Kategoriler
Güncel Haberler Günlük hayat Kitap Tanitimlari Romansal ezgiler Yazar

“Kadınların Şarkısı”

“Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.”

Afrodisias’ın Kadını

Beni hiç bulaştırmayacaktın!” dediğim kişidir O.

Kimsenin ayak basmadığı bahçede tohumken, aykırılığım yüzünden açmak istemediğim bir dönemde, Cağaloğlu’nun kâğıt kokulu sokaklarında karşılaşmıştım Onunla. Özümde saklanan imgeyi, “Mevsimler Farklıdır” kitabıyla çekip çıkaran kadındı O. Sanki mitolojiden ruhuma uzanan eldi, belki de Afrodit idi. ‘Demek ki, aykırı baharı beklerdi meyveler’ diyerek, ‘hoş geldin’ demiştim Ona.

Sıra dışı bakış açılarıyla ele aldığı aşklar, kullandığı akıcı dil, kitaplarındaki yumuşak romantizm ve içten kahkahası ile Nevra Bucak, beni edebiyata bağlayan isimdir ve “beni hiç bulaştırmayacaktın” demem ondandır.

Yine açmak istemediğim şu günlerde, “Kadınların Şarkısı” ile belirdi Nevra, Eurotas’ın çiçekli kıyılarında, gün batarken. Gözlerimi vişneçürüğü panjurlu, beyaz ahşap evin bahçesindeki menekşenin ardında, Verdi’nin Aida’sını dinlerken bulduğumda, güneş üzerime doğuyordu. Demek istediğim şu ki; Kadınların Şarkısı’nı dinlemeye, hatta yaşamaya çoktan başlamıştım!

Şimdiye kadar okuduğum romanları hissettim, ama yaşayamadım. Romanın içinde bir karakter, cisim olamadım. Fakat Nevra Bucak’ın romanlarını, hissetmenin ötesinde yaşayabildim, içlerine girebildim, kişilere, eşyalara dokunabildim. Bu özelliğiyle Nevra, düşleri ve özlemleri gerçeğe çeviren, sihirli peri gibidir.

Romantizm ve Nevra Bucak

Nevra Bucak’ın kitaplarındaki aşk, hep başkaydı, “mevsimleri farklı”ydı. Cinsellikten, tenden arınmış, sınırı, ucu, kenarı, kıyısı olmayan aşklardı anlattıkları. Özgür, güçlü aşklar… Elbette zarif bir romantizmle birlikte… Kadınların Şarkısı adlı kitabında da, bütün bu özellikleri tekrar yaşadım! Kitap, tam bir Nevra Bucak kitabı olduğunu, beynimin duvarlarına işlediği enfes romantizmiyle kanıtladı.

Nevra Bucak’ı, her zaman “ayaklı romantizm” olarak gördüm. Yüreğinden fışkıran sınırsız (ve eşsiz) romantizm, yazdığı kitaplara incecik dokunuşlarla, adeta bir dantel gibi, özenle işleniyordu. Kaynağını Nevra’nın yüreğinden alan aşk ve romantizm, Kadınların Şarkısı’nda zirveye ulaşıyordu. Yirmi yıldır söylenmeyi bekleyen bu şarkı, kitabın sayfalarından uçarak yüreğime konuyor, orada dans ederek çoğalıyor, usuma, gözlerime, derime ve nihayetinde bütün vücuduma yayılarak, beni “Aşkın Adası”nda, ender bir güzelliğin gülümseyen kıyısına bırakıveriyordu. Ada, bu güzelliğin ortasında sevişen iki yüreğin, sevgi dolu senfonisi eşliğinde yükseliyor ve evrenin sonsuz koyuluğunda bir güneş olarak yerini alıyordu. İşte Kadınların Şarkısı’ndaki “iki kadın yüreği”nin aşkı, böylesine yüksek ve bildiğimiz aşkın ötesinde bir aşktı…

“Erkek Aşk”ın Dayatması

Kadınların Şarkısı’nı anlatan ve bir yazar olan Mine, eski bir soprano ve romanın başkişisi Semiramis’in, Ada’daki yalnızlığına götürüyor bizi. Bu yolculuk esnasında, Mine’nin evli ve çocuklu olan erkek sevgilisi ile yaşadığı “aşklı aşksızlık”a da tanık oluyoruz.

Ada’ya gidip geldikçe, kimseyle görüşmeyen, evden dışarı çıkmayan Semiramis’in dünyasına adım atıyor ve o dünyanın aslında kültür, sevgi, duygu, tutku ve bir o kadar da hüzün dolu olduğunu anlıyoruz.

Mine ve Semiramis arasında oluşan dostluğun gelişimi, bize yaşadığımız aşkların (özellikle de kadın – erkek ilişkilerinde) cinsel temastan öteye geçemediğini kanıtlıyor. Duygudan mahrum, tensel birlikteliklere aşk dediğimizi, aşkı cinsel bir doyum olarak bildiğimizi gösteriyor. Oysa, aşkın teni olur mu? Sınırı, kalıbı, şekli ya da “cinsi” olur mu? Olmadığını ve aşkın gerçekte bir “yürek işi” olduğunu, Mine ve Semiramis arasında giderek tutkuya dönüşen bu nadide dostluktan öğreniyoruz. Öyle bir tutku ki, bu iki yürek birbirine sahip olmak, birbirinde kaybolmak istiyor.

Yürekleri sevişen iki kadındır, Mine ve Semiramis. Bu kutlu törende birbirine değen duygulardır; tutku, saygı, sevgi, hayranlık, hoşgörü, ilgi, merak, paylaşım, bütünleşmek… Çoğu zaman sadece cinselliği yaşatabilen, sanki aşkın cinsel doyumdan ibaretmiş olduğunu dayatan “erkek aşkın” ötesinde bir sevişme Kadınların Şarkısı.

“Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.”

Günümüzün temel sorunlarından birine, sıra dışı bakış açısıyla yaklaşan Nevra Bucak kitabında, çoğu erkeğin, romantizm maskesi altında kadına cinsellikten öte bir şey sunamadığına ve kadını yalnızlaştırdığına dikkat çekerek, kadınların yürek acılarını dile getiriyor. Bu dile geliş, Tagore’dan bir alıntı ile daha kitabın ilk sayfasında okura sunuluyor: “Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.

Nevra Bucak’ın “Mevsimler Farklıdır” ve “Aşkın Kutupları” adlı kitaplarındaki aşkları bambaşkaydı, fakat “Kadınların Şarkısı”ndaki aşk, çok daha başka. Kitap, aşk anlayışımızı yeniden sorgulamamızı sağlıyor… Kitabın dili, yirmi yıldır bekleyen şarap gibi, dudaklardan yüreğe akıveriyor hemen. Kadınların Şarkısı’nı kitaplığımın en değerli kitaplar köşesindeki yerine koyarken, okura da aşkın hüzünle yoğrulduğu bu şarkıya kulak vermesini tavsiye ediyorum.

(Kadınların Şarkısı, Nevra Bucak – Aya Yayınları, 120 s.)

Selçuk ERAT
08 Temmuz 2012, İstanbul
Özgür Kocaeli Gazetesi, 15.07.2012

Kategoriler
Aklımdan geçenler Genel Konular Günlük hayat Kadın ve Erkek Yazıları Kişisel makaleler Sevgi ve Ask Dünyası

Aşk Notlarım 1 – GÜNEŞ

Sıkıntılı ve bol rüyalı gecenin ardından, gözlerimdeki acıyla uyandım. Dünyanın bütün ışıklarından daha parlak bir ışık, gözlerimi açmamı engelliyor, odamın her yerinden taşarak şehre yayılıyordu. Kolumu, gözlerime siper ettim. Yavaşça doğrulmaya çalıştım. Bu sırada aydınlık azalmaya, gün ışığına dönmeye başladı. Kalktım, yatağın içinde oturdum. Karşımda Güneş vardı.

“- Hoş geldin” dedim, beni uyandırdığı için kızgındım.

“- Merhaba” dedi, “Böyle uyandırılmayı sevmediğini biliyorum, fakat elimde değildi.

“- Olsun, sorun değil” dedim, gözlerimi kamaşmadan kalan acıyı bastırmak için ovuştururken.

Bir müddet sessizlik oldu. Üzgündü Güneş, bir sıkıntısı olduğu üzerinden halıya damlayan ışık tanelerinden belliydi. Taneler düştükçe, halıda delikler açılıyordu. “Ne oldu” der gibi bir işaret yaptım ona.

Başını önüne eğdi, “- Kıskanıyorum” dedi.

“Neden” dememe fırsat bırakmadan, eliyle işaret ederek susturdu beni, içini çekti.

“- Her sabah bulunduğum yerden seni izliyorum. Kalbini görebiliyorum. Kalbinde her sabah bir güneş doğuyor ve beni gölgeliyor. İnsanlar tarih boyunca beni övdüler, parlaklığıma taptılar, beni sevdiler, adıma öyküler, destanlar yazdılar. Ben milyonlarca yıllık Güneşim. Ama kalbindeki ışık kadar güzelini ne gördüm, ne de dünyaya ve insanlara öyle bir ışık verebildim. Lütfen, kalbinde yer aç bana ve orada parlamama izin ver.

Gözleri yaşardı. Yaşlar, gözlerinden yanaklarına süzülüyor, buharlaşıp odayı kaplıyor, tenimi ıslatıyordu. Öylece kalıverdim, ne diyeceğimi şaşırmıştım.

“- Sevgili Güneş…” diye başladım sözlerime, ama devam edemedim.

Bu kez ben derin bir iç çektim. Güneş, oturduğu yerde doğruldu, gözlerini gözlerime dikerek dudaklarımdan çıkacak sözleri beklemeye başladı. Yüzündeki hüzün ve üzüntüyü görmemek için, kaçırdım gözlerimi ondan, dışarıya baktım.

“- Sevgili Güneş, beni onurlandırıyorsun. Fakat sana kalbimde yer veremem” dedim, sanki içimde bir şeyler battı ve acıdı. Güneş’e döndüm. Üzülmüştü. Sapsarı rengi beyaza çalmış, soğumuştu. Bir an yatağımdan kalkıp ona sarılmak, teselli etmek istedim, ama yapmadım, konuşmaya devam ettim:

“- Seni kalbime alamam, çünkü sen Dünya’ya aitsin. Bütün insanların güneşisin. Hem, biliyorsun, kalbimin bir güneşi var zaten… Sadece bana ait bir güneş… Sen dünyamı aydınlatıyorsun, o ise içimi…

O tanıdık sıkıntılı sessizlik yine doldurmuştu her yanı. Bu kez öyle sessizdi ki, dünyanın dönerken çıkardığı uğultu kulaklarımı tırmalamış, kâinatın sonsuzluğundan bir gürültü içimi hırpalamıştı.

“- Anlıyorum” derken, usulca kalktı ayağa. Gözleri hâlâ yaşlıydı. Gülümsedi ve ışıldadı bana. Gökyüzüne doğru çıkmak üzere, pencereye yöneldi. Yatağımda öylece onu izliyordum. Son bir kez dönüp baktı bana, “- Üzülme” dedi.

