Kategoriler
Güncel Haberler Günlük hayat Kitap Tanitimlari Romansal ezgiler Yazar

“Kadınların Şarkısı”

“Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.”

Afrodisias’ın Kadını

Beni hiç bulaştırmayacaktın!” dediğim kişidir O.

Kimsenin ayak basmadığı bahçede tohumken, aykırılığım yüzünden açmak istemediğim bir dönemde, Cağaloğlu’nun kâğıt kokulu sokaklarında karşılaşmıştım Onunla. Özümde saklanan imgeyi, “Mevsimler Farklıdır” kitabıyla çekip çıkaran kadındı O. Sanki mitolojiden ruhuma uzanan eldi, belki de Afrodit idi. ‘Demek ki, aykırı baharı beklerdi meyveler’ diyerek, ‘hoş geldin’ demiştim Ona.

Sıra dışı bakış açılarıyla ele aldığı aşklar, kullandığı akıcı dil, kitaplarındaki yumuşak romantizm ve içten kahkahası ile Nevra Bucak, beni edebiyata bağlayan isimdir ve “beni hiç bulaştırmayacaktın” demem ondandır.

Yine açmak istemediğim şu günlerde, “Kadınların Şarkısı” ile belirdi Nevra, Eurotas’ın çiçekli kıyılarında, gün batarken. Gözlerimi vişneçürüğü panjurlu, beyaz ahşap evin bahçesindeki menekşenin ardında, Verdi’nin Aida’sını dinlerken bulduğumda, güneş üzerime doğuyordu. Demek istediğim şu ki; Kadınların Şarkısı’nı dinlemeye, hatta yaşamaya çoktan başlamıştım!

Şimdiye kadar okuduğum romanları hissettim, ama yaşayamadım. Romanın içinde bir karakter, cisim olamadım. Fakat Nevra Bucak’ın romanlarını, hissetmenin ötesinde yaşayabildim, içlerine girebildim, kişilere, eşyalara dokunabildim. Bu özelliğiyle Nevra, düşleri ve özlemleri gerçeğe çeviren, sihirli peri gibidir.

Romantizm ve Nevra Bucak

Nevra Bucak’ın kitaplarındaki aşk, hep başkaydı, “mevsimleri farklı”ydı. Cinsellikten, tenden arınmış, sınırı, ucu, kenarı, kıyısı olmayan aşklardı anlattıkları. Özgür, güçlü aşklar… Elbette zarif bir romantizmle birlikte… Kadınların Şarkısı adlı kitabında da, bütün bu özellikleri tekrar yaşadım! Kitap, tam bir Nevra Bucak kitabı olduğunu, beynimin duvarlarına işlediği enfes romantizmiyle kanıtladı.

Nevra Bucak’ı, her zaman “ayaklı romantizm” olarak gördüm. Yüreğinden fışkıran sınırsız (ve eşsiz) romantizm, yazdığı kitaplara incecik dokunuşlarla, adeta bir dantel gibi, özenle işleniyordu. Kaynağını Nevra’nın yüreğinden alan aşk ve romantizm, Kadınların Şarkısı’nda zirveye ulaşıyordu. Yirmi yıldır söylenmeyi bekleyen bu şarkı, kitabın sayfalarından uçarak yüreğime konuyor, orada dans ederek çoğalıyor, usuma, gözlerime, derime ve nihayetinde bütün vücuduma yayılarak, beni “Aşkın Adası”nda, ender bir güzelliğin gülümseyen kıyısına bırakıveriyordu. Ada, bu güzelliğin ortasında sevişen iki yüreğin, sevgi dolu senfonisi eşliğinde yükseliyor ve evrenin sonsuz koyuluğunda bir güneş olarak yerini alıyordu. İşte Kadınların Şarkısı’ndaki “iki kadın yüreği”nin aşkı, böylesine yüksek ve bildiğimiz aşkın ötesinde bir aşktı…

“Erkek Aşk”ın Dayatması

Kadınların Şarkısı’nı anlatan ve bir yazar olan Mine, eski bir soprano ve romanın başkişisi Semiramis’in, Ada’daki yalnızlığına götürüyor bizi. Bu yolculuk esnasında, Mine’nin evli ve çocuklu olan erkek sevgilisi ile yaşadığı “aşklı aşksızlık”a da tanık oluyoruz.

Ada’ya gidip geldikçe, kimseyle görüşmeyen, evden dışarı çıkmayan Semiramis’in dünyasına adım atıyor ve o dünyanın aslında kültür, sevgi, duygu, tutku ve bir o kadar da hüzün dolu olduğunu anlıyoruz.

Mine ve Semiramis arasında oluşan dostluğun gelişimi, bize yaşadığımız aşkların (özellikle de kadın – erkek ilişkilerinde) cinsel temastan öteye geçemediğini kanıtlıyor. Duygudan mahrum, tensel birlikteliklere aşk dediğimizi, aşkı cinsel bir doyum olarak bildiğimizi gösteriyor. Oysa, aşkın teni olur mu? Sınırı, kalıbı, şekli ya da “cinsi” olur mu? Olmadığını ve aşkın gerçekte bir “yürek işi” olduğunu, Mine ve Semiramis arasında giderek tutkuya dönüşen bu nadide dostluktan öğreniyoruz. Öyle bir tutku ki, bu iki yürek birbirine sahip olmak, birbirinde kaybolmak istiyor.

Yürekleri sevişen iki kadındır, Mine ve Semiramis. Bu kutlu törende birbirine değen duygulardır; tutku, saygı, sevgi, hayranlık, hoşgörü, ilgi, merak, paylaşım, bütünleşmek… Çoğu zaman sadece cinselliği yaşatabilen, sanki aşkın cinsel doyumdan ibaretmiş olduğunu dayatan “erkek aşkın” ötesinde bir sevişme Kadınların Şarkısı.

“Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.”

Günümüzün temel sorunlarından birine, sıra dışı bakış açısıyla yaklaşan Nevra Bucak kitabında, çoğu erkeğin, romantizm maskesi altında kadına cinsellikten öte bir şey sunamadığına ve kadını yalnızlaştırdığına dikkat çekerek, kadınların yürek acılarını dile getiriyor. Bu dile geliş, Tagore’dan bir alıntı ile daha kitabın ilk sayfasında okura sunuluyor: “Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.

Nevra Bucak’ın “Mevsimler Farklıdır” ve “Aşkın Kutupları” adlı kitaplarındaki aşkları bambaşkaydı, fakat “Kadınların Şarkısı”ndaki aşk, çok daha başka. Kitap, aşk anlayışımızı yeniden sorgulamamızı sağlıyor… Kitabın dili, yirmi yıldır bekleyen şarap gibi, dudaklardan yüreğe akıveriyor hemen. Kadınların Şarkısı’nı kitaplığımın en değerli kitaplar köşesindeki yerine koyarken, okura da aşkın hüzünle yoğrulduğu bu şarkıya kulak vermesini tavsiye ediyorum.

