Kategoriler
Genel Konular

Aglamak…

Nedense ağlamayı duygusallığa bağlarız toplum olarak… “Çok duygulandım” der ağlayan biri en kısa cevap olarak, neden ağladığı sorulduğunda. Genelde de kadinlar ile bagdastirilir yada cocuklara özgüdür bizim kültürümüzde… Erkek adam ağlamaz, o kadar aciz değildir çünkü…

Peki düşündünüz mü, gercekte insanları ağlatan sebepleri? Ne kadar birbirleriyle zıt durumlarin insanda ağlamayla sonuçlandığını: Sevinçte ağlatır, hüzünde, hasrette ağlatır, kavuşmakta, onurlandırılmak ta ağlatır, onurunun kırılması da, başarıda ağlatır, başarısızlıkta…

Evet insan hayatı oldukca karmaşık ve kompleks bir yapıdır, ama belkide insan hayatında bu kadar zıt olguların aynı tepkiye neden olduğu başka bir durum yoktur her harlde… En basitinden  üşüdüğümüzde titreyerek, ısındığımız da ise terleyerek tepki veririz… Ama ağlamak söz konusu ise vucudumuz tüm bu tezatlıklara aynı cevabı verir…

Belkide ağlamak sandığımız gibi, sadece içinde bulunduğu duruma beynimizin verdiği tepki değildir? Belkide daha derin anlamlar içeren bir süreçtir, beynimizin bize ve çevremizdekilere vermeye çalıştığı bir mesajdır, anlatım dilidir…

Neden mi?

Doğumdan sonra, ilk nefesimizi aldigimiz da istisnasiz hepimiz ağlariz. Bu hayatta olduğumuzu anlatan ilk mesajımızdır. Sonrasinda her aciktiğimizda ağlariz,  sonra sirayla altimiz temizlenmesi gerektiginde, rahatsiz olduğumuzda, bişey istediğimizde, istemediğimiz de… Ağlarız ama hep bişeylar anlatiriz karsimizdakine, ağlamakla ilk iletişimimizi kurarız çevremizdekilerle… ilk dilimiz (lisanımız) olur ağlamak…

Nedense sonra konuşmaya başlariz, ağlamaktan ziyade kelimelerle anlatmaya başlariz kendimizi. Sonra yavaş yavaş bırakırız ağlamayi, günlük hayatımızdan uzaklaştırıp unuturuz,  hatta zaaf olarak görmeye bile başlariz… Birde bu yetmezmiş gibi ona yeni anlamlar yükleriz kelimelerden…. Zaaf gibi, duygusallik gibi… Sadece kadınlara ve çocuklara mahsusmuş gibi davranırız sanki onsuz bu günlere gelmişiz gibi… Yani hayata gözlerimizi ilk açtığımızda sahip olduğumuz ilk lisanınımızı kaybederiz kelimelerin arasında…

 

Kategoriler
Genel Konular

Değirmen

Yıllar yıllar önce, bugünkü teknolojiyi bırakın elektriğin bile haytımıza yeni yeni girdiği günlerde, gecenin zifiri karanlığında, göz gözü görmekten aciz karanlıkta, ormanın otasındaki patika yolları elindeki küçün elektrik lambasının cılız sarı ışığıyla aydınlatarak yürüyen iki çocuk vardı… Ormanı, dereyi aştılar, düzlükte biraz yürüdüler, önlerinde son bir dere vardı menzile varmak için…

185755_19315250176_7307_n

Dere gürdü, o yüzden üzerinde, aslında sadece kökünden kesilmiş ve bir tarafından biraz yontularak düzleştirilip derenin aktığı derin çukurun üstüne yatırılmış ağaçtan başka bişey olmayan tahta köprü vardı. Değirmen bu köprüyü geçince az ilerideydi. Zifiri karanlıkta, adımlarıyla sallanan tahta köprüyü geçtiler… Az ilerde değirmenin taşlarını döndürmek için yönü değiştirilmiş ve su çıkış ucu daraltılmış metal borudan akan suyun gür sesi duyuldu…
Değirmenin içinden cılız bir ışık sızmış, o karanlık ve ıssız yerde insan olduğunu haykırmıştı bile.

Burhan kapıya vurdu;
-Yusuf dayı!!!

İçeriden suyun döndürdüğü değirmen taşının sesinin dışında ses gelmiyordu… Çocukların beklediği ses değirmen suyunun geldiği arktan geldi;

-Öyy!*

Çocuklar ark’a doğru yönelirken adam zaten gelmişti yanlarına… Kapıdan içeri girdiler… Kapının hemen solunda tek oda değirmenin ortasın, değirmen taşı dönerken bir taraftanda ezdiği buğdaylardan çıkan unu savuruyordu, hemen önündeki tekneye… Kapının hemen sağında ise odun ateşinden çıkan dumanlarla kap kara olmuş taşlarla örülü bir ocak vardı…
Adam dinledi çocukları… Sonra az işinin kaldığını onuda bitirip çıkabileceklerini söyledi… Çocukları ateşin başına geçirdi, altlarına bir parça kilim verdi ve ateşe biraz daha odun attı…

Yüksek ve dikçe bir tepenin hemen dibinde, yanından ve altından geçen derelerin karanlığında, koca söğüt ağaçlarının altında, sanki sonradan yapılmamış da hep ordaymış gibiydi bu ahşap yapı… Mevsim sonbahardı, hava soğuk ve hafif yağmurluydu… Gelirken biraz korkmuş biraz üşümüşlerdi…