Göğe doğru yükselirken, belli belirsiz birkaç sözcüğü yanımda bırakıp gitti:

Keşke Tanrı, beni dünyanın değil, kalbinin bir güneşi olarak yaratsaydı. Böylece varlığım kalbinin güzelliği ile çoğalır ve olmadığı kadar güzel parlardım. Keşke senin güneşin olabilseydim…

Selçuk ERAT
08.08.2011, İstanbul
http://www.selcukerat.com

Kategoriler
Deneme Yazıları Günlük hayat Kişisel makaleler

Köy, Mantarlar ve Ben – 1

Birinci Bölüm

İlk kez bütün yolculuk boyunca uyumuştum otobüste. Oysa etrafa bakmasını ne çok severdim. Her yıl köye gidişimde, yol boyunca göreceğim yeni yerleri merakla bekler, her yolculukta bir öncekinde kaçırdığım ayrıntıları görebilmek için can atardım. Çocukluktandı herhalde. Nerede yitirdim o heyecanı bilmiyorum, nasıl uyuduğumu da…

* * *

Anayoldan aşağı kadar yürümüş ve eve varmıştım. Sigaramı söndürdüm. Bir an dalıp gittim çamur içindeki ayakkabılarıma. Böyle çamura batmayalı ne uzun zaman geçmişti.

Şöyle bir eve baktım, etrafı inceledim. Ürkmedim desem yalan olurdu. Kendimi bulmak için geldiğim bu lanet yerde, içimdeki sesten kurtulamayacağım hissi kaplamıştı ruhumu. Rahatsız ediciydi. Hem, neden yol boyunca duymamıştım bu sesi? Neden bütün gece uyumama izin vermişti? Sürekli onu duyarken nasıl yüzleşebilirdim kendimle?

Biraz ileride anahtarı bıraktıkları Ayşe Kadın’ın evi vardı. Oraya doğru ilerledim. Kapıyı çaldım. Sarıldık. Yıllardır oğlunu görmemiş bir anne gibi sarıldı bana. Oğlunu koklar gibi beni kokladığını hissettim. Belli ki özlemişti beni. Ya da köy yerinde uzun zamandır insan görmemesinin sevinciydi bu.

“İstanbul’u bırakıp neden geldin oğul? Bu mevsimde bulamazsın burada kimseleri. Kışlar çetin geçer, bilirsin ya sen de gerçi. Kurtlar tarlalara kadar iner yavrum, dikkatli ol. Olur ya, bir şeye ihtiyacın olursa geliver bize, bizim kız gözleme yapıversin sana.”

“Olur teyze. Uğrarım bir ara. Hadi kal sağlıcakla.”

Ayşe Kadın’ın İstanbul’u hatırlatması hoşuma gitmemişti. İyice kırışan ve esmerleşen derisinden fırlayan iki iri mavi göz, korkutmuştu beni. Bir hayli yaşlanmıştı. “100 yaşına geldin yine de vazgeçmedin dağlardan, ey Ayşe kadın!” diye geçirdim içimden, duvarları küflenmeye başlayan eve bakarken.

“Hoş geldin” dedi, derinlerden bir ses. İrkildim. Sis yavaş yavaş çökmeye başlamış, karşı tepelerden bir şahinin sesi yankılanmıştı. Neden sonra, kaçırdım gözlerimi duvardan. Duvarların örülmesinde yaşadığım anılarım geçti birer birer gözlerimin önünden. Bir an içeri girmekten vazgeçtim. Dışarıda kalmayı yeğledim.

Şöyle bir göz gezdirdim etrafı. Evin çevresini ısırganlar ve dikenler sarmıştı. Bilirdim, çok çabuk ormana karışırdı buralar. İlk fırsatta bu yabani bitkileri temizleyip, toprağa nefes aldırmak gerekiyordu. Hayli de çoğalmışlardı. Onlara şimdi dokunmamaya karar verdim. Balkonun zemininde bile ot bitmeye başlamış, duvarlarını çocukken oynamayı çok sevdiğim yeşil kadife yosunlar kaplamıştı.

Şahin kümesin dışına çıkan bir tavuk görmüş olmalı ki, sürekli dolanıyor, ötüp duruyordu. Sonunda uçarken gördüm onu, belli belirsiz, sisin içinde.

Biraz daha aşağı indim, çeşmenin önüne. Köyün çeşmesi evin hemen önünde duruyordu. Balkon yapılırken çeşmenin deposunun üzerine kadar gelmişti. Balkondan çeşmenin üzerine atladığımız günleri hatırladım. Annem, deponun üzerine içi toprak dolu büyük tenekeler yerleştirmiş. Hepsi pas içindeydi. İçinde ne olduklarını bilmiyordum. Ama yeşil soğan ve biber olabilirdi. Deponun üzeri neredeyse topraktan görünmüyordu. Tenekeler, otlar ve beton birbirine karışmıştı.

Yalağın başına gitmek imkânsızdı. Uzun boylu deve dikenleri büyümüş, çevresi bataklaşmıştı. Musluktan uzunca süre su akmadığı belliydi. Ucundan sarkan yoğun ve beyaz bir örümcek ağı ilişti gözüme. Tarlalarda çok olurdu bunlardan. İri gövdeli ve siyah örümcekler örerdi bu ağları. Bir an evin içine kadar girmiş olma ihtimalleri içimi titretti, tiksindim. Yüzüm buruştu.

Arka tarafına geçtim çeşmenin. Burada bulunan ekmek fırını çökmüş ve tahtaları çürümüştü. Bu tahtaların içinde binlerce böcek olmalıydı. Sisin de etkisiyle hafif bir ıslaklık çöreklenmeye başladı etrafa. Neden buraya gelmek için kapalı bir havayı seçtiğimi anlamış değildim.

Eski evin harabelerine ilişti gözüm. Tüylerim diken diken oldu birden. Üşüdüm. Dalıp gittim. İlk aklıma gelen halamın kızıyla balkonda buğdaydan yaptığımız bir çeşit süstü. Kızların saç örgüleri gibi yapılır ve duvarlara asılırdı. Onunla balkonda bunlardan yapmasını severdik. Neden yaptıklarımızdan bir tane saklamadık, bilmiyorum.

Balkonun altındaki yumuşak ve şekil alabilen toprakta oynadığım günlerimi hatırladım. Oyuncak arabalarım için yol yapar, garajlar kurardım orada. O zaman her şey ne kadar büyük ve genişti. Şimdiyse her şey ufacık…

Sis iyiden iyiye çökmeye başladı. Kendimi toplayıp geri döndüm. “Hoş geldin oğul, hoş geldin” deyip duruyordu birileri. Koca tepelerin çıplak yamaçlarına çarpıyor, evin içini dolaşıp yüreğime oturuyordu bu sesler. Kim, neden, ne için söylüyordu, neden yankılanıp duruyordu içimde? Yorgunluğuma ve uzun yıllar sonra anılarımın canlanmasına verdim.

Kaygıyla açtım kapıyı.

Ağır bir rutubet kokusu çarptı yüzüme. Karanlık ve serindi içerisi. Elektrik düğmesini görebilmek için çakmağımı yaktım. Düğmenin biraz daha içeride, kapının yanında olduğunu unutmuştum. Ayakkabılarımı çıkarmadım. Gittim, ışığı yaktım. Yerler öyle soğuktu ki, ayakkabılarım olmasına rağmen soğuğu hissedebiliyordum. Duvarların tavan ve yerle birleştiği köşelerinde, uzun bacaklı örümcekler ağ yapmıştı. Karasinekler ağlarda sallanıyordu. Bazı ağlara takılan yaprakların içeri nasıl girdiğini anlayamadım.

Oturma odasının bir duvarı rutubetten kabarmış, ıslanmıştı. Uzaktan bakıldığında bir rahibeyi andırıyordu. Ya da çarşafa bürünmüş bir kadın da olabilirdi. Burada fazla zaman geçirmek istemiyordum. Merdivenlerden yukarı çıktım.

Merdivenlerin bittiği yerde bir kapı daha vardı. Bunu kaldırmış olabileceklerini düşünmüştüm. Ama duruyordu ve güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti. Taze kesilmiş ceviz ağacının kokusunu hâlâ alabiliyordum. Nemliydi. Rutubet çok olmalıydı. Kapıyı açtım, içeri girdim.

Üst kat olmasındandı belki, aşağıdaki ağır koku yoktu burada. Her şey yerli yerindeydi. Olması gerektiği gibi duruyorlardı. Bir an salon kapısının açılıp, içeride birikmiş sobanın sıcaklığının yüzüme çarpacağını ve annemin, “Hoş geldim oğlum” diyeceğini sandım. Aynı zamanda korktum da. Oraya en son girmeye karar verdim.

Mutfağa yöneldim. Anılarım canlanmaya devam ediyordu. Camdan sisin ne kadar yoğunlaştığını fark ettim. Kafamı çevirdiğimde annem tezgâhın başında bulaşık yıkıyordu. Çıkan dumanlardan ağzında sigara olduğunu anladım. Buz kesilmiştim.

“Ayağına terlik giy oğlum, buz gibi her yer” derken, sol yanağını ve sigarasını gördüm. Külü düşmek üzereydi. “Yüzün ne kadar kırışmış anne” diye geçirdim içimden. “Ellerinse eskisi gibi…”

“Yaşlanıyoruz oğlum burada artık. Bulaşık yıkarken ellerim donuyor. Terlikleri buldun mu?”

Kapıda öylece durmuş ona bakıyordum. Neden yanına gidip boynuna sarılmadığımı anlayamıyordum. Annem iki metre önümde bulaşık yıkıyordu.

“Terlikleri buldun mu?” deyip, yüzünü bana döndü. Yüzünün sağ tarafı yoktu. Sol gözü irileşmiş ve kanlanmıştı. Ayaklarıma baktı ve bana doğru geldi. Yerimden kıpırdayamadım.

“Hâlâ ayağına terlik giymemişsin” diyordu. Bana doğru uzanan bir karaltının onun kolu olduğunu anladığımda kendimi geri çektim. O anda omzumda bir el bitti. Ter içinde kalmıştım. Tek bir hamleyle başımı çevirdiğimde Ayşe Kadın’ın arkamda olduğunu gördüm.

“Oğul, iyi misin?”

“Sen miydin, Ayşe Teyze! Ödümü koparttın. Nasıl duymadım geldiğini?”

“Hayli seslendim oğul. Ses vermeyince yukarı çıkayım, bakayım dedim. İyi misin?”

“İyiyim.”

Geriye, tezgâha baktım tekrar. Sonra pencereye. Etraf iyiden iyiye kararmış, sis yola kadar inmişti. Geriye döndüğümde, Ayşe Kadın’ın masaya bir şeyler açtığını gördüm.

“Bunlar nedir?” diye sordum.

“Bizim kız gözleme yapmıştı. Kirazlı’da bir kadın öldüydü geçenlerde, sen bilmezsin. Hastaydım oğul, gidemedim. Kızlar oradaymış, yarın döneceklermiş Fransa’ya. İneyim dedim. Geçerken şunları bırakıvereyim dedim sana. Yol geldin oğul, açsındır. Ayran da koydum yanına. Tüketiver hemen, soğutma.”