(Kadınların Şarkısı, Nevra Bucak – Aya Yayınları, 120 s.)

Selçuk ERAT
08 Temmuz 2012, İstanbul
Özgür Kocaeli Gazetesi, 15.07.2012

Kategoriler
Aklımdan geçenler Genel Konular Günlük hayat Kadın ve Erkek Yazıları Kişisel makaleler Sevgi ve Ask Dünyası

Aşk Notlarım 1 – GÜNEŞ

Sıkıntılı ve bol rüyalı gecenin ardından, gözlerimdeki acıyla uyandım. Dünyanın bütün ışıklarından daha parlak bir ışık, gözlerimi açmamı engelliyor, odamın her yerinden taşarak şehre yayılıyordu. Kolumu, gözlerime siper ettim. Yavaşça doğrulmaya çalıştım. Bu sırada aydınlık azalmaya, gün ışığına dönmeye başladı. Kalktım, yatağın içinde oturdum. Karşımda Güneş vardı.

“- Hoş geldin” dedim, beni uyandırdığı için kızgındım.

“- Merhaba” dedi, “Böyle uyandırılmayı sevmediğini biliyorum, fakat elimde değildi.

“- Olsun, sorun değil” dedim, gözlerimi kamaşmadan kalan acıyı bastırmak için ovuştururken.

Bir müddet sessizlik oldu. Üzgündü Güneş, bir sıkıntısı olduğu üzerinden halıya damlayan ışık tanelerinden belliydi. Taneler düştükçe, halıda delikler açılıyordu. “Ne oldu” der gibi bir işaret yaptım ona.

Başını önüne eğdi, “- Kıskanıyorum” dedi.

“Neden” dememe fırsat bırakmadan, eliyle işaret ederek susturdu beni, içini çekti.

“- Her sabah bulunduğum yerden seni izliyorum. Kalbini görebiliyorum. Kalbinde her sabah bir güneş doğuyor ve beni gölgeliyor. İnsanlar tarih boyunca beni övdüler, parlaklığıma taptılar, beni sevdiler, adıma öyküler, destanlar yazdılar. Ben milyonlarca yıllık Güneşim. Ama kalbindeki ışık kadar güzelini ne gördüm, ne de dünyaya ve insanlara öyle bir ışık verebildim. Lütfen, kalbinde yer aç bana ve orada parlamama izin ver.

Gözleri yaşardı. Yaşlar, gözlerinden yanaklarına süzülüyor, buharlaşıp odayı kaplıyor, tenimi ıslatıyordu. Öylece kalıverdim, ne diyeceğimi şaşırmıştım.

“- Sevgili Güneş…” diye başladım sözlerime, ama devam edemedim.

Bu kez ben derin bir iç çektim. Güneş, oturduğu yerde doğruldu, gözlerini gözlerime dikerek dudaklarımdan çıkacak sözleri beklemeye başladı. Yüzündeki hüzün ve üzüntüyü görmemek için, kaçırdım gözlerimi ondan, dışarıya baktım.

“- Sevgili Güneş, beni onurlandırıyorsun. Fakat sana kalbimde yer veremem” dedim, sanki içimde bir şeyler battı ve acıdı. Güneş’e döndüm. Üzülmüştü. Sapsarı rengi beyaza çalmış, soğumuştu. Bir an yatağımdan kalkıp ona sarılmak, teselli etmek istedim, ama yapmadım, konuşmaya devam ettim:

“- Seni kalbime alamam, çünkü sen Dünya’ya aitsin. Bütün insanların güneşisin. Hem, biliyorsun, kalbimin bir güneşi var zaten… Sadece bana ait bir güneş… Sen dünyamı aydınlatıyorsun, o ise içimi…

O tanıdık sıkıntılı sessizlik yine doldurmuştu her yanı. Bu kez öyle sessizdi ki, dünyanın dönerken çıkardığı uğultu kulaklarımı tırmalamış, kâinatın sonsuzluğundan bir gürültü içimi hırpalamıştı.

“- Anlıyorum” derken, usulca kalktı ayağa. Gözleri hâlâ yaşlıydı. Gülümsedi ve ışıldadı bana. Gökyüzüne doğru çıkmak üzere, pencereye yöneldi. Yatağımda öylece onu izliyordum. Son bir kez dönüp baktı bana, “- Üzülme” dedi.

Göğe doğru yükselirken, belli belirsiz birkaç sözcüğü yanımda bırakıp gitti:

Keşke Tanrı, beni dünyanın değil, kalbinin bir güneşi olarak yaratsaydı. Böylece varlığım kalbinin güzelliği ile çoğalır ve olmadığı kadar güzel parlardım. Keşke senin güneşin olabilseydim…

Selçuk ERAT
08.08.2011, İstanbul
http://www.selcukerat.com

Kategoriler
Faydalı Bilgiler Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat İnternet Dünyası internet hizmetleri Kişisel makaleler Radyo Programları Radyo ve Tv medya şiir edebiyat Şiirler

Yazılarınız Sesleniyor…

Türkiye’nin İlk ve Tek Tematik Ağ Radyosu Yelken Radyo ve internet dünyasının en büyük yazı portalı Makaleci.Com işbirliği ile yazılarınız sesleniyor…

Makaleci.Com sitesinde yayınlanan makaleler ve şiirler; Yelken Radyo bünyesinde oluşturulan Yayın Kurulu’nca seçilerek, radyonun canlı yayın kuşağında dinleyiciye aktarılıyor.

Farklı yayıncılar tarafından canlı yayında okunan makalelerin ses kayıtları, yazarın Makaleci.Com’da yer alan sayfasına ve Yelken Radyo’nun “Sesli Yazılar” arşivine eklenerek, okura sesli olarak sunulacak. Ayrıca canlı yayın kayıtları, Yelken Radyo’nun tematik kuşağında da sürekli okura iletilecek.

Konuyla ilgili bir açıklama yapan Yelken Radyo Yayın Yönetmeni Selçuk ERAT, Makaleci.Com’da yayınlanan yazıların, çeşitli toplumsal konulara değindiğini, amatör veya profesyonel bütün yazılarda önemli mesajların bulunduğunu söyleyerek, bu mesajların sesli olarak okura sunulmasının önemine dikkat çekti. ERAT, şöyle devam etti:

Gün geçtikçe insanlar malumata ve bilgiye erişmede internet kaynaklarını daha çok kullanır oldular. Radyo, TV gibi geleneksel sesli ve görsel medya ortamlarının internet sürümleri hızla yaygınlaştı ve yaygınlaşmaya devam ediyor. Ancak, yeni kurulan birçok internet radyosu; bir hobi ve eğlence mekânı olmanın ötesine geçemiyor. Kurulduğu günden bu yana farklı çizgisi ve ‘Doğru bilgilendirme aydın sorumluluğudur’ ilkesiyle yayın yapan Yelken Radyo’da, biz hobi ve eğlence işi yapmak istemiyoruz. Aksine, topluma ve okura katma değer sunan bir yayın politikası oluşturmak, dinleyen kişiye bilgi veren bir içerik hazırlamak için çabalıyoruz. Bu amaçla, birçok bilgilendirici ve değerli yazının bulunduğu Makaleci.Com’daki eserleri seslendirmeye karar verdik.

