Kategoriler
Film Görüşleri Hollywood Sinema Dünyası Türk Sineması

Ölmeden Önce İzlemeniz Gereken 150 Film

Otoriteler, akademiler, sinema dergileri, eleştirmenler, sinema siteleri, forumlar ve şu meşhur 1001 filmi çeren ‘kitap’!…  O kadar çok bu tarz liste var ki! Ee bende eksik kalmayayım ve kendi ‘kişisel’ listemi hazırlayayım dedim sinemaseverler için. Popüler sinema adı altında anılan ve ‘kolay’ izlenen filmler ile ‘sanatsal’ tarafı ağır basan -ve adı sanı pek duyulmamış olan- filmleri harmanlamaya çalıştım, tek bir tarafa bağlı kalmaktansa.  Aslında liste ‘kişisel’ bile olsa, sinema tarihinde önem arz eden filmleri kapsadığı için zaten hepsi sinemaseverlerin izlemesi gereken filmler. Hatta siz bu filmlerin yönetmenlerinin tüm filmografilerini de bitirmeye çalışın derim. İşte ölmeden önce izlemeniz gereken 150 film (aslında 150’yi biraz aştığımı da belirteyim)

 

11:14 (2003)
12 Angry Men
1900 (1976)
2001: A Space Odyssey (1968)
21 Grams (2003)
28 Days Later (2003)
3×3: Nines (2007)
4 luni, 3 saptamâni si 2 zile (2007)
400 Blows (1959)
A Ay (1988)
A Bout de souffle (1960)
A Woman under the Influence (1974)
Alien (1979)
All About Eve (1950)
All That Jazz (1979)
Amadeus (1984)
Amarcord (1973)
Amelie (2001)
American Beauty (1999)
Amores Perros (2000)
Anayurt Oteli (1986)
Annie Hall (1977)
Asphalt (1929)
Atonement (2007)
Au Hasard Balthazar (1966)
Babel (2006)
Bambi (1942)
Bananas (1971)
Being John Malkovich (1999)
Belle de jour (1967)
Berlin Alexanderplatz (1980)
Big Fish (2003)
Bin-jip (2004)
Black Swan (2010)
Blade Runner (1982)
Blood Simple. (1984)
Blowup (1966)
Blue Velvet (1986)
Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom (2003)
Bonnie and Clyde
Branded to Kill (1967)
Brazil (1985)
Breakfast at Tiffany’s (1961)
Breand and Roses (2000)
Bringing out the Dead (1999)
Brokeback Mountain (2005)
Bronyenosyets Potyomkin (1925)
Butch Cassidy and the Sundance Kid (1969)
Cache (2005)
C’era una volta il West (1968)
C’era una volta in America (1984)
Children of Men (2006)
Chung Hing sam lam (1994)
Citizen Kane (1941)
Cloverfield (2008)
Come and See (1985)
Cool Hand Luke (1967)
Dancer in the Dark (2000)
Das Cabinet des Dr. Caligari. (1920)
Delicatessen (1991)
Delivarence (1972)
Der amerikanische Freund (1977)
Der Siebente Kontinet (1989)
Dogville (2003)
Don’t Look Now (1973)
Double Indemnity (1944)
Edward Scisssorhands (1990)
El espíritu de la colmena (1973)
Eraserhead (1977)
Europa (1991)
Fa yeung nin va (2000)
Faces (1968)
Fanny and Alexander (1982)
Fantasia (1940)
Fargo (1996)
Fight Club (1999)
Forbidden Planet (1956)
Forbrydelsens element (1984)
Gandhi (1982)
Gloria (1980)
Gone with the Wind
Goodfellas (1990)
Gycklarnas afton (1953)
Happiness (1998)
Hayat Var (2008)
Hiroshima mon amour (1959)
In the Valley of Elah (2007)
Inland Empire (2006)
Jodaeiye Nader az Simin (2011)
Julet and Jim (1962)
Kaç Para Kaç (1999)
Kes (1969)
Koroshiya 1 (2001)
l arrivee d un train en gare de la ciotat (1895)
L’eclisse (1962)
La Dolce Vita (1960)
La historia oficial (1985)
Ladri di biciclette (1948)
Låt den rätte komma in (2008)
Le Charme discret de la bourgeoisie (1972)
Le Mepris (1963)
Le Samourai (1967)
Leon (1994)
Lola + Bilidikid (1999)
Lola rennt (1998)
Lost Highway (1997)
LOTR: Trilogy (2001-03)
M (1931)
Matrix (1999)
Mean Streets (1973)
Memento (2000)
Metropolis (1927)
Mia aioniotita kai mia mera (1998)
Midnight Cowboy (1969)
Miller’s Crossing (1990)
Modern Times (1936)
Moulin Rouge! (2001)
Mulholland Drive (2001)
Naked (1993)
Paris, Texas (1984)
Paris-Texas (1984)
Pather Panchali (1955)
Persona (1966)
Pleasantville (1998)
Pi (1998)
Pyscho (1960)
Raging Bull (1980)
Rashomon (1950)
Requiem for a Dream (2000)
Reservoir Dogs (1991)
Riso amaro (1949)
Satantango (1994)
Sedmikrasky (1966)
Seven Samurai (1954)
Shadows (1959)
Sisters (1973)
Smultronstallet (1957)
Solyaris (1972)
Some Like Hot (1959)
Stalker (1979)
Star Wars Trilogy (1977-83)
Sunset Boulevard (1950)
Suspiria (1977)
Süt (2008)
Swoon (1992)
Taste of Cherry (1997)
Tarzan (1999)
Taxi Driver (1976)
Taxi zum Klo (1980)
Treeless Mountain (2008)
The 39 Steps (1935)
The Aparment (1960)
The Asphalt Jungle (1950)
The Birds (1963)
The Boys in the Band (1970)
The Conformist (1970)
The Conservation (1974)
The Elephant Man (1980)
The Fountain (2006)
The Godfather (1972)
The Good, The Bad and The Ugly (1966)
The Graduate (1967)
The Green Mile (1999)
The Host (2006)
The Hustler (1961)
The Lady Vanishes (1938)
The Last Man on Eart (1954)
The Lost Wordl (1925)
The Maltese Falcon (1941)
The Man Who Wasn’t There (2001)
The Network (1976)
The New World (2005)
The Roaring Twenties (1939)
The Seventh Seal (1957)
The Shawshank Redemption (1994)
The Sting (1973)
The Third Man (1949)
The Wall (1982)
The Wizard of Oz (1939)
The Wrestler (2008)
Thelma and Louise (1991)
There Will Be Blood (2007)
Tpuch of Evil (1958)
Törst (1949)
Twelve Monkeys (1995)
Twin Peaks: Fire Walk With Me (1992)
Uzak (2002)
War and Peace (1956)
War Requiem (1989)
Weekend (1967)
Yumurta (2007)
(Bu liste sinema-arti-sinema.blogspot adresinde de yayımlanmıştır.)
Ozzy.
Kategoriler
Anketler Film Görüşleri Günlük hayat