Ayranı dökmek için bardak almaya gitti. Bir yandan konuşmaya devam ediyordu.

“Ah oğul ah. Köylerde kimseler kalmadı. Bizim kız da tutturuveriyor gidelim ana diye. Ah oğul, nereye gideceğiz, nerede kalacağız bilmem ki. Benim kimim kimsek yok İstanbul’da.”

“Sağol teyze, gerek yoktu bunlara. Ben yiyemem ki bunları şimdi.”

“Yersin, yersin. Otur şöyle.”

Ayşe Kadın mantar toplar, kasabanın pazarında satardı. O yüzden elleri hep siyahtı. Küfe küfe geyik mantarı ya da kanlıca toplar, satar, geçimini öyle sağlardı. Ellerindeki kına kanlıca mantarının boyasıyla karışmıştı. Ayşe Kadın hep taze mantar kokardı. Onun kocaman yürüyen bir mantar olduğunu düşünerek gülümsemeye çalıştım. Karşıma oturdu. Basmasının üzerindeki dikenleri ve otları temizliyor, bir yandan da bana bakıyordu.

“Oğul ye, delikanlı adamsın. Bizim kız güzel yapar. Soğutma tüket.”

Anneannem de hep ‘tüket’ derdi. Çocukken çok garip gelirdi bu sözcük bana.

“Ekmeğini tüket oğul, bırakma, günah!”

İstemeye istemeye ısırdım gözlemeyi. Bir yudum da ayrandan içtim. Benim köyde yapılan yoğurdu ve ayranı sevmediğimi unutmuş olmalıydı. Onu kırmak istemiyordum. Biraz yedikten sonra sigara yaktım.

“Ah oğul, ah oğul” diye içini çekti Ayşe Kadın.

“Sigara rahatsız ediyor mu Ayşe Teyze seni?” diye sordum, “Şurada, kapıda içeyim.”

“Yok, oğul, sana üzülüyorum. Ne derdin var içiyorsun şu zıkkımı.”

Geldi, sırtımı sıvazladı.

“Anan da çok içerdi, çok. Kızardık amma ne yaparsın. Anana söz geçmezdi, bilirsin. Ben gideyim oğul. Kararmadan ineyim köye. Yakıvereyim mi sobayı, üşürsün gece oğul.”

“Yok, sağ ol, gecikme sen, ben yakarım.”

“Yarın uğrar alırım bakracı. Hadi Allah’a emanet ol.”

“Sağ ol teyzecim, sen de.”

Duvara tutuna tutuna indi merdivenleri. Lastik ayakkabıları şöyle bir geçirip, küfesini yükledi sırtına. Sağlam bir ağaçtan yaptığı sopasına tutuna tutuna yürüdü, siste kayboldu. Evin önündeki lamba yanmıştı. Hâlâ yanabildiğine şaşırmıştım. Köyde kimse kalmayınca yakmazlar diye düşünüyordum. Mutfağın içi aydınlanmıştı. Üşüdüğümü fark ettim. Gözlemeden bir lokma daha ısırdım.

* * *

Devam Edecek…

http://www.selcukerat.com  |  http://www.yelkenradyo.net

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat iletişim Kişisel makaleler Tatil Zamanı Toplumsal Konular Türkiye üzerine

ABANA İZLENİMLERİ

Merhaba!

Bu sene Kurban Bayramı nedeniyle hepimiz için bir fırsata dönüşen 5 günlük tatili; kış mevsiminde 3 bin, yaz mevsiminde ise 20 bin nüfusu bulunan, 6 km. uzunluğunda kumsalları ve yemyeşil doğası ile Kastamonu’nun en çok turist çeken ilçesi olan Abana’da değerlendirdim.

Çok uzun süredir göremediğim ailemle ve akrabalarımızla bir araya gelmenin derin hazzını yaşarken; Abana’nın bakımsızlığı ve yalnız bırakılması karşısında büyük bir üzüntü ve şaşkınlık içerisinde kaldım.

Başta Karadeniz Bölgesi olmak üzere, Türkiye’nin sayılı kültür ve turizm merkezlerinden biri olmaya aday Abana’ya bu denli kötü davranılmasını, bu kadar ilgisiz ve sahipsiz bırakılmasını fazlasıyla yadırgadım.

Belediyecilikteki Başarısızlık

1968 yılından bu yana ilçe olan Abana, görülüyor ki kendisini değerlendirebilecek, Türk Toplumu’na ve Türk Ekonomisi’ne kazandırabilecek yöneticiler tarafından yönetilmemiş. Sanıyorum ki, Abana Halkı da, kendisini geleceğe taşıyacak bir lideri, bir belediye başkanını veya idare ekibini başa getirmeyi becerememiş.

Kuruluşundan bu yana CHP’li olan Abana Halkı ve Belediyesi, geçtiğimiz dönem yapılan yerel seçimlerde AK Parti’den yana bir seçim yapmışlar. Bilirsiniz ki, “yiğidi vur, hakkını yeme” demişler. CHP, Abana’yı kötü yönetti, Abana’yı hak ettiği kültürel ve ekonomik konuma kavuşturamadı ve Abana Halkı da şimdi AK Parti’den umutlu. Ne diyelim, hayırlısı olsun.

CHP’nin yönetiminde bulunan birçok kent ve kasabayı gezmiş ve insanlarını dinlemiş biri olarak söylemeliyim ki, her yerde aynı sorunlar vardı. Evet, CHP yerel idarecilikte başarılı değil. Tarihin önümüze kalın çizgilerle düştüğü bu gerçeği, gezip gördüğüm kent ve kasabalar ile oralarda yaşayan halk da doğruluyor.

AK Parti, belediyecilikte kendisini sürekli geliştiren, halka hizmet getiren, bu hususta geniş görüşlü bir parti. AK Parti yönetimindeki belediyenin, Abana’yı en kısa sürede tarihine ve halkına yakışır bir konuma yeniden taşıyacağını, bir Abanalı olarak ümit ediyor ve bekliyorum.

ABANA İZLENİMLERİ
ABANA İZLENİMLERİ

Kategoriler
Deneme Yazıları Günlük hayat iletişim Kitap Görüşleri Şair şiir edebiyat Şiirler Toplumsal Konular

Vural Bahadır Bayrıl ve Şiirleri Üzerine Bir Deneme

Hilmi Yavuz, Vural Bahadır Bayrıl için “Daha bugünden Türk şiirinde göz ardı edilmeyecek bir birikimle kendini kabul ettirdi. Artık V. B. Bayrıl’sız bir 21. yüzyıl şiirinden söz edilemez1 derken, çok önemli ve doğru bir tespitte bulunuyor.

 

Bayrıl, sadece şiire âşık ve şiire hakkını veren biri değil! O, aynı zamanda şairliğe de hakkını veren ender kişiliklerden biridir. “Şaire, ‘şair olmak’ yetmeli” diyor ve şöyle devam ediyor: “Bu kadar büyük ve cüretkâr bir ‘sıfat ve hâl’ bile bir insanın ruhunu tatmin edemiyorsa, dünyadaki başka hiçbir şey o ruhu yatıştıramaz. Salın ipini gitsin…

 

Bayrıl, ‘Şer Cisimler’ adlı kitabındaki, ‘İns’ şiirinin bir dizesi ile kendisini beynimin duvarına silinmemek üzere kazımıştır: “Sonra… çok ama çok sonra anılan bir şey oldu insan.

 

Bayrıl’ın birçok şiirini okurken – belki de hepsinde – Mevlâna’nın bir yansımasını görmek hoşuma gidiyor. Sadece yukarıdaki dize bile, Bayrıl’ın iç dünyasının ne kadar derin olduğunu kavramak için yeterli. Bu dizede, daha doğrusu ‘İns’ şiirinin bütününde, Büyük Sevgili’ye gönderilen selâmı görebiliyor, O’na beslenen kutsal aşkın sayesinde bir değerimiz olduğunu bir kez daha anlayabiliyorum. İşte bu, Bayrıl’ın şiirlerinin verdiği mesajın yerine fazlasıyla ulaştığını kanıtlıyor ve bu sebepten olsa gerek Bayrıl’ın şiirleri, şiir okurunun kalbindeki en güzel köşeye yerleşiyor.

 

Elbette sadece Mevlâna değil; Bayrıl’ın şiirlerinin güneşli kıyılarında ilerlerken kâh Nedim’e, Kâh Nietzsche’ye rastlıyor, bazen Rilke ve Blanchot ile karşılaşıyor, kimi zaman da Yahya Kemâl’e, Tanpınar’a, Dıranas’a, Dağlarca’ya, Karakoç’a yahut Cansever’e kadar şiirin altın adamlarıyla bir araya geliyorsunuz.

 

Bayrıl’ın dünyasının, sadece şiirden örülü olmadığı açıktır. O’nun dünyasında, şiir olduğu kadar düşünce, felsefe, bilim, tarih ve mimari de yerli yerince ve yeterince bulunmaktadır. İçselleştirilen şiirlerin okura çok yakın olduğu düşüncesini hep taşıdım. Bayrıl’ın kullandığı mistik izlek ve ifadeler, bilindik fakat ‘unutulduk’ gerçeklere gönderme yaparken, ‘tanrı’ ve ‘insan’ odaklı bir dünya kurgulamakta, ‘varoluş’a ve ‘yaratılış’a sık sık temas edilerek, içselleştirilen (kitaplaştırılarak da genelleştirilen) ‘hesaplaşma’lar ve ‘yüzleşme’ler yapılmaktadır. İşte bu nedenle Bayrıl’ın şiirleri, haklı olarak kendi kimliğini yaratmasını başarmıştır. Aslında sadece Bayrıl değil, okuru da O’nu okumak ve anlamak üzerine bir kimlik geliştirmiş olmalıdır. Zira, Bayrıl’ın şiirlerini okuyan okur, ‘kimlikli’ bir okur olmak zorundadır.

 

Bayrıl’ın şiirlerinde ‘aşk’, insana ve nesneye bakışta sık sık karşımıza çıkan bir öğe olmakla beraber, insansı değil, ‘tanrısal’dır; Bayrıl’ın aşkı maddenin ve eşyanın çok ötesinde, fakat yansıması madde ve eşyada görülebilen ‘sahici aşk’tır. Zaten şiirlere insanların aşkı yakışmıyor, çünkü şiir kadar kudretli bir varlığa, ancak ona denk bir aşk yakışabilir, öyle değil mi?

 

Mimari diyorum, çünkü Bayrıl; şiirlerini, Sabit Kemâl Bayındıran’ın da ifade ettiği gibi ‘mükemmellikle’ inşa ediyor, çünkü şiir inşa edilir, tıpkı bir bina gibi. Bayrıl’ın şiirlerini oluşturan harcın ve kullanılan her tuğlanın, şiir ve düşün bilimlerinin derinlerinden fışkırarak gelen ve herkeste pek rastlanmayan ‘ince mesajları’ bulunuyor. Bu mesajları almasını bilen her okur, O’nun dizelerinden yeni ve başka anlamları kolayca türetebilir ve hatta dizelerine özel öyküler, romanlar ortaya koyabilir. Zira, Bayrıl’ın kullandığı dil buna elverişli olmakla birlikte, kendisinin de “Şiir, bir dilin dehâsıdır” sözünde ifade ettiği gibi, bu eyleme açıktır. Bayrıl’ın şiirleri, okunduktan sonra zihinde derin anlam fırtınaları yaratarak geçmişten günümüze uzanan bir köprü kurmakta, yaptığı göndermeler ve kullandığı ifadelerle çok çeşitli sahnelerin aklımızda yeniden dirilmesine ortam hazırlamaktadır.