Makaleci.Com’un internet dünyasındaki yerinin, amatör ve profesyonel yazıları bir arada toplaması, bununla birlikte hemen her alanda haber ve bilgi sunması bakımından önemli olduğunu ifade eden Selçuk ERAT, bu uygulamanın genç yazarlar ve yazmayı seven insanlar için bir teşvik olacağını söyledi. ERAT, şunları kaydetti:

Yaşadığımız çağda insanlar yazmaya devam ediyor. Fakat internetin yazılı mecradan hızla görsel mecraya dönüşmesi, video ve fotoğraf gibi görsel anlatımları daha önemli ve popüler hale getirmiştir. İnsanlar artık okumaktan çok dinlemeye ve izlemeye yönelmiştir. Böyle bir dönemde; görüş, düşünce ve bilginin sadece yazı olarak kalması yeterli değildir. İşte biz Yelken Radyo olarak; bu tür eserleri seslendirmeyi ve hatta ileride video haline getirerek okura sunmayı önemsiyoruz. Bu uygulamayı aynı zamanda görme engelli vatandaşlarımız için de yapıyoruz, böylece yazıları ve bilgiyi onlara da ulaştırmış oluyoruz.

İnternet radyolarının veya televizyonlarının, sunulan içeriğe istendiği zaman, sesli ve görsel olarak 7 gün 24 saat ulaşabilme imkânına sahip olmalarının büyük bir avantaj olduğunu söyleyen Selçuk ERAT; yazarın veya yayıncının oluşturduğu sesli ve görsel içerikleri potansiyel olarak dünyanın her yerinden pek çok insana ulaştırabilmenin önemli olduğunun altını çizdi.

Makaleci.Com’un Sahibi ve Yayın Yönetmeni Selçuk KILIÇ da, sitede yer alan yazıların seslendirilmesinin yazarlar ve yazar adayları için önemli olduğunu ifade ederek, uygulama ile daha çok düşüncenin, görüşün ve haberin çıkacağını ve böylece bilgi alışverişinin yaygınlaşacağını söyledi. KILIÇ şunları kaydetti:

Yelken Radyo’nun bu uygulamasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle, Makaleci.Com’un içeriğinin bu yolla görme engelli vatandaşlarımıza ulaştırılması ayrıca mutluluk verici. Hepimiz biliyoruz ki, yazılan bir eserin başkaları tarafından sesli olarak okunması, o yazıya bir hacim katıyor ve yazan kişiyi mutlu ediyor. Böylece yazar, yeni yazılar üretmeye teşvik edilmiş oluyor. İnsanları yazmaya, üretmeye, duygu ve düşüncelerini aktarmaya teşvik eden bir site olarak biz, yazıların dile gelmesinden ve bunun bir radyo profesyonelliğinde yapılmasından memnunuz. İleride daha farklı projelerle de okurumuzla birlikte olmaya devam edeceğiz.

Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi http://www.makaleci.com ve http://www.yelkenradyo.net adreslerinden edinilebilir. Kampanya da aktif görev almak ve yayıncılık yapmak isteyen yazarlar ve yazar adayları [email protected] e-posta adresine danışarak bilgi alabilirler.

Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat Şair şiir edebiyat Şiirler Toplumsal Konular

FIRAT KIRMIZI AKACAK (Şiir)

uyandığımda;
kaymaya devam ediyordu ayaklarımdan,
fırtınalarda güneşi biçtiğim.

yarın; alışılmış olmayacak, belli.
uykularınız tiz bir çığlıkla yarılacak.
bir avuç kum tanesinin zavallı çığlıkları…
o kumları ezip, geçmeliydiniz!
 
yarın; diliniz olmayacak, açık.
anılarınız ince bir silgiyle silinecek.
sayılı kum tanesinin, iğreti kalemlerinde…
o kalemleri kırıp geçmeliydiniz!
 
yarın; şehriniz olmayacak, bakın.
çocuklarınız, küflü bir sığınağa kapanacak.
kum taneleri, kaplayacak sokakları…
o sokakları dağıtıp geçmeliydiniz!
 
(tarihin izlerinde sıralı çocuklar)
 
yarın, Fırat kırmızı akacak, davranın.
yanan bir ülkenin öyküsü anlatılacak.
içimi renklendirebilir misiniz artık?
Dicle,
k u r u y a c a k . . .

Selçuk ERAT
Toz Yanığı, s. 61 – 62
ADA Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisi’nin (Samsun) 8. Sayısında Yayımlanmıştır.
DEYİŞ Edebiyat ve Fikir Dergisi’nin (İstanbul) 11. Sayısında (Şubat – Mart 2006) Yayımlanmıştır.

Kategoriler
Gelecek Teknoloji Genel Konular Günlük hayat Radyo Programları Söyleşiler - Röportajlar Toplumsal Konular

Siriuslu Hayal Mühendisi

Sirius Yıldızı

Türkiye’nin İlk ve Tek Tematik Ağ Radyosu Yelken Radyo, “Siriuslu Hayal Mühendisi” programını internet üzerinden canlı olarak yayınlamaya başladı.

Yelken Radyo İç Yapımlar tarafından hazırlanan ve Selçuk Erat’ın sunuculuğunu üstlendiği program, Sirius Yıldızı’ndan dünyaya gönderilen bir uzaylının, dünyayı ve insanoğlunu incelemesiyle elde ettiği bilgi ve tespitleri, bir program sunucusu ile paylaşmasını konu alıyor.

Programda, ‘Siriuslu Hayal Mühendisi’ karakterini, çeşitli dergilerde yayınladığı öyküleriyle tanınan ve ismi gizli tutulan bir yazar canlandırıyor.

Her bölümde kurulan canlı telefon bağlantısı ile program sunucusunun ve dinleyicilerin sorularını yanıtlayan Siriuslu Hayal Mühendisi, ayrıca Sirius Yıldızı ve medeniyeti hakkında da bilgiler aktarıyor.

Siriuslu Hayal Mühendisi; insanlara uzayı ve gökyüzünü sevdirmenin yanında, bu gezegende Eşref-i Mahlûkat olan insana yeniden insan olmayı hatırlatmayı amaçlamaktadır.