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 2 (Harry Potter and the Deathly Hallows: Part2, 2011)

 

BİR FENOMENE VEDA

2001’de başladı ilk macerasına Harry Potter. J.K. Rowling’in ödüllü romanı Chris Columbus’un yönetmenliğinde perdeye aktarılmıştı. Gerek ülkemizde, gerek yurtdışında hem gişesi iyiydi, hem de eleştirmenlerden olumlu eleştiriler aldı Felsefe Taşı. Ardından gelen ikinci bölüm yine Columbus’un ellerine emanet edildi ve karşımıza ‘epik fantezi’ türünde 2000’lerin en başarılı örneklerinden biri çıkmıştı. Mitolojik ve mimari tasvirler, yılan-Basilisk tasarımı, geçmiş-gelecek üzerine aforizmaları ve Harry’nin macerasını bir adım yukarıya taşıması açısından önem arz ediyordu bu film. (Columbus’un sinema tarihinin ‘fantezi’ evreninden bolca ilham alan kişisel ‘fantastik ve büyüleyici evreni’nin serinin hayranları tarafından ayrı bir önemi vardır.)

Sonra projenin başına, Columbus’dan çok daha iyi bir yönetmen olan Cuaron geldi, karakterlere ve öyküye gerçekçi bir doku katarak fantastiği ‘film-noir’ alanına hapsetti. Kuşkusu serinin sinemasal açıdan en zeki filmiydi Azkaban Tutsağı. Her bölümde yönetmenlerin kendilerine has dokuları var ama özellikle bu bölüm serinin en önemli ‘yönetmen filmi’. Mike Newell’in ‘ergenlik buhranları’ üzerinden akan ve aşk dokusuna sahip Ateş Kadehi derken, son dört bölümün yönetmeni Yates, seriye Curaon gibi farklı bir gerçekçilik kattı. Özellikle ilk partta kullandığı el kamerası çekimleri ile sinematografik alanda ‘farkı’nı ortaya koydu.