 

Aslında, Bayrıl için yazılanlar arasında, en görkemli tespiti, 2000 yılında Gösteri Dergisi’nde yayınlanan “Şiir Beyaz Cinnet!..” başlıklı yazısında Engin Turgut yapmış ve Bayrıl’ı bizlere şöyle ifade etmiştir: “V. B. Bayrıl’ın şiirlerinde yumuşacık bir ney sesi de var sanki… Eşyanın da bir ruhu olduğunu iyi bilenlerden.

 

Bayrıl’ın şiirlerinde derin bir ‘ayrılık’ hâkim. O’nun şiirleri, hem eşyanın hem de insanın Büyük Sevgili’ye olan ayrılığını ve geçmişliğini âdeta bir ‘ney’ gibi şikâyet ederek aktarıyor bizlere. O’nun şiirlerinde derin bir ‘günah’ da var aynı zamanda; ayrılığın ve geçmişliğin nedeni olan bir günah… Kâinatın temel taşları olan bu iki öğenin, Bayrıl’ın coğrafyasında nasıl şekillendiğini ve dile geldiğini görmek için ‘Lotus’ başlıklı şiirini okumak gerekli: “Bu olmalı hepimize aratan, Tanrı’daki tamamlanmışlığı.

 

Bayrıl’ın şiirlerini ‘yüksek sesle’ okumak lâzım. Çünkü, O’nun şiirlerindeki musikî ve âhenk, sessizliğe karşı çıkan bir ‘isyan’ barındırıyor içinde. Maddenin zulmünden ayrı kalma arzusu olmalı bu isyan!.. Öyle olmalı ki, günah ve isyandan türeyen ‘eksik insan’ Tanrı’da tamamlanabilsin.

 

Bunun yanı sıra; ayrılık, günah ve isyanla örülü bir dünyanın; bahçe, gölge, balkon, gül, defne, bitki, cam, varoluş, kâinat, insan gibi sıklıkla kullanılan öğelerden oluşan bir coğrafya üzerinde yer alması, ney’in şikâyetlerini dinleyen bir şairle karşı karşıya olabileceğimizin işareti olabilir. Şair, sadece dinlemekle kalmıyor, ‘Şer Cisimler’ ve ‘Arzuda Tenhâ’ kitapları ile dinlediklerini okura da aktarıyor.

 

Bayrıl’ı yalnızlığın en kutsallarından birini yaşayan adam olarak tanıdım; ‘şair yalnızlığı’ bu. Bayrıl’ı diğer birçok güçlü şair gibi ayrı ve önemli kılan da bu olsa gerek. Zaten sık sık bahçeye, balkona, kâinata, insana, cama yönelen bir şair, yalnız olmalıdır! Aksi halde, madde – eşya ve insan temelli izleklerin ve tespitlerin şiire aktarılması pek mümkün olmayabilir. Kitabının adını ‘Arzuda Tenhâ’ koyarak bu yalnızlığa dikkat çekmiş olmalı şair.

 

‘Lotus’ adlı şiirini, kitap henüz yayımlanmadan okuduğumdan mıdır, yoksa yukarıdan buraya kadar anlattıklarımı özetlediğinden midir, bilmem; çok sevdim ve benimsedim. Şiirdeki derinlik ve şiirin mesajı, varlığımızı unutulan bir evrene yükseltirken, birçoğumuzun şiddetle gereksinim duyduğu ve mumla aradığı o yüce güçle buluşturuyor bizleri. Bu özelliklerinden ötürü, huzurunuzdan ‘Lotus’ ile ayrılmayı uygun görüyorum.

 

Bayrıl, şiire âşık her insanın okuması gereken önemli bir kalem. Emimin ki, Bayrıl’ın şiirlerini okuduktan sonra, ‘dalgın bir zambak’ olmaktan çıkacak, ‘sır’ın bütün açıklığıyla önünüzde serildiği bir ırmakta, kendinizi bulacaksınız.

 

Güneş, Büyük Sevgili’nin isteği ile yeniden yükseldiğinde görüşmek dileğiyle, esen kalınız.

 

Selçuk ERAT

01 Kasım 2009, İstanbul

http://www.selcukerat.com

 

 

 

LOTUS 2

 

Algının dağınık sabahı… Camsı

sınırlar… Kusurlu güzelliğin

tende ısrarı…

 

Sendeki esrâra bakarım. Ey kutsal

bitki!.. Ruh ile gülün alaşımı.

 

Varlık dinlenir… Bahçe olurken

ve Olmak yapraklarda henüzken…

Sendin hilkâtin ürperen ırmağı.

 

Sırları var hayatın ve aklın eşya

ötesi dalgınlığı. Sus! Büyümesin

aramızda, hayretin şerhâ yalınlığı.

 

Kalp neler neler saklar? Ki saklamalı!

Bazen de ne yapsanız, âşikârdır

bir zambağın kendi tenine alınganlığı.

 

Neresinden bakılsa eksiktir insan.

İnsan ki lâin serencâm. Tahammül

mülkünün çırağı.

 

Ey kutsal bitki! Ruh ile gülün alaşımı.

 

Bu olmalı hepimize aratan, Tanrı'daki

tamamlanmışlığı.

 

 

 

NOTLAR:

 

1. Arzuda Tenhâ, V. B. Bayrıl, Şiir, 2009, Mühür Kitaplığı, Arka Kapak

2. Lotus, Arzuda Tenhâ, S. 65.

Kategoriler
Deneme Yazıları Genel Konular Günlük hayat Kişisel makaleler

Ev ve Hüzün

Ağustos ayının bunaltıcı akşamına, içten bir serinlik katarak katılan arkadaşımın, evimle ilgili sıraladığı gizemli ve değişik cümlelerin, havada yarattığı buğulanmayla yazmak istiyor; ayrılışından kalan mavimsi odamda, ev’e dair düşüncelerimi, sana sunma arzusuyla yanıyordum.

 

Bu yanış, beni gecenin yarısı milyonlarca sırlı evrenden birinin eşiğine getirip bıraktı. Kendim, buğu, mavi, ev, düşünceler ve bir alevle oracıkta hangi satırların vücuda geldiğini, dilim el verdiğince anlatacağım sana. Bu eşsiz yolculuğa hazırsan, buyur eşikten içeri ve selâmla kalabalığı…

 

Yirmi sekiz yıllık ömrümün hiçbir deminde, içinde doğduğum, büyüyüp geliştiğim evime bu denli değişik bakmasını beceremedim. Ev’in, insanın yaşamındaki yeri ve önemini aniden göze getiren bu algı ve hisler neydi böyle? Neden bunca yıldır ben, hüzün dolu bir evde yaşadığımı fark edememiştim acaba? Arkadaşım dediydi: “Çok hüzünlü buldum evini…” Bir insanın, seçtiği renkler, uyguladığı düzen, eşyaların biçimleri, seçtiği duvar renkleri yahut yer mozaikleri, nasıl birer ayna olabilir, yüzümü, hüznümü, beni nasıl yansıtabilirdi?

 

Arkadaşım söylediydi: “Çok hüzünlü buldum evini… Sen de çok hüzünlü birisin…

 

Hüzün, nasıl taşar bir insandan dışarı; taşar da, nerelere bulaşır ve fark edilir? Hangimiz bilebiliriz Allah aşkına, karşımızdakine belli etmemeye çalıştığımız hüznün, bir eşyada, duvar renginde, yer döşemesinde, boyalarda aksedeceğini ve eninde sonunda kendisini fark ettireceğini… Kimin aklına gelir!

 

Bir şiir yazarsınız, hüznünüz bedene bürünür kâğıtta. Bir resim yaparsınız, köşesinde bir yerde mutlaka görürsünüz hüznü. Bir beste yaparken, illaki yerleşir bir notanın kuyruğuna hüzün. Romanlar hüzünsüz olmaz. Bazı binalarda, hüznün en güzel yansıması beliriverir aniden. Bütün bunlar belki bir farkındalıkla oluverir yahut dalgınlıkla, kim bilir belki de kasten yansıtılır hüzün…

 

Evlerdeyse durumun böyle olmadığını, evlerde daha farklı bir zaman ve mekânın usulca ve derinden aktığını henüz bulguladım. Bu bulgu, önümden bir güvercin edasıyla havalanarak, arkadaşımın gamzesine konuyor, yayılan gülücükle dans edermişçesine gamzenin içinde yitiyordu… Kendimi, o yitişin içinde ve gamzenin tam ortasında ev’e dair bilinmeyenleri ararken görüyordum.

 

Şimdi; uzun zaman önce, belki kasvetli ve huzursuz bir gecede – ki yapayalnız olduğum aşikâr – kaleme aldığım bir şiirimin dizeleri kazındı aklımın duvarına:

 

bu gece evimde kimler var!

teker teker geliyorlar,

şiirler ve kitaplar…

yâd edilir eskiler, mevzular uzar;

rakı üstüne rakı dolar bardaklar…

 

Nereden bileceğiz ki! Belki de o günlerden kalma bir hüzün sarmıştı evin dört bir yanını. Yapışmıştı bana, görünmezlik iksirinden bir koza örerek kendine, fark edilmeyen bir yere asılmıştı. Doğup renkleneceği, neşeleneceği, farklılaşacağı günü beklemek üzere… Farkında olmadan alışmış olmalıydık birbirimize… O bana, ben ona geçerek karışmış olmalıydık… Birleşmiş, bütünleşmiş olmalıydık…

 

Aksi halde bütün eşyalar ve duvarlar, renkler ve yer mozaikleri, danteller ve çerçeveler, aynı dilden, aynı musikiden ve hep bir ağızdan nasıl anabilirdi hüznün adını! Nasıl bir ezgiydi ki bu, konukların kulaklarına fısıldanıyor, dillerinden dışarı akabiliyordu! Yetmezmiş gibi eşyalara kendini söyletebiliyordu!

 

Arkadaşım söylediydi: “Neo-klâsik bir evin var…

 

Hüznüm de neo-klâsik bir hüzündü o halde… Antik çağlarından ötesinden, nasıl bir ırmakla taşındı evime, hislerime ve dekorlarıma nasıl ilham kaynağı oldu! Yoksa ilk kitabım ‘Yaş’ın, fazlasıyla antik izler, huylar, adlar, isimler taşıması, henüz tanıştığım neo-klâsik hüznümden miydi? Heyhat! Nasıl işledin kendini dantel dantel şiirlere! Kare kare, pare pare nasıl akabildin kitabın sayfalarına! Ve onca yıl sonra, benle tanışmana şaşırdım, hayran kaldım! Sen nasıl bir ruha ve öze sahipsin ey hüzün, ve ben nasıl sağır, ne denli kör, ne kadar vurdumduymazmışım ki, bir arkadaşımın ağzından tanıttın kendini bana, bunu nasıl becerebildin?