Program ayrıca; dünya gezegeninin ve insanoğlunun çevre, sağlık, eğitim, ekonomi gibi temel alanlarda yaşadığı küresel sorunlara dikkat çekerek çözüm önerileri sunmakta; bunu yaparken bilim, teknoloji ve tasavvuf temelli eğitici bilgileri de dinleyiciye aktarmaktadır. Zaman zaman eğlenceli, bazen de akademik anlamda ele alınan konulara, dinleyiciler de mesaj göndererek veya telefonla bağlanarak eşlik edebilmektedir.

Siriuslu Hayal Mühendisi, her Cumartesi saat 22.00’de Yelken Radyo’da canlı olarak yayınlanmaktadır. Programın tekrarı; her Çarşamba saat 22.00’de Ayça Fm üzerinden ve her Perşembe saat 22.00’de Yelken Radyo üzerinden dinleyiciyle buluşmaktadır.

Yelken Radyo;

http://www.yelkenradyo.net

http://www.yelkenradyo.com

Frekanslarında, bütün dünyada!

Kategoriler
Deneme Yazıları Günlük hayat Kişisel makaleler

Köy, Mantarlar ve Ben – 1

Birinci Bölüm

İlk kez bütün yolculuk boyunca uyumuştum otobüste. Oysa etrafa bakmasını ne çok severdim. Her yıl köye gidişimde, yol boyunca göreceğim yeni yerleri merakla bekler, her yolculukta bir öncekinde kaçırdığım ayrıntıları görebilmek için can atardım. Çocukluktandı herhalde. Nerede yitirdim o heyecanı bilmiyorum, nasıl uyuduğumu da…

* * *

Anayoldan aşağı kadar yürümüş ve eve varmıştım. Sigaramı söndürdüm. Bir an dalıp gittim çamur içindeki ayakkabılarıma. Böyle çamura batmayalı ne uzun zaman geçmişti.

Şöyle bir eve baktım, etrafı inceledim. Ürkmedim desem yalan olurdu. Kendimi bulmak için geldiğim bu lanet yerde, içimdeki sesten kurtulamayacağım hissi kaplamıştı ruhumu. Rahatsız ediciydi. Hem, neden yol boyunca duymamıştım bu sesi? Neden bütün gece uyumama izin vermişti? Sürekli onu duyarken nasıl yüzleşebilirdim kendimle?

Biraz ileride anahtarı bıraktıkları Ayşe Kadın’ın evi vardı. Oraya doğru ilerledim. Kapıyı çaldım. Sarıldık. Yıllardır oğlunu görmemiş bir anne gibi sarıldı bana. Oğlunu koklar gibi beni kokladığını hissettim. Belli ki özlemişti beni. Ya da köy yerinde uzun zamandır insan görmemesinin sevinciydi bu.

“İstanbul’u bırakıp neden geldin oğul? Bu mevsimde bulamazsın burada kimseleri. Kışlar çetin geçer, bilirsin ya sen de gerçi. Kurtlar tarlalara kadar iner yavrum, dikkatli ol. Olur ya, bir şeye ihtiyacın olursa geliver bize, bizim kız gözleme yapıversin sana.”

“Olur teyze. Uğrarım bir ara. Hadi kal sağlıcakla.”

Ayşe Kadın’ın İstanbul’u hatırlatması hoşuma gitmemişti. İyice kırışan ve esmerleşen derisinden fırlayan iki iri mavi göz, korkutmuştu beni. Bir hayli yaşlanmıştı. “100 yaşına geldin yine de vazgeçmedin dağlardan, ey Ayşe kadın!” diye geçirdim içimden, duvarları küflenmeye başlayan eve bakarken.

“Hoş geldin” dedi, derinlerden bir ses. İrkildim. Sis yavaş yavaş çökmeye başlamış, karşı tepelerden bir şahinin sesi yankılanmıştı. Neden sonra, kaçırdım gözlerimi duvardan. Duvarların örülmesinde yaşadığım anılarım geçti birer birer gözlerimin önünden. Bir an içeri girmekten vazgeçtim. Dışarıda kalmayı yeğledim.

Şöyle bir göz gezdirdim etrafı. Evin çevresini ısırganlar ve dikenler sarmıştı. Bilirdim, çok çabuk ormana karışırdı buralar. İlk fırsatta bu yabani bitkileri temizleyip, toprağa nefes aldırmak gerekiyordu. Hayli de çoğalmışlardı. Onlara şimdi dokunmamaya karar verdim. Balkonun zemininde bile ot bitmeye başlamış, duvarlarını çocukken oynamayı çok sevdiğim yeşil kadife yosunlar kaplamıştı.

Şahin kümesin dışına çıkan bir tavuk görmüş olmalı ki, sürekli dolanıyor, ötüp duruyordu. Sonunda uçarken gördüm onu, belli belirsiz, sisin içinde.

Biraz daha aşağı indim, çeşmenin önüne. Köyün çeşmesi evin hemen önünde duruyordu. Balkon yapılırken çeşmenin deposunun üzerine kadar gelmişti. Balkondan çeşmenin üzerine atladığımız günleri hatırladım. Annem, deponun üzerine içi toprak dolu büyük tenekeler yerleştirmiş. Hepsi pas içindeydi. İçinde ne olduklarını bilmiyordum. Ama yeşil soğan ve biber olabilirdi. Deponun üzeri neredeyse topraktan görünmüyordu. Tenekeler, otlar ve beton birbirine karışmıştı.

Yalağın başına gitmek imkânsızdı. Uzun boylu deve dikenleri büyümüş, çevresi bataklaşmıştı. Musluktan uzunca süre su akmadığı belliydi. Ucundan sarkan yoğun ve beyaz bir örümcek ağı ilişti gözüme. Tarlalarda çok olurdu bunlardan. İri gövdeli ve siyah örümcekler örerdi bu ağları. Bir an evin içine kadar girmiş olma ihtimalleri içimi titretti, tiksindim. Yüzüm buruştu.

Arka tarafına geçtim çeşmenin. Burada bulunan ekmek fırını çökmüş ve tahtaları çürümüştü. Bu tahtaların içinde binlerce böcek olmalıydı. Sisin de etkisiyle hafif bir ıslaklık çöreklenmeye başladı etrafa. Neden buraya gelmek için kapalı bir havayı seçtiğimi anlamış değildim.

Eski evin harabelerine ilişti gözüm. Tüylerim diken diken oldu birden. Üşüdüm. Dalıp gittim. İlk aklıma gelen halamın kızıyla balkonda buğdaydan yaptığımız bir çeşit süstü. Kızların saç örgüleri gibi yapılır ve duvarlara asılırdı. Onunla balkonda bunlardan yapmasını severdik. Neden yaptıklarımızdan bir tane saklamadık, bilmiyorum.