Bu bölüm ise yine Yates’in ellerinde. İlk partı geçen sene izlemiştik ve hem serinin hayranları hem de eleştirmenler tarafından sevilen bir bölüm olmuştu. Bende oldukça beğenmiştim açıkçası. Avrupa sinemasını temel alan sinematografisi, kara-film dokusuna sahip görselliği, müzikleri, ‘varoluşçu’ senaryosu, dingin akan ‘soyut’ olay örgüsü ve ‘gençlik’ ve ‘yol’ filmini karıştıran yapısıyla Cuaron’un ‘karanlık’ film-noir dünyasının düzeyinde bir devam filmiydi.

Bu bölüm ise, hayranları ve sinemaseverler için ayrı bir önem taşıyor. Tam 10 yıllık bir ‘dünya fenomeni’nin ‘finish’ bölümü haliyle. Beklentiler de büyük. Ama elbette ki bir ‘tedirginlik’te var, sonuçta beşinci ve altıncı bölümlerde gördüğümüz ‘yüzeysel roman uyarlaması’ tavrı burada da kendini gösterebilirdi, J. K Rowling’in şimdiden efsane olmuş roman serisinin son romanına sadece ‘sembolik’ bir bölümle veda edebilirlerdi; yapımcılar ve elbette ki bu seri dışında hiçbir tecrübesi olmayan David Yates. Ama bu serinin İngiliz serisi olması neyse ki bu endişeleri boşa çıkartmış.

Başta söylemek gerekir, bu açıdan korkacak birşey yok. Film, ilk part düzeyinde, oldukça iyi bir seyirlik. Romana sadık kalan bir uyarlama. Elbette Harry ile Voldemort’un ‘son düellosu’ görkemli olmalı ve tüm serinin anahtar sırlarını ortaya çıkarmalı. Bu ‘görkem’ fazlasıyla var, efektler ve aksiyon birinci sınıf. Tam 10 yıldır beklediğimiz büyük Hogwarts ‘istilası’ çarpıcı sahnelerle tasvir ediliyor.

İlk partın görüntü yönetmeni Eduardo Serra ile müzisyen Alexande Despalt çalışmalarını ustaca harmanlıyor,  ilk bölümün ‘varoluşçu’ dünyasını devam ettiren, dışavurumcu, mistik, soyut ve büyüleyici bir karışım elde ediyorlar. Film Avrupai sinematografisini harfiyen bu bölümde de kodluyor. John Williams’ın eşsiz notaları ise kimi anlarda karşımıza çıkıyor, final jeneriğinde ustanın ölümsüz şaheseri ve en iyi bestesi, bir ‘fenomen kuşağı’nı tanımlayan “Hedwig’s Theme”nin kullanılması ustaya ve serinin hayranlarına ayrı bir saygı. İlk bölümü başlatan bu efsanevi müzik son bölümü de kapatmış oluyor böylece. Senaryonun başarısı hızlı tempo ve kurgu içinde ortaya çıkıyor. Steve Kloves, ilk partta ‘drama’ yönünü daha belirgin hale getirip aksiyonu arka plana atıyordu, bu filmde ise ikisi dengeleniyor.

Serinin tüm ‘özü’, Harry Potter’ın yara izinin olduğu o ‘gece’nin gizemi açıklanyor elbette, mitolojik ve gizemli kavramlarda; Snape’in gözyaşları ile Harry’nin düşünseline yaptığı yolculukla ve Severus’un bakış açısıyla. Kitabı okumayanlar için bir miktar kafa karışıklığı olabilir düşünseli sahnesinde çözülen düğümler. Ama neyse ki sonra toparlanıyor ve kitabı okumayanlar içinde yapboz tamamlanıyor.