 

Engin Turgut, doruğu sisli tepelerden akan bir ırmak gibi sakin, bazen taşkın gülücüğü ile belirdi şimdi zihnimde ve oradan dilime aktı şu sözleriyle:

 

 Senin dizelerinde durmadan kendini kemiren koyu bir hüzün var sanki. Sadece kendine suskun bir ıstırap yalnızlığı bu. Bu yalnızlığa dokunmamak lâzım.(*)

 

Şimdi söyle bana Engin Turgut; şiirlerin engin deryasından sıyrılıp karaya vuran gülücüklü bir yıldız gibi, saf ve doğruca açıkla: Benden önce görmüş müydün neo-klâsik hüznümü? Gamzeli arkadaşım gibi, sana da fısıldamış mıydı bir şeyler? Bana hep susmuş, susmuş ve susmuş; arkadaşlarıma konuşmuş muydu? Haylidir aradığım yanıtlarıma sesinle can ver, aydınlat kuşkularımı! Yoksa sen, söylediğin gibi, yalnızlığıma dokunmamak için mi bahsetmedin hüzünden hiç, bu yüzden mi sakladın sırrını bunca zaman! Kim bilir, iyi ettin belki de…

 

Evimin bahçesinde bir ben / bana dokunmayın” diye haykırdığım şiirimi kaleme alırken, hüznüm bana seslenmiş olabilir miydi? Kaygılı bir gecenin derin ve soğuk izlerinin besbelli ruhuma taşındığı o zaman diliminde, hangi hislerle yazmıştım bu satırları? Oysa ben, yapayalnız olduğumu sandığım o anlarda, meğer neo-klâsik bir hüzünle iç içe olduğumu asla fark edemedim. Dahası, hiçbir şiirin sonunda anlayamadım hüznü, kavrayıp, dillendiremedim ve kendimin mutat bir mutluluk serüveninde, heyecan ve saflıkla yol alan bir gezgin gibi hissettim…

 

Merak ediyorum şimdi:

 

Bundan sonra da seslenecek mi bana hüzün? Kimin ağzından dile gelecek? Bir cesaret örneği sergileyerek, karşıma dikilip, haykıracak mı bütün varlığını ve gösterecek mi kendisini? Dişi mi, erkek mi? Bir canavar yahut bir ucube mi? Yoksa parıltılardan ve tayflardan ibaret bir aydınlık mı? Çocuk mu, yoksa ak sakallarında yaşamın yakamozlarının dalgalandığı, bilge bir yaşlı adam mı? Elmaların çiçek açtığı ve doruğunda aşka dair bir ezginin yankılanarak yayıldığı bir dağ mı yoksa? Eşya mı? Bir kâğıt, kalem, bir tütsü, halı, çerçeve, bir çalar saat veya elbise dolabı mı?

 

Sen ey hüzün! Yazın son demlerinde, hayli yorgun bir bedenin ruhuna nasıl yanaştın? Seni böyle hızlı ve birdenbire görünür kılan neydi, açıkla bana! Tıpkı bu gece olduğu gibi, her gece fısılda bir şeyler ve tanış benimle.

 

İşte ben ve işte kalabalığım… Şehirler ve ışıklar içimde ne çok bilemezsin, hayır, belki de benden daha iyi bilirsin… İşte ben ve işte içim… Ya iç beni, ya savur! Yeni göklere ve denizlere ne çok ihtiyacım var, bilir misin?..

 

Selçuk Erat

26 Ağustos 2009, İstanbul

 

(*) Toz Yanığı, Arka Kapak, Ağustos 2008.

Kategoriler
Gebze Günlük hayat Kişisel makaleler KocaeLi kompozisyon

Avrupa’nın Bitip, Anadolu’nun Başladığı Yer

Bu kompozisyon; Gebze Genç Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (GENÇSİAD), Ekim 2002’de düzenlediği “Nasıl Bir Gebze İstiyorsunuz?” konulu kompozisyon yarışmasında BİRİNCİ seçilmiştir.

Herkesin çocukluk çağlarında, hayâllerini ve umutlarını süsleyen bir şehri vardır. Benim-ki, uzun zaman zihnimi meşgul eden Gebze şehri idi.

Özellikle Gebze’nin, dünyanın en modern ve refah düzeyi en yüksek on kentinden biri seçildiği o günden beri, uçağa binme saatimi büyük bir heyecan ve merakla bekledim. Allah’a şükür, yaklaşık on beş dakika sonra, Avrupa’nın en modern havalimanı olan Gebze Uluslararası Havalimanına ayak basacaktım. Daha da önemlisi, yaklaşık yirmi yıl-dır görmediğim, üniversiteden arkadaşım Kerem ile kucaklaşacaktım…

Uçağın kapısı açılıyor… Allah’ım, işte can dostum, sevgili arkadaşım Kerem, her zamanki şıklığı ve yakışıklılığı ile duruyor karşımda…

Kerem ile hasret giderdikten ve Gebze’nin o müthiş sahil semti Eskihisar’da, bir tarafı marinaya, diğer tarafı tarihî Osman Hamdi Bey Yalısı’na ve diğer tarafı, tüm ihtişamı ve güzelliğiyle bir tarih âbidesi haline gelmiş Eskihisar Kalesi’ne bakan, nezih bir ortamda kahvaltı yaptık. Kahvaltının ve sohbetin güzelliğinden ziyade, en çok dikkatimi çeken insanların güler yüzlü, hoşgörülü, misafirperver ve son derece bakımlı olmalarının yanı sıra, tam anlamıyla bir kalite kenti olan Gebze’deki hizmet anlayışıydı. Bu büyünün cazibesine cazibe katan o müthiş sahilde dolaşmak, asla unutamayacağım bir anı oldu benim için.

Uzun ve koyu bir sohbetin ardından, Kerem’in arabasına bindik ve eve doğru hareket ettik. Dünyanın en modern ve refah düzeyi en yüksek kentlerinden biri seçilen bu şehirde, bu unvanlardan çok daha fazlasını hak eden bir ortam olduğunun farkına vardım. Öyle ki, yolların son derece kaliteli inşa edilmiş olmaları, geniş, trafik sorunu bulunmayan ve sinyalizasyon işaretlerinin kusursuz olarak yerleştirildiği bir güzergâh dikkatimi çekti. Kerem’e, özellikle neden yollarda arabaların ve yoğun bir trafiğin olmadığını sordum. Dünya şehrine yakışır bir yanıtla merakımı giderdi. İnsanlar otomobillerini park etmek için kat otoparklarını kullanıyorlarmış! Daha önemlisi, yol kenarlarına park yasağı olmadığı halde, şehrin eğitimli ve anlayışlı insanları, kargaşayı, gürültü ve görüntü kirliliğini önlemek amacıyla, araçlarını hep bu parklara bırakı-yorlarmış. Helâl olsun diyorum insanıma! Trafiğin olmamasının nedenini ise, raylı sis-teme bağlıyor Kerem. Anadolu’dan Avrupa’ya uzanan hızlı tren raylarının İstanbul’dan önce Gebze’de kesiştiğini, Silivri’den İzmit’e kadar banliyö trenlerinin olduğunu öğre-niyorum. Büyük bir gururla, Gebze metrosunun, ülkenin en temiz ve bakımlı metrosu olduğunu da sözlerine ekliyor sevgili arkadaşım.

Metronun Gebze’den Taksim’e kadar uzandığını söyleyince, içimde gizlenen sanat ve kültür aşkı, hafta sonu İstanbul Sanat Şenliği’ne gitmek için plan yapmamıza neden oluyor. Bu vesileyle, ilk kez bir tüp geçitten geçmiş olacağım düşüncesi, heyecanıma heyecan katıyordu.

Arabayla şehir turu atmanın ayrı bir güzelliği vardı. Sonunda Gebze’nin iş ve ticaret merkezine gelmiştik. Bütün iş, ticaret ve kamu binalarının toplandığı bu semtin adı Gökboze imiş; şehrin eski çağlardaki adlarından birini almış. Gökboze’deki iş ve alışveriş merkezlerinin göğe doğru uzanması, hepsinin bir âhenk içerisinde sıralanması ve dijital bir tabloyu anımsatan görüntüsü, bana bir an için Maslak’ta olduğum hissini yaşattı.

Yeni Gebze Bulvarı’nda ilerlerken, dikkatimi çeken devasa bir meydanın ve koyu bir yeşilliğin arasından semaya uzanan minarenin neresi olduğunu sordum Kerem’e. Mustafa Paşa Meydanı ve Mustafa Paşa Camii Kültür – Tarih Sitesi olduğunu öğrendiğimde, ağlamamak için zor tuttum kendimi. Modern bir kat otoparkına aracımızı bıraktıktan sonra, meydanda küçük bir gezintiye başladık. Burası yeryüzü olamazdı… Sanki başka bir gezegende, yabancı bir şehirde hissediyordum kendimi.

Elli bin kişilik Mustafa Paşa Meydanı’nın kalbinde büyük önder Atatürk’ün devasa heykelinin yanı sıra, Fatih Sultan Mehmet’in Kıratıyla şaha kalkışını canlandıran bir abide göz kamaştırıyordu. Heykellerin arkasından bir tarih abidesi Mustafa Paşa Camii ve Kültür – Tarih Sitesi yükseliyordu. Bu devasa alanda, Gebze’nin her hafta sonu düzenli olarak yapılan Halk Şenliklerinin olduğunu öğrendiğimde ise, adeta dona kalmıştım. Her hafta sonu onlarca konferansın, serginin, film ve müzik gösterilerinin, eğitim semi-nerlerinin, eğitici yarışmaların ve satranç, tenis gibi spor aktivitelerinin gerçekleş-tirildiğini ve eğitim düzeyi yüksek, uygar Gebze halkının bu şenliklere aksatmadan katıldığını öğrendiğimde söyleyecek söz bulamamış, ‘bravo’ demekle yetinmiştim. İn-sanların giyim tarzı, konuşma şekli, davranışları hem gerçek Türk kültürünü yansıtıyor, ayrıca İslâm’ın o müthiş ahlâk felsefesinden de yansımalar sunuyordu. İşte benim uygar insanım, medeniyet beşiğim, gururum Anadolu şehri…

Dev meydanı ve kültür sitesini saatlerce dolaştıktan sonra, tekrar küçük ve sade arabamıza binerek, evin yolunu tuttuk. Artık yavaş yavaş şehir merkezinden çıkıyor, banliyölere doğru ilerliyorduk. Banliyölerdeki binalar genellikle iki – üç katlı, tripleks villalar şeklindeydi. Zaten yüksek bir refah seviyesine sahip böyle bir şehirde, aksi bir durum düşünülemezdi. Şehir imar edilirken tüm detaylar göz önünde bulundurulmuştu. Kerem bu ayrıntılardan dolayı, yaşanan büyük depremden Gebze’nin hiçbir şekilde zarar görmediğini anlatıyordu. Zaten en modern ve refah düzeyi en yüksek kentlerden biri seçilmesinin altında yatan ana nedenlerden biri olarak, bunu görüyordu Kerem.