Balkonun altındaki yumuşak ve şekil alabilen toprakta oynadığım günlerimi hatırladım. Oyuncak arabalarım için yol yapar, garajlar kurardım orada. O zaman her şey ne kadar büyük ve genişti. Şimdiyse her şey ufacık…

Sis iyiden iyiye çökmeye başladı. Kendimi toplayıp geri döndüm. “Hoş geldin oğul, hoş geldin” deyip duruyordu birileri. Koca tepelerin çıplak yamaçlarına çarpıyor, evin içini dolaşıp yüreğime oturuyordu bu sesler. Kim, neden, ne için söylüyordu, neden yankılanıp duruyordu içimde? Yorgunluğuma ve uzun yıllar sonra anılarımın canlanmasına verdim.

Kaygıyla açtım kapıyı.

Ağır bir rutubet kokusu çarptı yüzüme. Karanlık ve serindi içerisi. Elektrik düğmesini görebilmek için çakmağımı yaktım. Düğmenin biraz daha içeride, kapının yanında olduğunu unutmuştum. Ayakkabılarımı çıkarmadım. Gittim, ışığı yaktım. Yerler öyle soğuktu ki, ayakkabılarım olmasına rağmen soğuğu hissedebiliyordum. Duvarların tavan ve yerle birleştiği köşelerinde, uzun bacaklı örümcekler ağ yapmıştı. Karasinekler ağlarda sallanıyordu. Bazı ağlara takılan yaprakların içeri nasıl girdiğini anlayamadım.

Oturma odasının bir duvarı rutubetten kabarmış, ıslanmıştı. Uzaktan bakıldığında bir rahibeyi andırıyordu. Ya da çarşafa bürünmüş bir kadın da olabilirdi. Burada fazla zaman geçirmek istemiyordum. Merdivenlerden yukarı çıktım.

Merdivenlerin bittiği yerde bir kapı daha vardı. Bunu kaldırmış olabileceklerini düşünmüştüm. Ama duruyordu ve güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti. Taze kesilmiş ceviz ağacının kokusunu hâlâ alabiliyordum. Nemliydi. Rutubet çok olmalıydı. Kapıyı açtım, içeri girdim.

Üst kat olmasındandı belki, aşağıdaki ağır koku yoktu burada. Her şey yerli yerindeydi. Olması gerektiği gibi duruyorlardı. Bir an salon kapısının açılıp, içeride birikmiş sobanın sıcaklığının yüzüme çarpacağını ve annemin, “Hoş geldim oğlum” diyeceğini sandım. Aynı zamanda korktum da. Oraya en son girmeye karar verdim.

Mutfağa yöneldim. Anılarım canlanmaya devam ediyordu. Camdan sisin ne kadar yoğunlaştığını fark ettim. Kafamı çevirdiğimde annem tezgâhın başında bulaşık yıkıyordu. Çıkan dumanlardan ağzında sigara olduğunu anladım. Buz kesilmiştim.

“Ayağına terlik giy oğlum, buz gibi her yer” derken, sol yanağını ve sigarasını gördüm. Külü düşmek üzereydi. “Yüzün ne kadar kırışmış anne” diye geçirdim içimden. “Ellerinse eskisi gibi…”

“Yaşlanıyoruz oğlum burada artık. Bulaşık yıkarken ellerim donuyor. Terlikleri buldun mu?”

Kapıda öylece durmuş ona bakıyordum. Neden yanına gidip boynuna sarılmadığımı anlayamıyordum. Annem iki metre önümde bulaşık yıkıyordu.

“Terlikleri buldun mu?” deyip, yüzünü bana döndü. Yüzünün sağ tarafı yoktu. Sol gözü irileşmiş ve kanlanmıştı. Ayaklarıma baktı ve bana doğru geldi. Yerimden kıpırdayamadım.

“Hâlâ ayağına terlik giymemişsin” diyordu. Bana doğru uzanan bir karaltının onun kolu olduğunu anladığımda kendimi geri çektim. O anda omzumda bir el bitti. Ter içinde kalmıştım. Tek bir hamleyle başımı çevirdiğimde Ayşe Kadın’ın arkamda olduğunu gördüm.

“Oğul, iyi misin?”

“Sen miydin, Ayşe Teyze! Ödümü koparttın. Nasıl duymadım geldiğini?”

“Hayli seslendim oğul. Ses vermeyince yukarı çıkayım, bakayım dedim. İyi misin?”

“İyiyim.”

Geriye, tezgâha baktım tekrar. Sonra pencereye. Etraf iyiden iyiye kararmış, sis yola kadar inmişti. Geriye döndüğümde, Ayşe Kadın’ın masaya bir şeyler açtığını gördüm.

“Bunlar nedir?” diye sordum.

“Bizim kız gözleme yapmıştı. Kirazlı’da bir kadın öldüydü geçenlerde, sen bilmezsin. Hastaydım oğul, gidemedim. Kızlar oradaymış, yarın döneceklermiş Fransa’ya. İneyim dedim. Geçerken şunları bırakıvereyim dedim sana. Yol geldin oğul, açsındır. Ayran da koydum yanına. Tüketiver hemen, soğutma.”

Ayranı dökmek için bardak almaya gitti. Bir yandan konuşmaya devam ediyordu.

“Ah oğul ah. Köylerde kimseler kalmadı. Bizim kız da tutturuveriyor gidelim ana diye. Ah oğul, nereye gideceğiz, nerede kalacağız bilmem ki. Benim kimim kimsek yok İstanbul’da.”

“Sağol teyze, gerek yoktu bunlara. Ben yiyemem ki bunları şimdi.”

“Yersin, yersin. Otur şöyle.”

Ayşe Kadın mantar toplar, kasabanın pazarında satardı. O yüzden elleri hep siyahtı. Küfe küfe geyik mantarı ya da kanlıca toplar, satar, geçimini öyle sağlardı. Ellerindeki kına kanlıca mantarının boyasıyla karışmıştı. Ayşe Kadın hep taze mantar kokardı. Onun kocaman yürüyen bir mantar olduğunu düşünerek gülümsemeye çalıştım. Karşıma oturdu. Basmasının üzerindeki dikenleri ve otları temizliyor, bir yandan da bana bakıyordu.

“Oğul ye, delikanlı adamsın. Bizim kız güzel yapar. Soğutma tüket.”

Anneannem de hep ‘tüket’ derdi. Çocukken çok garip gelirdi bu sözcük bana.

“Ekmeğini tüket oğul, bırakma, günah!”

İstemeye istemeye ısırdım gözlemeyi. Bir yudum da ayrandan içtim. Benim köyde yapılan yoğurdu ve ayranı sevmediğimi unutmuş olmalıydı. Onu kırmak istemiyordum. Biraz yedikten sonra sigara yaktım.

“Ah oğul, ah oğul” diye içini çekti Ayşe Kadın.

“Sigara rahatsız ediyor mu Ayşe Teyze seni?” diye sordum, “Şurada, kapıda içeyim.”

“Yok, oğul, sana üzülüyorum. Ne derdin var içiyorsun şu zıkkımı.”

Geldi, sırtımı sıvazladı.