Olay örgüsü, ilk parta göre daha ‘düz’, ama daha açık ve belirgin. Her ne kadar yedinci kitabın iki bölüme ayrılmasına karşı çıksam da -hala da şüphelerim var aslında- sanki devasa romanı yaklaşık 5 saate hakkıyla yayabilmişler gibi geliyor bana. Karakterler de artık ‘üç boyutlu’ hale getirilmiş -haliyle-. İlk yarı ‘banka’ sahneleriyle çarçabuk geçiyor, ikinci yarıda ise Hogwarts ‘istilası’ start alıyor. Özellikle Karanlık Lord’un ‘devasa ordusu’nun saldırıya geçtiği anlarda gerilim tırmanıyor.

İngiliz oyuncular her zaman ki gibi iyi. Radcliffe hala ‘vasat’. Watson ve Grint ise her zaman ki gibi ‘iyi’ iş çıkarıyorlar. Öpüşme sahneleri bile var. Neville karakteri ise filmde Snape gibi ‘kilit’ rolü oynuyor ve karakteri canlandıran Matthew Lewis bu kilit rolü iyi sırtlıyor. Alan Rickman ve Maggie Smith ise kusursuz. Rickman’a en çok sahne verilen bu bölüm sanırım.

Bellatrix’in Molly Weasley tarafından öldürüldüğü sahne biraz geçiştirilmiş ve araya sıkıştırılmış gibi. Lupin, Tonks ve Fred gibi ‘özel fan’ları olan karakterlerin öldürüldükleri sahneler gösterilmiyor bile -filmin kusurlarından biri de bu. Çocuk bekleyen Lupin ile Tonks’un öldüğünü gösteren sahne herşeye karşın duygusal. Belki bu karakterlerin, kitabın fanları, öykü ve Harry ile duygusal geçmişleri olduğu içindir. Bunlar filmlerde pek iyi işlenememişse de kitapta, özellikle Lupin ile Harry arasında, belki Sirius kadar olmasa da özel bir ilişki vardır. Haliyle David Thewlis gibi oyuncularda ‘performans’ sergileyemiyorlar. Emma Thompson ve Jim Broadbent gibi oyuncular ise harcanmış. Ralph Fiennes ve Carter ise olması gerektiği gibi ‘kötü’.

Thompson neredeyse 5 saniye görülüyor ve sadece bir cümle ediyor! Broadbent’de öyle. John Hurt filmin girişinde az ama öz bir sahneyle ‘finish’ini veriyor. İlk bölümde Harry açısından önemli bir karakterdi bu asacı dedemiz. Imelda Staunton ve diğer bakanlık üyelerinin bakanlıkta hiçbir sahnesi olmaması ise kötü olmuş. Staunton Umbridge karakterine yeni açılımlar getiren bir oyuncuydu oysa.

Yates bu bölümün daha epik ve melankolik olacağını söylemişti. Aslında bu ‘melankoli’ tanımı ilk parta daha çok uyuyor ama epiklik konusunda kusurları olmasına rağmen çokta sıkıntısı yok bu bölümün. Özellikle ‘duygusal epik’ sahneler açısında. Filmin, hayranları için hazırlaması gereken ‘veda filmi’ duygusu, belki kimi fanatiklerin ‘ağlama’ beklentilerini karşılıyor.

Trollerle türlü yaratıkların birbirine karıştığı savaş sahnesi, Voldemort ile Harry’nin son düellosu ve Hogwarts meydanında kozların paylaşıldığı ve tüm karakterlerin meydanda karşılaştığı anlar bu epikliğe katkıda bulunuyor. Filmin en iyi sahnelerinden biri, Harry’nin, özellikle Melez Prens bölümü ve Dumbledore’un ölümü sonrası akla takılan soruları ve bu ‘yara izli kahramanın’ sırrını çözmek için düşünseline yaptığı ziyaret. Bu bölüme hakkıyla yer ayrılmış. Harry’nin ailesinin öldürüldüğü geceye geri dönüş ve Snape’in davranışları, final sahnesinden bile daha duygusal. Keza Snape’in ölüm sahnesi de öyle. Yani fanatikler rahatça ağlayabilir. Snape bu bölümde gerçekten de ‘çekici’ bir karaktere dönüşmüş.

Harry’nin ölen ailesi ve Lupin ve Sirius ile ormanda buluştuğu sahne, ayrıca Dumbledore’la Harry’nin King’s Cross’da buluştuğu hayal sahnesi -ve Voldemort’un kanlı ‘yaratık’ tasviri ise, kitaptakini başarıyla perdeye geçiriyor.