Eve giderek yaklaşıyorduk. Anadolu’yu Avrupa’ya bağlayan, dünyanın en modern otoyolunun karşı tarafında yükselen ayrı bir şehir dikkatimi çekti. Orasının hangi semt olduğunu sorduğumda, Keremin, orasının sanayi bölgesi olduğunu söylemesi bendeki şaşkınlığın hat safhaya erişmesine neden oldu. Uygar bir kentin, uygar bir insanı olarak ve haklı gururunu yaşayarak Kerem, Avrupa’nın en modern sanayi bölgesinin GOSB olduğunu söylüyor ve ülkedeki sanayinin buradan yönetildiğini anlatıyordu.

Sanayi semti GOSB, şehir merkezine otoban misali yollarla bağlandığı yetmiyormuş gibi, tramvay ve metro hatlarıyla da bağlanmış, her türlü ulaşım kolaylığı son teknolojilerle sağlanmıştı. Gebze şehir merkezinde olduğu kadar GOSB semtinin de güvenliği son derece yüksek tutulmuştu.

GOSB Semtinin hemen yanı başında bitivermiş başka bir semtin daha ismini sorduğumda, orasının da eğitim sitelerinin, bilim merkezlerinin ve Gebze Üniversitesi’nin bulunduğu Kültür Parkı olduğunu söyledi. Şehrin merkezinde yükselen TÜBİTAK – MAM’ın tamamıyla buraya taşındığını, boşaltılan binanın ise artık kültürel ve sosyal etkinlikler için kullanıldığını anlattı.

Kültür Parkı’nın hemen karşısında ise başka bir teknoloji harikası, Kerem’in de evinin bulunduğu Mutlukent yükseliyordu. Gebze’nin bittiği yerde bir başka görkemli şehir yükselmiş, yeni birçok uydu kent  GOSB ve Kültür Park’ın karşısında kendine yer edinmişti.

Türkiye’nin bir dünya gücü olmasındaki en büyük nedenlerden biri olarak Kerem, Gebze’yi görmekteydi. İstanbul’u Avrupa’nın bittiği şehir, Gebze’yi ise Anadolu’nun başladığı yer olarak tanımlıyordu, yüksek mimar, sevgili arkadaşım Kerem.

İşte insanların huzur içinde yaşayabildiği, eğitim düzeyi yüksek, sanayileşmiş, kalkınmış, şehirleşmiş, yeşile gömülmüş, teknolojiye bürünmüş, insanların devamlı bir diyalog ve dayanışma içerisinde oldukları bir dünya şehri oluşmuştu. Bu şehir, içinde Türk Kültürünü barındıran halkıyla, bir cihan ülkesi Türkiye’nin başşehri olmaya da aday görünüyor.

Gördüğüm bu muhteşem insan harikası şehir hakkında, bugünlere nasıl ulaştığının sırrını içeren bir kitap yazmaya, sevgili arkadaşım Kerem’in, Adalar ve Körfez manzaralı, bana tahsis ettiği odada karar verdim….

Selçuk ERAT

24 Ekim 2002, Gebze – Kocaeli

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Kitap Görüşleri

‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ Üzerine…

Merhaba!

Yüksek insanlara göre az kitap okumuşumdur; onların okudukları yanında hiç kitap okumamış da olabilirim, ama yaşamımda, özellikle de ruhumda, sayılı kitap derin izler bırakmıştır. Çoğu zaman o izler şiirlerimde yansımış, dağılmış, işlenmiştir. Okuduğum onca kitabın arasından sıyrılıp, varlığımda geniş bir yer tutan yapıtlardan söz edeceğim şimdi sizlere, okuduğum son şiir/roman ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ne ise ayrıca değineceğim. Buyurun başlayalım…

En büyük darbeyi vurarak, içimdeki yazın ve şiir tutkusunu ortaya çıkaran Nevra Bucak’ın ‘Mevsimler Farklıdır’ romanı; içimde birikmiş, bastırılmış, gizli kalmış, bilinçaltım tarafından hükümsüzleştirilmiş bir çok yetimin ve duygumun da farkında olmamı sağladı. İçimdeki şairi Mevsimler Farklıdır sayesinde bulguladım. Bu romanın, yaşamımın sonuna dek etkisini varlığımda sürdüreceği kaygısını hep taşırım.

Yaşamımı altüst eden, dünyaya bakış açımı bir anda değiştiren bir başka yapıtla; Paulo Coelho’nun ‘Simyacı’ romanıyla da ruhumda yeni bir sayfa açtım; hâlâ onu kullanıyorum.

Kazancakis’in ‘Günaha Son Çağrı’ romanından sonra hem kişiliğimin, hem de yazım biçimimin değiştiğini sezdim. Aslında İsa Mesih’ten açık bir özür dileyiş, kiliseyi açık bir aşağılama olarak algıladığım romanın etkisi, yazdıklarım ve davranışlarım dahil yaşamımın her alanında görülmektedir.

Balzac’ın ‘Vadideki Zambak’ adlı romanı da, yaşamım boyunca (o döneme dek) hiç tatmadığım aşkı; yüksek satırları, sürükleyici, etkili anlatımı ve roman kahramanlarının gerçek kişilikleri sayesinde yaşattı bana; aşkı böylece tanımış oldum. Ama korktum ondan. O zamandan beri – dostlarım bilirler – aşka inanmam ve inanmayın derim. Çünkü Balzac, onu vadideki zambağa hapsetmiştir bile! Şiirlerimde aşkın ve sevginin çekilişi de bu dönemden sonra gerçekleşir.

Charles Dickens’in ‘Büyük Umutlar’ romanı; Suzanna Tamarro’nun ‘Yüreğinin Götürdüğü Yere Git’ adlı kitabı; André Gide’nin ‘Pastorâl Senfoni ve Dar Kapı’sı; Hâlide Edip Adıvar’ın uzun, sıkıcı, bitmek tükenmek bilmeyen tasvirlerine karşın ‘Sinekli Bakkal’ı; Peyami Safa’nın ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’, Montaigne’nin ‘Denemeler’i ile Marguerite Duras’nın ‘Yazmak’ adlı yapıtı da yaşamımda ve ruhumda derin izler bırakan önemli kitaplardı.

Ata Türker’in bir kadın ruhuna bürünerek yazdığı ‘Pişmanlık’; o güne değin içimde biriktirdiğim, kendimden başkasına ulaşmayan itiraflarımı açığa çıkarmış, Balzac’tan sonra bakış açımı değiştirdiğim aşka, çok farklı bir pencereden bakmamı sağlamıştır. Ama ‘Pişmanlık’ romanı da aşka olan ‘inanmamışlığımı’ silememiştir. Bir bakıma ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’; varlığıma artık kendini kazıyan ’aşka inanmamak’ı kuvvetlendirmiş, perçinlemiştir.

Nevra Bucak’ın marjinal romanı – iki sanatçı kadın arasındaki o yüksek ve ulaşılmaz ‘sevgi yoğunluğunu’ anlattığı ‘Aşkın Kutupları’, bir kez daha yaşamımın altüst olmasına yetti. ‘Kule’ romanıyla da artık varlığımın vazgeçilmez adlarından olan Nevra; yaşamımı değiştiren ender kadınlardan biridir.

‘Aşkın Kutupları’ gibi Iris Galey’in ‘Babam Öldüğünde Ağlamadım’ adlı romanı ile Alev Alatlı’nın ‘İşkenceci’ adlı kitabı; bende derin yaralara neden olmuş, yaşamımın önemli bir bölümünün şekillenmesinde rol almışlardır. Bu yapıtlardan sonra şiirlerimde marjinal tanımların, konuların ve kişiliklerin yer aldığını görmek olanaklı. Aşkın Kutupları, Babam Öldüğünde Ağlamadım ve İşkenceci; ruhumu sokaklara salan, bu yapıtlarda sözü edilen sıra dışı aşkları, acıları, yaşanmış ve yaşanmamış kişilikleri, maskeli yüzleri, pisliği, kısacası gerçek yaşamı aramamı sağlayan birer ‘dünya’ydı benim için.

Tracy Chevalier’in kaleme aldığı ‘İnci Küpeli Kız’ romanı ise sanatçı yönümün, özellikle de resim biçimimin (bir dönem yapıyordum) değişmesine neden oldu. Bu değişim, elbette şiirime yansıdı, kişiliğime de. Vermeer’a ilham veren o kadının, yaşamıma girmesini çok istiyordum. ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ni okuduktan sonra, bundan o kadar emin değilim.

Daha çok kitabı, beni ben yapan, okuduğum en önemli yapıtları çok daha geniş anlatmak isterim. Başka zaman da onları konuşuruz, ama şimdi asıl işlemek ve hakkında yazmak istediğim kitaba, Nilgün Polat‘ın şiir/romanı – ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ne gelelim.

Yukarıda sözü geçen yapıtların, yaşamımı nasıl etkilediğini, ruhumda ve kişiliğimde nasıl gelgitlere neden olduğunu, kısa paragraflarla dile getirmeye çalıştım. Tüm bunlardan sonra, bir şeylerin eksik olduğunu görürsünüz. Ben görüyordum ve bu eksikliğin giderek yaşamımda önü alınmaz bir uçuruma doğru yol aldığını sezerek, kaygılanıyordum. Kaygım sona erdi mi? Eksiklik giderildi mi? Havada asılı kalanlar, yere indi mi bir bir?…

Evet… Bu kadar çabuk gerçekleşeceğini, yaşamıma hızlı gireceğini tahmin etmemiştim. Ruhumdaki değişimi bu denli tez kılan; yaşama, insanlara ve evime (dünyaya) bakışımı aniden değiştirenin, ya da ‘farkına varmamı sağlayanın’ yakın dostlarımdan biri olacağını bekliyordum elbette, ancak zamanı gelmemişti ve onun kim olacağını kestirmek oldukça güçtü!

‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ tüm bu yapıtların bana sunduklarını, gösterdiklerini ve hissettirdiklerini nasıl tamamladı? Beni anlatarak… Doğru ya, farkında olmamı sağlayarak! Bırakın aşkı, sevgiyi, İsa’yı, duyguları, cinselliği bir yana, onda kendimi yaşadım; harf harf, sözcük sözcük, cümle cümle kendimi…

Kendimin farkına varmak, etrafıma bakmak, kendimi bir kitapta yaşamak… İşte bu, Şifrelenmiş Düşler Saati’ydi… Mühür’ün kırılma zamanı…

ne her şeye kırıldı mühür ne herkesçe
omuzlaşmayı gereksinir
dayanışma isterdi kırılmak için
öte insanda mührün dört gözü
kendi ötesi için…
(*)

5 yıl önce… Henüz yazılan şiirlerimi yeni gün ışığına çıkarıyorum. İlk göz ağrım Ata’nın (Türker) yarışma dosyalarını çoğaltıyorum. Üstüm başım temiz mi, giysim tozlanmış mı, kaşım gözüm yerinde mi?… Kâğıtlar kirlendiğinde içim parçalanıyor, o görmeden yenisini çekiyorum hemen. Ne ulaşılmaz, nasıl da parıldıyor karşımda yazar!…

“… Şair için bir demet papatya aldım… ortalık çamur içindeydi… Üzerime çamur sıçramasın diye adımlarıma özen gösterdim… Eve doğru yaklaştıkça heyecanım da artmıştı… Ya şair bana ilgisiz davranırsa; ya bahçe kapısından girerken gördüyse ve kapıyı açmazsa… kapı açıldığında ne söyleyeceğimi geçirdim kafamdan. Bir türlü istediğim selamlamayı tutturamıyorum… Her şey kendiliğinden gelişmeli.”