“Anan da çok içerdi, çok. Kızardık amma ne yaparsın. Anana söz geçmezdi, bilirsin. Ben gideyim oğul. Kararmadan ineyim köye. Yakıvereyim mi sobayı, üşürsün gece oğul.”

“Yok, sağ ol, gecikme sen, ben yakarım.”

“Yarın uğrar alırım bakracı. Hadi Allah’a emanet ol.”

“Sağ ol teyzecim, sen de.”

Duvara tutuna tutuna indi merdivenleri. Lastik ayakkabıları şöyle bir geçirip, küfesini yükledi sırtına. Sağlam bir ağaçtan yaptığı sopasına tutuna tutuna yürüdü, siste kayboldu. Evin önündeki lamba yanmıştı. Hâlâ yanabildiğine şaşırmıştım. Köyde kimse kalmayınca yakmazlar diye düşünüyordum. Mutfağın içi aydınlanmıştı. Üşüdüğümü fark ettim. Gözlemeden bir lokma daha ısırdım.

* * *

Devam Edecek…

http://www.selcukerat.com  |  http://www.yelkenradyo.net

Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat Kadın konuları siyasetci Toplumsal Konular

Bir Türk Kadını Meclis’e Yürüyor!

 

Bir Türk Kadını, 1934’te kendisine verilen hakkı almaya çalışıyor.

Sarı Basın Kartı olduğu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) çalışmasına izin verilmeyen Gazeteci Aynur BAYRAM’ın bu süreçle başlayan Ankara 2. Bölge Bağımsız Milletvekili Adaylığı, büyük bir halk hareketine dönüştü.

Sarı Basın Kartı olmasına rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) alınmayarak, gazetecilik mesleğini icra edemeyen Aynur BAYRAM, Haziran 2011 Genel Seçimlerinde Ankara 2. Bölge Bağımsız Milletvekili Adayı olarak vatandaşın karşısına çıktı.

Başörtüsü sorununu ben çözeceğim!” diyen Aynur BAYRAM’a şimdiye kadar siyasi partilerden çözüm alamayan halktan büyük ilgi var.

Hiçbir şey zamanı gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir” sözünden güç ve ilham alarak çalışmalarına başlayan Aynur BAYRAM’ın bu mücadelesi, ülke genelinde başta kadınlar olmak üzere giderek artan bir ilgiye dönüştü.

Yıllardır siyasi partilerin çözüm sözlerine rağmen, başörtüsü sorununda ilerleme kaydedilememesi ve başörtüsünün siyasi partilerce oy toplamak adına sıkça başvurulan ve belli dönemlerde gündeme getirilen bir nesneye çevrilmesi, başta başörtülü veya başörtüsüz bütün kadınlar olmak üzere, toplumda tepkilere ve huzursuzluklara neden olmaktaydı.

Bizi önce başörtülü – başörtüsüz, sonra da türbanlı – türbansız olarak ayırdılar. Artık yeter!” diyen Aynur BAYRAM şöyle devam ediyor: “Biz bütün kadınlar, giyimlerimizle değil, düşüncelerimiz ve icraatlarımızla anılmak, konuşulmak, tartışılmak istiyoruz ve bu amaçla da bütün kadınlarımız omuz omuza, işte buradayız!

Kadınlara seçme ve seçilme hakkının Avrupa’dan önce 1934 yılında tanındığı sayılı ve öncü ülkelerden biri olan Türkiye’de, kadınlar başörtüsü – türban gibi nedenlerle “seçilme” haklarını kullanamıyor. Bu hakların engellendiği bir dönemi kapatmak ve siyasette kadınların söz sahibi olmasını sağlamak adına başlayan bu hareket, sahiplenilmeli ve desteklenmelidir.

Aynur BAYRAM’ın sergilemiş olduğu haklı mücadele Meclis’teki yerini almalıdır.

Türkiye’nin başörtüsü, türban gibi yersiz ve gereksiz gündemler yerine başta ekonomi olmak üzere, sağlık, eğitim, bilim, teknoloji, üretim, yaratım, kültür ve sanatın konuşulduğu, tartışıldığı, değerlendirildiği gelişmiş bir ülke seviyesine ulaştırılması çabası içerisinde, Aynur BAYRAM’ın edindiği misyonun önemi açıkça anlaşılmaktadır; anlaşılmalıdır.

Mesleğini icra etmek üzere gittiği Meclis’te başörtüsü nedeniyle içeri alınmamasından hareketle milletvekilli adayı olduğunu belirten Aynur BAYRAM; kadınlarımızın ister başörtülü, ister başörtüsüz, türbanlı veya türbansız, pantolonlu veya etekli, dış görünümleri nasıl olursa olsun, seçme ve seçilme haklarını sonuna kadar kullanma zamanının geldiğine işaret ediyor ve bu bağlamda, bütün kadınlarımızı görev başına davet ediyor.

Siyasi partilerin başörtüsü konusundaki ciddiyetsiz ve kararsız tavırlarının, kendisini bağımsız aday olmaya ittiğini vurgulayan Aynur BAYRAM, Avrupa’dan önce 1934’te seçme ve seçilme hakkı tanınan ve bu hakkını başörtüsüne rağmen sonuna kadar savunan bir Türk Kadını olması nedeniyle halk tarafından destekleniyor, beğeniliyor.  Aynur BAYRAM, birçok Türk Kadınına da örnek teşkil ediyor.

Bu “halk hareketi”nin Türkiye’nin demokratik ve çağdaş yapısına katkısının büyük olması temennisiyle… (Aynur Bayram hakkında daha fazla bilgi http://www.aynurbayram.com adresinden edinilebilir.)

Selçuk ERAT / Makaleci.Com Yayın Yönetmeni

www.selcukerat.com

Kategoriler
Deneme Yazıları Genel Konular Günlük hayat İnternet Dünyası Toplumsal Konular Türkiye üzerine

İstanbul’dan Tiksiniyormuş!

İstanbul’dan tiksiniyorum, midem bulanıyor insan ilişkilerine tanık oldukça. Bu ne berbat tüketilmişliktir, bu ne rezalettir böyle. Bu ülkenin parazit söylemcilerinin lağım yaşam tarzları, insanlıktan ve insanilikten çok uzak. Çirkef, rezil kepazeliklerine tanık olmak bile üzüyor beni” diye yazmış kişi, Facebook’taki ‘ne düşünüyorsun’ alanına.

Tablo vahim!

Tablonun vahimliği, İstanbul’un mide bulandıran bir şehir olmasından değil, söyleyenin, kimi insanlarca darbelere, acılara, hüzünlere maruz kaldığı gerçeğini, o insanların diliyle ifade etmesinden ve bunu yaparken İstanbul adının ardına gizlenmesinden ileri geliyor.

Bu talihsiz kişinin kurduğu talihsiz ifadenin içerisine İstanbul özenle mi yoksa bir hata sonucu mu yerleştirildi, bilemiyorum. Bunu kişinin kendisine sordum, fakat yanıt alamadım. Belki de kendisi de ne yazdığının farkında değil!