Filmin kusurlarına gelince, belki de baş kusur yönetmenin Hogwarts savaşını ve savaş alanını, Harry ve arkadaşları Hortkulukları yok ederken ‘arka fon’da vermesii.. Bu seçim ‘efektten tasarruf’ olabilir ama yinede izleyiciler için ‘büyük bir kusur’. Bu konuda hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. Neyse ki Harry tekrardan dirildiğinde, efekt değil ama etkileyicilik açısından düello başarılı sahneleri çıkageliyor.

Elbette kusursuz olmayan ama ‘iyi’ bir veda bu. Daha iyisi yapılabilir miydi? Evet. Kitaba göre daha epik bir ‘son anlayışı ve yoğun bir duygusallık olabilirdi. Özellikle okula ve yan karakterlere daha iyi bir veda yapılabilirdi, veya final daha epik ve duygusal bir şekilde kapanışı verebilirdi, örneğin vinçle üstten yapılan bir çekimle, arkasına Desplat’ın müziğini alarak. Tren garında başlayan 19 yıl sonra epilogu ise üçlünün çocukları dahil olmak üzere daha iyi verilebilirdi. Oysa finalden önceki bölümde duygusal tonla fantezi tonu iyi ayarlanmış. Bu açıdan belki L.O.T. R. serinin son bölümünün etkisini yapmayabilir.

Ama yinede onun kadar ‘özel’ olan, ileride mutlaka anılacak bir ‘İngiliz’ serisi Harry Potter. Gerçi finalde ‘devamı var!’ mesajı insanı biraz huzursuz ediyor. Umarım böyle bir hataya düşülmez, gelecek yeni seri önceki serinin başarısını yerle bir etmez.

Ve tüm bu kusurlar  filmin iyi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu son bölümü, Yates’ten başkası yönetseydi şayet, Avrupai ve modern sinematografiden mahrum kalabilirdik, karşımıza yetişkin işi bir son dört bölüm yerine çocukça devam filmleri veya final bölümü gelebilirdi. Zaten Yates’in serinin diğer yönetmenlerinden farkı da stilize görsel tavrı, üslupçu ve ölçülü anlatımı, seriye yetişkin işi bakışı ve gerçekçi tonu.

Yani sonuç olarak bu bölüm hayranlarını tatmin edecektir diye düşünüyorum, kişisel olarak sevdim. Bu son iki bölümü ise, son bölüm ilkinin atmosferini devam ettirdiği için tek film olarak sayarsak, serinin en iyi 5 filmi içine koyabiliriz; sırayla Sırlar Odası, Felsefe Taşı, Azkaban Tutsağı, Ateş Kadehi ve Harry Potter Ölüm Yadigarları Part 1-2. Ama herşeye karşın serinin tüm filmleri izleyicilere keyif veren ve sevenlerini tatmin eden başarılı filmlerdi. Özellikle 6. bölüm görsellik açısından serinin en çekici bölümüydü. Efekt konusunda ise 2, 4, 5 ve bu son film ‘en iyiler’den. Seriyi benim gibi sevenler hiçbir bölüm için ayrım yapmayacaklardır.

Ve 10 yıllık bir fenomen de böylece bitmiş oluyor. Aslında üzülmedim de değil, ne de olsa kitap çıktı çıkalı bende bir Harry Potter ‘hayranı’ olup çıktım, filmler de cabası. (Tabii oyunculardan imza almak için bir hafta boyunca gala gecesinin yapılacağı yere kamp kuran ‘çılgın fanlar’ kadar değil!) Bu filmde hayranlar için özel bir anlam ifade ediyor tabii, son kitap çıktığında ki gibi. Yara izli, uzun saçlı, gözlüklü büyücü Harry ve arkadaşlarının maceralarını, türlü fantastik yaratığın ve maceranın kol gezdiği Hogwarts’ı, Dumbledor’u, Minevra’yı, asi Snape’i özleyecek miyiz peki? Evet. Ama neyse ki dvd diye birşey var değil mi?