Yazın serüvenim de benzer başlamıştı, şiir/romandaki gibi. Ne heyecanlı, ne çocuksu, ne kadar saf anlardı… Şifrelenmiş Düşler Saati’nde tekrar tekrar yaşadım…

Odam; kendi hâliyle şiir/romanda çıktı karşıma. Odamı seviyorum; odam, yalnızlığıma tek tanık olan yerdir…

“Bazı eşyaların yeri değişmiş gibiydi. Derme çatma bir çalışma masası, eski kiracıdan kalan bir koltuk, kanepe ve yığınla kitap… Sigaramı karanlıkta içtim.”

Sabah erkenden çıkıp, akşam geç saatte döndüğüm evim, bir apartmanın dördüncü katında. Evde kaldığım sürece, Körfez’i ve Adalar’ı izlemekten keyif duyarım, ama bunu her zaman yapamıyorum. Diğer dairelerde kimin yaşadığından haberim yok. Komşularımı tanımam. Ama onlar beni tanırlar ve her gördüklerinde ‘merhaba, iyi akşamlar, hoşça kalın’ diye selamlarlar. Onlar için merak uyandırıcı, ilgi çekici bir özelliğim olduğunu sanmıyorum, çünkü ben hiçbiriyle ilgili değilim. Beni biçimlendiren yaşamları yaşamıyor, tanıdığım insanları bilmiyor, benim gibi düşünemiyorlar. Beni, daha doğrusu varlığımı – ya da ruhumu demeliyim – çevreleyen o lanet olası (!) gücü hissedemiyor ya da yaşayamıyorlar. Onlardan alabileceğim hiçbir şey yok!

“Diğer kiracılara gelince; onların benden hoşlanmadıklarını düşünüyorum… Onlara elimden geldiğince içten davranmaya çalışıyorum.”

Şifrelenmiş Düşler Saati’nin en çok sevdiğim kahramanı Ravel

“Onu çağırmam için oturduğum yerden seslenmem yeterli oluyor. Arada bir gelir, etrafın tozunu alır, kahve yapar, benim yanımda olmaktan oldukça hoşnut görünür… Bu genç adam sıkıntılarımı dağıtıyor benim. Gitmesini söylediğim zaman hiç alınmıyor, benim gibi alıngan biri için ne zor olurdu böyle bir durum.”

Kimi zaman annemin odanın tozunu alması, kitapların yerini değiştirmesi, dağınık bıraktığım masamın döndüğümde derlenip toplanmış olması; beni hep huzursuz kılmış, rahatsız etmiştir. Her şeyin olduğu gibi durmasını isterim; tozluysa tozlu kalmasını, dağınıksa dağınık… kitaplar, kâğıtlar, CD’ler, kalemler, su şişeleri, çakmak ya da kibritler, kitap ayraçları, dosyalar ve açık bir monitör… hep masamda kalmalılar. Ben orda olmasam bile, odamın toplu olması ve onların masada olmadığını bilmek beni huzursuz yapıyor. Kim bilir, onlara benim gibi bakmayanların ellemesini kaldıramıyorum. Keşke Ravel gibi bir arkadaşım olsaydı apartmanda; seslendiğimde gelseydi, kahve içseydik, şiirler okusaydık… Yalnızlığımı paylaşsaydı benimle, sadece beni ama… Her şeyimle; ruhum, şiirlerim, bedenim, odam, kitaplarım… gözlerimle paylaşsaydı… Ravel; hiç düşünmeden her şeyimi verebileceğim bir kişilik… Şimdi, Ravel’i arayacağım. Vermeer’in İnci Küpeli Kız’ı beni tamamlamaya yetmeyecek…

Kitabın satır aralarında sıkışmış en önemli kısmı; “aşka tutkun kişiler düşünme özelliklerini yitirirler” …

Zaaftır aşk… Zayıflıktır. Kendini kendin olmaktan alı koyar hep, yalancıdır. Olmadığı gibi gösterir sana yaşamı, bulutlara çıkarır. Oysa yerin topraktır. Düşüncelerin, duyguların, bedenin… sana ait olmaktan çıkar. Kendini kaptırırsın. Ucu bucağı olmayan bir boşlukta, mutlu olduğunu sanırsın. Oysa bu, kendini kaybetme duygusundan başka bir şey değildir. Birini sevmek değildir aşk. Bir anda görünür sana, sarar. Oysa sevgi ya da sevmek sonsuzluktan beri vardır, doğarken sevmekle doğarsın, aşkla değil. Bir dönem sonra aşk; seni senden çalmaya gelir. Sense zavallı; kendini tamamlayacağını sandığın o an, gerçekte kendini yavaş yavaş yitirdiğini göremezsin. Elindeki sevgiyi de tüketir; hırsızdır. Aşk… insan doğasına aykırıdır. Özgürdür çünkü insan, aşıkken hapis olursun, tutuklanırsın, sevdiğin insanın değil, aşkın tutsağı olursun. Böyle lanet bir şeydir aşk:

“Gece boyu gözüme uyku girmedi. Onu düşünmekten kendimi alamıyorum. Evin içinde amaçsızca dolanıp durdum, onun ismini tekrarlayarak… Dengeyi kurmanın bir yolunu bulmak zorundayım; içimdeki boşluk gün geçtikçe büyüyor.”

‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ beni çevreleyen o her neyse, yeniden keşfetmemi sağladı. Hatırlattı. Daha konuşacak çok şey var şiir/roman için… gelin biz, büyüsünü bozmayalım. Herkes kendi şifrelenmiş düşler saatini kursun… kendini de…

 

(*) Aziz Kemâl Hızıroğlu, Mühür – Şiir, 2004
Eğik yazıyla yazılan paragraflar, Nilgün Polat`ın `Şifrelenmiş Düşler Saati` adlı kitabından alınmıştır.
 

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Kitap Görüşleri

Adamdan üstün: Farklı ve düşündürücü

Eluca Atalı’nın “Adamdan Üstün” adlı kitabını okudum. Uzun süredir ara verdiğim kitap okumalarıma, büyük bir hazla geri dönmemi sağlayan bu yapıt, bir seferde, ara vermeden okuduğum üçüncü kitap oldu (Nevra Bucak’ın ‘Mevsimler Farklıdır’ ve Nilgün Polat ’ın ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’nden sonra).

Atalı’nın kısa öykülerinden ve denemelerinden oluşan kitap, bir hayli değişik ve başarılı. Yapıtın başarısı, şüphesiz yazarın kullandığı kısa, yalın cümlelerden ve telaffuzu kolay sözcüklerden ileri geliyor. Bir bakıma Atalı’nın, yaşama dair “bir şey”leri sorguladığı felsefî denemelerin ağırlıkta olduğu kitapta, ‘Sesin Öncesi’ gibi benzer öykülerin veya okuru düşünmeye yönelten “Büyüktüm” gibi şiirlerin daha fazla olmasını dilerdim. Ancak ‘Adamdan Üstün’ yapıtı, bu haliyle bile, Marguerite Duras ve Anton Çehov’u anımsatan güzel bir çalışma.

Sevgili Atalı, yapıtı okurken okura, yaşama dair bir takım yaşanmışlıkları ve dersleri, felsefî ve soyut bir çerçevede, Rus Edebiyatı’nı anımsatan hafif bir meltem eşliğinde sunmasını ve bir solukta okunacak değerli bir çalışma ortaya koymasını başarmış.

Selçuk ERAT

28 Ocak 2008, İstanbul

(Şehir Aylık Kültür ve Edebiyat Dergisi, Ağustos 2008, Sayı 37)

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Şiirler

Sappho şiiri üzerine

Antoloji.com adlı edebiyat, kültür ve sanat sitesinin düzenlediği “Editörün Seçimi” başlıklı şiir yarışmasında ‘birincilik’ alan şiirim üzerinde, bizzat konuşmak ve şiiri yazıya dökmek, aslında benim için utanç verici!

Kuşkusuz, bu şiirin farklı mekânlarda farklı yazı biçimlerine akmasındaki en büyük neden, Türkiye’de şiir alanında yaşanan kargaşa olmalı. Şiirin birinciliğini ilan etmesinin ardından yaşanan nahoş kavgalar ve gereksiz tartışmalar nedeniyle üzülüyorum. Fakat şiire hakkının verilmesi adına bu yazıyı kaleme almayı da bir zorunluluk olarak gördüğümü ifade etmem gerek!

Öncelikle Sappho’yu tanımakla başlamamız doğru olacaktır. Zira Sappho’nun bile şiir yazan bu insanlar tarafından tanınamaması ve hatta hakarete uğraması, bu tanışmayı zorunlu kılmakta. Sappho; İ.Ö. altıncı yüzyılın başlarında, bugün adı Midilli olan Lesbos adasında yaşamış, çağının en büyük kadın şairidir. Hemcinslerine olan ilgisiyle ve bu ilgiyi şiirlerinde işlemesiyle tanınmaktadır. Şiire niçin Sappho’nun adının verildiği, bu yazının okunmasından sonra kavranabilir. Şiiri ayrıntılı bir şekilde incelemeden önce, neyi anlattığına kısaca değinelim:  

Sappho; bir erkek çocuğunun (ki bunu dördüncü bölümde geçen satırlardan anlayabiliyoruz), çocukluk evresinden ergenlik dönemine kadar geçen zaman dilimi içerisinde yaşadığı, sıkıntılı çocukluk dönemini ele alır. Kendisini sevgiden ve ilgiden yoksun bırakan, dahası kendi çocuğunu taciz eden bir babanın yaptıklarını işler. Şiir; annesinin tacizlerden haberi olduğu halde olanlara göz yumarak çocuğa sahip çıkmayışını, bu nedenle çocuğun (ya da gencin) ergenlik çağını, bu olayların gölgesinde geçirerek bambaşka bir kimliğe bürünmesini konu edinmektedir.

Okuyanlar bilirler; 1936 İsviçre doğumlu Iris Galey’in, “Babam Öldüğünde Ağlamadım” adlı yapıtı, bir kız çocuğunun – Olivia’nın – babası tarafından taciz edilişini ve bu şekilde gelişen ‘küs bir yaşamı’ anlatır ki bu, yazarın şahsen yaşadığı, gerçek bir yaşam öyküsüdür. Sappho da bir bakıma Iris Galey’in yapıtından ilham alınarak doğmuş bir şiirdir.  