Bu ifadeden şunu anlıyorum:

Bu kişi bazı insanlarca, kötü ve çirkin birtakım yaklaşımlara maruz kaldı veya onların bu hallerine tanıklık etti. Böyle bir durumda, “Bu ne berbat tüketilmişliktir, bu ne rezalettir böyle. Bu ülkenin parazit söylemcilerinin lağım yaşam tarzları, insanlıktan ve insanilikten çok uzak. Çirkef, rezil kepazeliklerine tanık olmak bile üzüyor beni” ifadesini kullanması doğru!

Lâkin, bu birkaç kişinin günahıyla İstanbul’un ilgisinin ne olup olmadığı meselesine takılmış durumdayım.

Birkaç kişi, insanlıktan uzak olabilir, çirkef ve rezil bir yaşam tarzı sürebilir. Kendi hayatlarıdır, kendi seçimleridir. Biz bu seçimi onaylamak zorunda değiliz, ama hakaret etmemizi gerektirmez. Peki, bu çirkef ve rezil durumlarının İstanbul’la ilgisini açıklar mısınız?

Acaba kişi, bu çirkef ve rezil şahıslarla İstanbul’da karşılaştığı için mi, İstanbul’u bu vahim ifadenin içerisine kattı? Olabilir! Fakat, rezillik ve kepazelik, sadece İstanbul’da mı var?

Bu kişilerin rezillikleri ve kepazelikleri yüzünden, bir şehir insanın midesini nasıl bulandırıyor, merak ediyorum. Örneğin ben otoyolda travestileri gördüğümde veya kalabalık bir caddede kap-kaç olayına tanıklık ettiğimde, lânetlerim. Ama İstanbul midemi bulandırmaz! Midemi bulandıran travestiler veya hırsızlardır. Travestilerin ve hırsızların sergilediği bu rezilliğin suçlusu İstanbul mu olmalıdır?

“İstanbul lağım, İstanbullular lağım faresi!”

İfade kötü! Anlatım yanlış! Düşünce hasta!

Kişinin yaptığı şuna benziyor:

Kimya dersini anlatan bir öğretmenin, derste yaptığı bir hatadan ötürü, kimya bilimini suçlamak. Öğretmenin hatasını, kimya bilimine yüklemek!

Öğretmenin hatası nedeniyle, kimya bilimini suçlu göstermek ne kadar komik ve düşündürücü ise, “kimi insanlar”ın yaptklarını bir “dünya şehri”ne yüklemek, o kadar komik ve düşündürücü olsa gerek, yoksa yanılıyor muyum?

‘Ne düşünüyorsun’ sorusuna verilen bu yanıt, internetin yaşamımızın bir köşesine iliştirdiği çöplüğe katkı sunmaktan; tarihe, kültüre, sanata, doğaya ve İstanbul denilen anakentte (1) yaşayan 20 milyon insana yersiz ve gereksiz hakaret etmekten öteye geçemiyor.

İstanbul’un yerleştirildiği bu iğrenç konum, nasıl ki birilerinin midesini bulandırıyor ve bu sebepten ötürü insanlardan nefret etmesini sağlıyorsa, yukarıdaki ifade de bir İstanbullu olarak benim midemi bulandırıyor.

Bu hasta düşünce tarzı; “Sen bu vahim tablonun değişmesi için ne yaptın?” yahut “Yaşadığın şehrin, hayâl ve umut ettiğin hale gelmesi için ne sundun?” veya “İstanbul’un ve insanların bu hale gelmesini önlemek için bir çaba gösterdin mi?” gibi yapıcı sorulara da cevap veremiyor.

Dahası, İstanbul’u solumayan, İstanbul’u tanımayan, İstanbul’da yaşamanın ayrıcalığına erişemeyen, İstanbul’un görkeminden korkan, ona yanaşmaktan, ona katılmaktan çekinen, İstanbul’un köklü ruhuyla barışık ve katışık olmasını beceremeyen insanların da, tuhaf yorumlarla kötü, yanlış ve hasta bir ifadeye belli belirsiz sözcükler eklemelerini sağlıyor.

Sonuçta ne oluyor?

Herkes, ifadede yer alan ‘lağım’ın bir parçası haline geliyor.

Bu lağım, katıksız bir bilinçsizliğin ve boşluğun etkisiyle önce şehrin, sonra Türkiye’nin üzerine akıyor…

İnsanların “anakentte yaşam”a bakışı lağıma açılan bir pencereden olduğu sürece, bu pis koku gitmez!

Örneğin, dünyanın gelişmiş ülkelerindeki anakentlerde yaşayan insanlar vergi öderler. “Anakentte yaşayacaksan, bunun bedelini ödersin!” diyerek, insanlardan vergi alırlar.

Bu ne işe yarar?

Kültürlü, düzenli bir şehir yaratır. Karmaşayı önler. Karışıklığı giderir. Örnek: Londra.

Bizde ise ipini sapını köyünde bırakıp gelen insanlarımız; ipini sapını bırakır ama yaşam tarzını bırakmaz. Köyünde, kasabasında nasıl yaşıyorsa, onu olduğu gibi alır, getirir ve İstanbul’un bir köşesine filizlenmesi için yerleştirir.

O filiz budaklanır, dallanır. Dallandıkça hastalanır! Hastalandıkça yukarıdaki gibi böğürür. Gün olur, böğürmeler saldırganlaşır, hırçınlaşır, çirkinleşir… Yukarıdaki gibi…

Bu insanların, hiçbir zaman anakentte yaşamanın bir bedeli, usulü, yolu yordamı olduğunu bilmedikleri akıllarına gelmez ve sorunu İstanbul’da ararlar.

Uyum sağlayamadıklarında İstanbul uyumsuz olur… İş bulamadıklarında suçlu İstanbul’dur… Sevgililerinden ayrıldıklarında, boşandıklarında, aileleri dağıldığında, bunu yapan İstanbul’dur… Aç ve evsiz kaldıklarında, İstanbul aş vermemiş, başlarına çatı olmamıştır…

Bu da yetmez, İstanbul’dan şiirlerde “orospu” diye söz edilir. Ya İstanbul’da yaşayanlara ne denir!?

Şiirlerde veya “şiirimsiler”de, İstanbul’un “Anadolu” olmadığı, lânetlenerek, küfredilerek ifade edilir. Oysa, İstanbul “Anadolu” olmak zorunda değildir! “Anadolu”, Anadolu’da; İstanbul, İstanbul’da olmalıdır!

Kötü olan ne varsa İstanbul’dandır! Kimya öğretmeni hata yaptıysa, suç kimyadadır!

İstanbul’a suç bulunamadığında, İstanbul’a iliştirilecek kötü sıfat kalmadığında, İstanbullulara sıra gelir.