Ama şimdi; Ocakta yanan ateş yüzlerine ve ellerine vurmuş sıcacık olmuşlardı… Hiç konuşmadan, sadece gürültüyle akan suyu, dönen taşların ve taşların arasına yukarıdan akan buğdayın sesini dinliyorlardı. Arada odunlardan gelen ve parlayarak ortalığı biraz daha aydınlatan ateşin sesi duyuluyordu…

İçersi mis gibi taze un ve odun ateşinde yapılan mayasız çörek kokuyordu… Çocuklar birazda ısımanın verdiği rahatlıkla uyudular ateşin başında…

Yıllar yılar sonra çocuklar büyüdü, hayatları değişti… Bir tanesi bir gün çok uzaklara gitti, gittiği yerdeki arkadaşı ona kalacağı oteli bile ayarlamıştı ve havalimanından alıp doğruca oteline götürdü… Uçak gece geç saatlerde indiği için işin doğrusu otel odasına girip uyumuştu hemen…
Sabah uyandı… Elini yüzünü yıkadı, odasının balkonuna çıktı… Aslında denizi merak ediyordu… Öyle ya burası Avrupa’nın hatta dünyanın sayılı tatil merkezlerinden biriydi küçük bir ada, tatil cennetiydi…İspanya’da. İbiza adasındaydı…
Oteli küçük bir butik oteldi, adanın en hakim tepesinde şehri yukarıdan gören diğer taraftanda uçsuz bucaksız Akdeniz’e bakan bir yerdi… Ama o sadece otelin bahçesinde sivri minaremsi yapısıyla ortada öylece duran değirmeni gördü… Hemen bahçeye indi, değirmene gitti, kapısındaki yazıya göre yaklaşık beş yüz yıllık olan değirmeni inceledi… Sonra orda çalışan gençle konuştu… Değirmen otel sahibi aileninmiş, yapılacak iş kalmayınca otele çevirmişler burayı, sonra ek binalar yapılmış. Öğrendiki otelin adı da zaten İspanyolca değirmen anlamına gelen Moolin’aydı … Bu değirmen şu bildiğimiz hepimizin kafasında mıh gibi kazınmış görüntüsü olan yel değirmeniydi… Hani şu Don Kişot’un savaş açtığı değirmenler…

Sonra düşündü, çocukluğunda geçirdiği o geceyi, değirmeni… Üstünden otuz sene geçti geçmedi dedi kendi kendine… O değirmen artık nerdeyse çevresindekilerle birleşmiş tamamen kaybolmuştu… Suyu akmaz, taşı dönmez, tatillerde gelipte görmek isteyenlerden başka kimse, kapısını açmazdı… Ona sadece gerçek dostları sahip çıkmıştı, ağaçlar, dikenler ve sarmaşıklar… Sarıp sarmalamışlardı onu çoktan, bu untulmuşluğunu teselli edercesine…

Düşündü yine, neden asırlardır bu değirmen burada ayakta, hatta sahiplerine çalışmasa bile para kazandırıyorda, bizim değirmen bukadar kısa sürede yok olup gidiyor? Acaba yel değirmeni taştan, bizimki ağaçtan olduğu için mi? Yoksa fark o değilde sahiplerin de yani bizlerde mi?
Çok mu çabuk tüketiyoruz herşeyi? Çok mu doyumsuzuz? Bu yüzden mi bukadar çabuk değiştiriyoruz yerimizi yurdumuzu… İşimizi, haat eşimizi? Yani hayatlarımızı???

*Yöresel ağızda, seslenirken kullanılan “Ey” gibi, seslenilen kişinin cevabı olarak “Öyy” kullanılır.

Kategoriler
Genel Konular

Okuyan çocuk….

Yıllar önce köyünün ilkokulunda okumayı öğrenmiş bir çocuk… Yaşadığı gördüğü çevrenin dışına çıkmanın tek yolu olarak kitap okumayı bilmiş… Her okuduğu kitapta başka dünyalara, başka ülkelere, başka kültürlere gitmiş… Başka çocuk olmuş…
Sonra bir gün o çocuk gerçekten başka yerlere gitmiş, yalnız kalmış, tek başına kalmış… Yine okumaya başlamış yine başka dünyalara gitmiş, geldiği yere, daha önce yaşadığı kültüre gitmiş…
Başka çocuk olmuş…

Kategoriler
Genel Konular Kişisel makaleler

Kerim…

Nedir Kerim denilince insanın ilk aklına gelen? İnsanlar bu kelimeyi duyunca ne düşünür ne hatırlar dersiniz? Allahın 99 isminden biri mi? Yoksa bi tanıdık, bir abi, kardeş, baba mı? Bellkide sadece yalın anlamıyla arapça büyük demek olduğu mu? Kimin aklına hangi anlamaları çağrıştırır acaba?
Ya benim aklıma ne gelir dersiniz? Hiç biri… Bu ismi duyduğumda öncelikle benim aklıma günahlarım gelir… Sonra bunu içimdeki sızı takip eder… Neden sorusu… Herşey yine bi açmaza girer kafamda…
Düşünün, belkide sizin günahlarınızın bedelini ödeyen masum, hiç birşeyden haberi olamayn bir çocuktur Kerim…
Benim aklıma hep o gelir… Burnum sızlar… Gözüm dolar….