Her şeyden önce Sappho, küçük bir kurgu üzerine gelişmiştir. Yazar tarafından yaşanmış gerçek bir kesiti değil, yaşandığı varsayılan, olmuş gibi kabul edilen bir ‘senaryo’ üzerine inşa edilmiştir. Ancak bu, yaşanmıyor anlamına gelmemektedir. Çoğu kişinin “yoğun imge yığını, gerçeklikten uzak, şiirden uzak, şiirden çok bir öykü” gibi basit değerlendirmelerine karşın Sappho; toplumda gizliden gizliye büyüyen bir yarayı işlemesi, bunu yaparken oldukça basit, anlaşılabilir dil ve söylemler kullanması, topluma hitap etmesi ve sıkça işlenmemiş bir konuyu ele alması bakımından, farklı bir şiirdir ve bu çerçevede hakkı kendisine iade edilmelidir.

Antoloji.Com Kültür ve Sanat Sitesi’nin düzenlediği yarışmada birinci olması, kuvvetli bir ihtimalle, bu özelliklerinden ileri gelmektedir. Söylemi ve işlediği konu açısından, günümüz şiirlerinden ayrıdır. Şiir; sanat adına, anlaşılabilirlik adına hiçbir kaygı gözetmeksizin dokunmuştur. Beğenilme arzusu, okunma arzusu, edebiyatta yer edinme kaygısı taşımamaktadır. Kabul görmesindeki en önemli noktalardan birisi bu olsa gerek!

Şimdi, arzu ederseniz şiiri bölüm bölüm ele alalım:

 

Birinci Bölüm:

küçüktüm henüz.

büyük filleri vardı çocukların.

çiçek açmış yıldız kümeleri düşlerdim;

değemezdim, uzaktaydılar.

daha gök yırtılmamıştı,

yüreğin tiz çığlıklarıyla.

 

Çocuk; yaşadığı hapishane hayatı ve uğradığı zulümler nedeniyle, çocukluğunu yaşayamamaktadır. Yaşıtları oyuncaklarla oynarken, kendisi kapalı iç dünyasında kalır, onlara öykünerek hayaller kurar. Ancak hayalleri, sahip olduğu aile düzeni nedeniyle asla gerçekleşmeyecek, aksine daha farklı bir yola girecektir ve bunu sezmektedir.

 

İkinci Bölüm:

gemisiz limanda uzayan sessizlik,

süzülürdü aralık pencereden, taşardı.

rengi kaçmış bir kilim,

ve gıcırdayan divandan ibaret odama.

bir adamlık balkonuma konan kumrunun,

tanrı olduğunu bilirdim hep.

 

Oyuncaklarıyla oynayan ya da dışarıda koşturan çocukları, odasından izler ve yalnızlığını dile getirir. Oyuncakların ve doğanın güzelliğinden mahrum olan biricik mekânını, yani sürekli kaldığı odasını anlatır. Bu anlarda çocuk, yalnızlığını tanrıya sığınarak unutmaya çalışır ve balkona konan kumruyu tanrıya benzetir.

 

Üçüncü Bölüm:

masallardan örülü dünyam vardı;

yaşlı kadınlar gibi ıssız.

pinokyom olmadı hiç, kurşun askerim de.

balçıktan tanrılarım vardı;

kadınlarım ve adamlarım.

düşerimi yatağın altında saklardım;

onları sevmezdi babam.

 

Yaşı biraz daha ilerleyen çocuk, artık yaşadıklarının farkına daha iyi varmakta, yavaş yavaş onu adlandırmaktadır. Oyuncaklarının olmadığından, hayalleri ile avunduğundan bahseder ve yaşayamadığı çocukluğuna özlem duyar. Kendi oyun arkadaşlarını yarattığını, kurduğu hayallerde onlarla oynadığını dile getirir. Ancak ruh hastası olan babasının hayalleri sevmediğini söyler ve ondan gizli düşler kurduğunu anlatır.

 

Dördüncü Bölüm:

kilden kadınlardan biriydi sevgilim;

defne yağıyla yıkanırdı, gözleri iri.

salt sevgiden yapılmıştı, gezerdim,

çiçekli kıyılarında gün bitene dek.

 

Bu bölümde, yaşı biraz daha ilerleyen çocuk, olmayan arkadaşını hayalînde canlandırır. Bu düşü öyle sever ki, artık düş, onun sevgilisi olmuştur. Bu hayalî her kurduğunda mutlu olduğunu dile getirir.

 

Beşinci Bölüm:

düş koptu bağrından gecenin, sırılsıklam,

duvarlar inceldi, eşyalar, eller, bacaklar.

göğü yırtıp geçti feryat, mendilim kanlandı.

 

tanrı oturmuştu yüreğime,

yaşım kaçtı, on beş ya on altı.

payıma cüz okumak düştü isteksizce.

 

Iris Galey’in kitabında, Olivia, istemediği halde annesinden ayrılmak zorunda kalır ve başka bir şehre gider. Sappho’da da benzer bir ayrılık dile getirilir. Bu, çocuğun büyüdükçe ve yaşı ilerledikçe hayallerinden ve tüm dünyası olan küçük odasından yavaş yavaş uzaklaşmasını anlatan ayrılma, çözülme anıdır. Daha sonra, yaşadığı yalnızlıktan sıkıldığını, tek arkadaşının tanrı olmasından duyduğu hüznü dile getirir. Hayatı boyunca tek arkadaşının tanrı olacağını bilmektedir, çünkü yaşadıklarını tanrıdan başkasının bilmesi yahut anlaması mümkün değildir.

 

Altıncı Bölüm:

soluk bir resim gibi geçtim mezarından.

şarap kokulu ağzına değdiğim.

geceler uzardı sürekli, kumru gelmez oldu.

tenimde nasırlı parmakları babamın.

 

bir şiir doğardı geceden;

küfürler, isyanlar, gözyaşları.

ıslık çalar gibi.

 

durmadan isterdi, al, al, sonuna kadar.

midem ağzıma dayanır, yüreğim çekilirdi.

içim dışım çığlık.

 

Bu dönem ile birlikte, kişiliği oturmaya başlayan ve artık bir birey haline gelen genç; şimdiye kadar yaşadıklarından ve tanrıyla arasının açılmasından babasını sorumlu tutmaya başlar. Sonraki satırlarda, gencin artık şiir yazmaya başladığını ve şiirlerinde yaşadıklarını anlattığını görüyoruz. Gençte, bu dönemle birlikte yaşadıklarına dair açık bir isyan sergilediği de görülmekte.

 

Yedinci Bölüm:

bir anne kurardım hep, papatyalardan mülhem.

kapıyı süngüler, odamda tutardım.

“gel tanışalım anne, ben oğlun!”

ince, uzun parmakları erirdi saçlarımda;

akardı yanaklarıma,

bu ne cennet!

lakin, erkek teninin kirleri derimde;

uçurumlar kan akardı!

 

Birlikte yaşadığı halde annesine olan uzaklığını ve duyduğu özlemi dile getirir. Onunla ne kadar yakınlaşmak istese de bunu yapamadığını ve engelin babasından kaynaklandığını anlatır. Aslında annesi ile arasında güçlü bir bağ bulunmakta, fakat annesi babasına karşı tavır sergileyememekte, cesur davranamamaktadır. Yazık ki bir şeyler sezmesi, düşünmesi veya görmesine rağmen hiçbir şey yapmamakta, bu da çocuğu fazlasıyla yaralamaktadır. Ancak buna rağmen çocuğun annesine duyduğu sevgi açıkça ortadadır!

 

Sekizinci Bölüm:

adsız mevsim sürüp gitmekteydi bende.

tenimin rengi alışılmadık: toz yanığı.

yalnızdım uluorta serilen imgelerimle.

 

Bu bölümde, yetişkin bir gencin, yaşadıklarını göz önüne alarak, kendi dünyasını tanımlaması anlatılır.

 

Dokuzuncu Bölüm:

kızıl bir kargı saplandı yüreğime;

rengi hüzne çalan akşamlardandı.

 

cevizden bir çarmıh, boyumdan büyük;

düşlerimde göründü önce,

sonra gölgeli silueti odamda.

 

iki öğlenlik bir susku:

derken,

sarı sandalıyla belirdi ufukta lesbos’lu ozan.

gökler açıldı, seyreldi dağlar:

sappho! sappho!

 

Artık genç, kişisel kimliğini bulma noktasındadır. Bu süreç sancılıdır, çünkü bir karar vermesi gerekir. Genç, tıpkı İsa’nın çarmıha gerilmesini andıran bir acıyla kıvranmakta, babası ve annesi tarafından kendisine yaşatılan acıları, bu şekilde ifade etmektedir. Yaşadıkları olayların ve sancılı yaşam evresinin bir sonucu olarak, hemcinslerine ilgi duymaya başlamıştır. Babasının ona edindirdiği alışkanlık, onda cinsel bir kimliğe bürünmüştür ve bu hâli dile getirir.

Çocuğun; babasının tacizleri sonucu şekillenen cinsel kimliğinin anlatılması, hemcinslerine ilgi duyan kadın şair Sappho’nun ismi ile anlatılmıştır. Şiir ismini dokuzuncu bölümün bu son mısrasından alır.

Bir bakıma burada Sappho, şiirle uğraşan bir gencin seslenişini, yakarışını da tanımlayabilir. Gencin yaşadığı acılar nedeniyle şiire yönelmiş olması, şüphesiz beraberinde Sappho’yu tanımayı da getirmiştir. Bu açıdan ele aldığımızda, genç, Sappho’nun yaşamı ile kendi yaşamını karşılaştırmış yahut iki yaşam arasında bir bağ kurmuştur.

 

Onuncu Bölüm:

düş yeni sokaklara aktı:

ergendim.

kıyameti nisana en uzak mevsimin.

uçurumlar genişledi, mezarlar kayboldu.

anneye dair düşler ürktü.

asılı kaldı kirpiklerimde,

on sekiz yaşımdan bir tutam tortu.

 

Artık yaşamı farklı, çelişki ve kargaşa dolu bir genç olur. Hemcinsleri gibi yaşamasına imkân yoktur. Bu durumu dizelere yansıtır ve hayatı boyunca bu lekeyi taşıyacağını dile getirir. Sözü edilen tortu, ailesinin tavırları sonucu ona kazandırılan, ‘zorunlu’ bir kimliktir. Babasının hasta eğilimleri ve annesinin umursamazlığı, bir bireyin ‘psikolojik ve ahlâki bir arızaya’ sahip olmasına neden olmuştur.

Sappho şiiri, kesinlikle bir kurgudur ve yazar tarafından bizzat yaşanmış bir gerçek değildir. Ancak çoğu çocuğun ve gencin bu tür olaylara maruz kaldığı ortadadır ve bu meseleyle ilgili çeşitli istatistikler mevcuttur. Şiirin yazılma amacı, giderek artan aile içi cinsel ilişkilere, tecavüzlere dikkat çekmektir.

Bu yazımızda, bölümlerin ele alınmasında, yalın ve kısa yollar tercih edilmiş olsa da, şiiri okuyan okur, çok daha farklı patikalar kullanarak, değişik anlamlara ulaşabilir ve farklı değerlendirmeler elde edebilir. Şiirin söylemi ve biçemi buna uygundur.

 

Selçuk ERAT

Aralık 2004, İstanbul