SERİNİN BÖLÜMLERİNİ KİŞİSEL BEĞENİLERİME GÖRE SIRALARSAM;

1. Sırlar Odası
2. Felsefe Taşı
3. Ateş Kadehi
4. Azkaban Tutsağı
5. Zümrüdüanka Yoldaşlığı
6. Ölüm Yaigarları
7. Melez Prens

SİNEMASAL AÇIDAN DEĞERLENDİRİRSEK;

1. Azkaban Tutsağı
2. Ölüm Yadigarları
3. Sırlar Odası
4. Melez Prens (senaryo değil görsel açıdan)
5. Felsefe Taşı
6. Zümrüdüanka Yoldaşlığı
7. Ateş Kadehi

FİLMİN PUANI: 3.9 / 5

Kategoriler
Film Görüşleri Hollywood Sinema Dünyası

2000’lerin en iyi aksiyon filmleri

2000’ler aksiyon sineması açısından, özellikle gelişen teknolojinin de yadsınamaz katkısıyla gerçekten ‘parlak’tı. Yeniden çevrimlerden çizgi-roman uyarlamalarına, yenilikçi denemelerden  ‘bilgisayar oyunu estetiği’ni kullanan yapıtlara kadar dolu dolu bir 10 yıl geçirdik diyebiliriz. Bende tüm bu filmler arasından öne çıkan ve tam başarıya ulaşmış en iyi ‘12’ filmi seçtim.

1. Casino Royale (2006)

Aksiyona ‘hayat’ katan ve modern bir yorum getiren film. Ayrıca en iyi Bond filmi. Daha önce “GoldenEye” filmini de yönetmiş Martin Campbell bu filmle Bond külliyatını A’dan Z’ye kadar yenilemişti. Karşımıza da, ölçüsüzce kullanılmış kafa ütüleyici ‘çöp aksiyon’ sahneleri yerine son derece ölçülü verilmiş ‘gerçekçi’ ve stilize aksiyon sahneleriyle dolu, ‘kumarhane’ sahnelerinde de dinlenme imkanı veren karizmatik bir aksiyon filmi çıkarmıştı. Tabii bu karizmaya Daniel Craig’in katkısı yadsınamazdı.

2. Mission Impossible: III (2006)

Üçlemenin en iyisi. Brian De Palma’ın iyi değerlendirilememiş stilize tavrı ve John Woo’nun ‘fazla kafa ütüleyen’ kof aksiyon sahneleri bu filmde ölçülü bir şekilde harmanlanıyordu. J.J.Abrams’ın başından sonuna hiç düşmeyen bir tempoyla ve merak unsurlarıyla izleyiciyi ekrandan ayırmayan hızlı kurgusu ve görkemli aksiyon sahneleri takdire şayandı. Özellikle son yirmi dakika ayrı bir heyecanlı!

3. Collateral (2004)

Auteur yönetmen Michael Mann’ın kişisel olarak ‘en iyi filmi’ saydığım Collateral, bir seri katille masum bir taksiciyi aynı gecede buluşturup seyirciyi heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyordu. El kamerasıyla çekilmiş ve şiirsel bir dille anlatılmış bu stilize aksiyon modern bir klasik olarak görülebilir. Üstten çekilen L.A. sahneleri ise insanı büyülüyor.

4. Hanna (2011)

Ağdalı edebiyat uyarlamarının usta yönetmeni Joe Wright, daha yeni sayılan bu filmle aksiyona farklı bir alan açtı diyebiliriz. Genç bir kızın ‘kendini bulma öyküsü’nü stilize aksiyona aracı eden yönetmen, minimalist dokulu Fransız aksiyon filmlerini de bolca andıran ‘soğukkanlı’ bir film getirmişti önümüze. The Chemical Brothers’ın müzikleri ise insanı yeterince gaza getiriyor. Yenilikçi ve öncü bir aksiyon filmi.

5.  Kill Bill Vol. 1 / Vol.2 (2003-04)

Tarantino’nun ‘intikamcı gelin’inin öyküsü, göz bile kırpmadan izlenen, De Palma’nın  şiddeti stilize bir şekilde kullanan tavrından ve Uzak Doğu dövüş filmlerinden bol bol ilham alan düello sahneleriyle çoğu sinemaseverin  sinemasal hafızasına çakılan bir filme dönüşmüştü.

6. Crank 2: High Voltaine (2009)

İlk filmi sevenler bu filme bayılırlar herhalde. Daha fazla aksiyon, daha fazla komedi, daha fazla erotizm. Mizahla aksiyonun stilize bir şekilde harmanlandığı bu film, ‘deli işi’ kurgusuyla adrenalin pompalıyor ve başından sonuna nefes aldırmıyor. Jason Statham da her zamankinden daha karizmatik ve ