşımda ise bir başka “kitabı” okuyan orta yaşlarda bir kadın; suratındaki ciddiyet, okuduğu “kutsal”ın hangi bâbından geliyor bilmiyorum; ama “kayıtsızlığa” yabancı değilim, böyle buyurmadı mı: “Tanrı’yı Sev Dilediğini Yap!”

 

Kendisini oradaki herkesten soyutlayan bu “gören” kadın, tam karşısındaki “kör” bir kadına da sadece bir kez bakıyor, o da sesini ilk kez duyduğunda “ne olduğunu anlamak” için; baktığında görmüş müydü gerçekten, “bakmak” ve “görmek” ve “kör“…

 

Vinci’nin ölürken duyduğu büyük ıstırâbı arıyordu belki tozlu sayfaların arasında:

 

Eserlerim kim bilir benden sonra ne budalalar yetiştirecek.

 

Ve anons: Artık son durak…

Karşımdaki “ciddiyet” sert bir manevrayla kalkıyor ve kendisine iki sıra yakın olan kapıya değil, vagonun diğer kapısına yöneliyor.. Belli ki “bulaşmak” istemiyor; “İlk günah”ın ayıbıyla malûl donuk yüzünü, bir daha hatırlamamak üzere hâfızamdan siliyorum.

Sağ tarafımda oturan kızla yeniden göz göze geliyoruz; “Bana yardım eder misiniz? 50 Ruble vereceğim” sözlerine kayıtsız onlarca kişi ayrılıyor ve sadece üçümüz kalıyoruz vagonda…

Kapıyı genç kız açıyor; ben kadını tutuyorum ve yaklaşık bir metreye üç tane merdiven basamağı yerleştirebilen “Rus Aklı”nın ürünü vagondan indiriyoruz kadını..

Âniden elimi bırakmak istiyor: “Durun… Size para vereceğim.. 100 Ruble” diyor. Belli ki iki ile çarpmış “yevmiye”yi..

Genç kızla gülüşüyoruz.. ve O, “Siz gidersiniz değil mi?” diyor nazikçe; ve gidiyor… Giderim, diyorum ardından, sen “git”

Yaşlı kadın bir elinde çantası diğer eliyle bana tutunarak yürümeye çalışıyor; “Neredeyiz tam olarak? Ben öncelikle tuvalete gitmek istiyorum” diyor…

 

Çok az kaldı diyorum; birkaç yüz metre yürüyeceğiz, birkaç raydan geçeceğiz, birkaç tümseğe çıkacağız diyemiyorum, az kaldı..

 

Ama o yolu benden daha iyi biliyor sanki; “Şimdi raydan geçeceğiz” dediğimde nerde tümsek olduğunu ben söylemeden zaten tahmin edebiliyor..

İstediği yere geliyoruz, kapının önünde bırakıyorum..

Görevli kadına “Lütfen yardımcı olur musunuz? Görmüyor” diyorum.

O her şeyi biliyor” diyor.

Kalabalıkların şaşkın bakışları arasında getirdiğim “kör” kadını orada bırakıp “kalabalık”ların arasına dalarken ardımdan bağırıyor:

 

“Çok teşekkür ederim..”

“Bir şey değil” diyorum içimden, “Her şeyi bilen kör kadın”a..

“Bir şey değil..”
 

Ve gökyüzü, güneş ışıklarının tüm “gören”ler için aydınlattığı mahya ile şenleniyor:

Domuzları kutsal kitaplarla besledim ve itleri kalbimle.”