İstanbullu suçludur! İstanbul halkı çerkeftir, rezildir! İstanbullular mide bulandırır, tiksindirir!

İstanbullular insan değildir!

İnsan olanlar, bu düzene uyum sağlayamayanlardır!

Şehir, İstanbul değil, geride bırakılan, terk edilendir!

Hiçbirimiz, bendeniz de dahil, İstanbul’a ait değiliz! Köklerimiz, İstanbul’da değil!

Ama İstanbul’da yaşıyor, İstanbul’da yiyor – içiyor, İstanbul’dan giyiniyoruz.

İstanbul’da yaşayanlarla paylaşıyoruz!

İstanbulluyuz!

Nüfus cüzdanımızın il, ilçe ve köy hanesinde farklı bir isim yazsa da, İstanbulluyuz!

Bunu beceremeyeceksek, onurlu bir insan gibi çekip gideceğiz.

Bunu kavrayamıyorsan, gideceksin!

Bu ifadenin sahibi İstanbul’da yaşamıyor! Bu daha da vahim! Komik!

Özetle;

Biz milletçe yaşadığımız yeri sahiplenme duygusundan mahrum kalmışız.

Çok kolay suçlu bulabiliyor, suçlu ilan edebiliyoruz.

Yaşadığımız yeri tanımıyoruz, bilmiyoruz.

Herkes kendi kapısının önünü süpürse, her şey çok farklı olabilir!

Aç karnımıza çay içtiğimizde, birçoğumuzun midesi bulanır! Şimdi suçlu çay mı?

Bu rezillikleri, kepazelikleri durdurmak, önüne geçmek için çalışmalar yapmak, insanları uyarmak yerine, suçu İstanbul’a atıp, “İstanbul midemi bulandırıyor” demek, işin kolayına kaçmak oluyor sanki.

Dahası, bu ifadeyle kişi, İstanbul’un mide bulandıran imajına bir katkı da kendisi yapmış oluyor, ifadenin altına abuk sabuk yorumlar yapanlarla birlikte. Böylece herkes “kusmuk”un bir parçası oluveriyor…

Biz Türkler, İstanbul’un tarihi ve jeopolitik önemini ne zaman kavrayabilecek ve şehri buna uygun hale ne zaman getireceğiz, bunun yanıtını kimse veremez, sanmıyorum. Bunu kavrayabilmek için önce “insan” olmak, “insanca ifade kurabilmek” lâzım, değil mi? Bunu başaramadığımız zaman, yaşadığımız şehir “lağım” bizler de “lağım faresi” oluveririz kolayca…

Bunun üzerine bir İstanbullu da çıkıp, sen ne diyorsun demez!

Dünyanın işgâl edip ele geçirmek için fırsat kolladığı İstanbul’dan, “midemi bulandırıyor” diyerek vazgeçenlerin sayısını bir düşünün! Sadece bu talihsiz ifadenin altına imza atanları sayısına bir göz atın!

Çok mu abarttım! Sanmam!

Çoktan İstanbul’u gözden çıkarmışız bile…

Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az!

Selçuk ERAT, 25 Mayıs 2010, İstanbul

Dipnotlar: (1) Anakent: Metropol.

Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat iletişim İnternet Dünyası internet hizmetleri İş adamları Teknoloji Toplumsal Konular Türkiye üzerine Web Site Tanıtımları

TAKUP & ASİMOP: Yeni Bir Hareket Çağrısı?

ASİAD Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Serhat Esen, üyelerinin ve iş dünyasının birbirleriyle tanışıp kaynaşması amacıyla, geçen hafta düzenlediği kahvaltılı Pazar toplantısında, güzel bir eylem planını hayata geçirmiş: “Tanışın, Kaynaşın, Uzlaşın, Paylaşın.
Serhat Esen, bu prensibi kısaca TAKUP olarak adlandırıyor. (Bu tanım, aynı zamanda İngilizce’de başla, hareket et, kalk, davran gibi anlamlara gelen TAKE UP sözcüğünü de akla getiriyor.)

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat iletişim Kişisel makaleler Tatil Zamanı Toplumsal Konular Türkiye üzerine

ABANA İZLENİMLERİ

Merhaba!

Bu sene Kurban Bayramı nedeniyle hepimiz için bir fırsata dönüşen 5 günlük tatili; kış mevsiminde 3 bin, yaz mevsiminde ise 20 bin nüfusu bulunan, 6 km. uzunluğunda kumsalları ve yemyeşil doğası ile Kastamonu’nun en çok turist çeken ilçesi olan Abana’da değerlendirdim.

Çok uzun süredir göremediğim ailemle ve akrabalarımızla bir araya gelmenin derin hazzını yaşarken; Abana’nın bakımsızlığı ve yalnız bırakılması karşısında büyük bir üzüntü ve şaşkınlık içerisinde kaldım.

Başta Karadeniz Bölgesi olmak üzere, Türkiye’nin sayılı kültür ve turizm merkezlerinden biri olmaya aday Abana’ya bu denli kötü davranılmasını, bu kadar ilgisiz ve sahipsiz bırakılmasını fazlasıyla yadırgadım.

Belediyecilikteki Başarısızlık

1968 yılından bu yana ilçe olan Abana, görülüyor ki kendisini değerlendirebilecek, Türk Toplumu’na ve Türk Ekonomisi’ne kazandırabilecek yöneticiler tarafından yönetilmemiş. Sanıyorum ki, Abana Halkı da, kendisini geleceğe taşıyacak bir lideri, bir belediye başkanını veya idare ekibini başa getirmeyi becerememiş.

Kuruluşundan bu yana CHP’li olan Abana Halkı ve Belediyesi, geçtiğimiz dönem yapılan yerel seçimlerde AK Parti’den yana bir seçim yapmışlar. Bilirsiniz ki, “yiğidi vur, hakkını yeme” demişler. CHP, Abana’yı kötü yönetti, Abana’yı hak ettiği kültürel ve ekonomik konuma kavuşturamadı ve Abana Halkı da şimdi AK Parti’den umutlu. Ne diyelim, hayırlısı olsun.

CHP’nin yönetiminde bulunan birçok kent ve kasabayı gezmiş ve insanlarını dinlemiş biri olarak söylemeliyim ki, her yerde aynı sorunlar vardı. Evet, CHP yerel idarecilikte başarılı değil. Tarihin önümüze kalın çizgilerle düştüğü bu gerçeği, gezip gördüğüm kent ve kasabalar ile oralarda yaşayan halk da doğruluyor.

AK Parti, belediyecilikte kendisini sürekli geliştiren, halka hizmet getiren, bu hususta geniş görüşlü bir parti. AK Parti yönetimindeki belediyenin, Abana’yı en kısa sürede tarihine ve halkına yakışır bir konuma yeniden taşıyacağını, bir Abanalı olarak ümit ediyor ve bekliyorum.

ABANA İZLENİMLERİ
ABANA İZLENİMLERİ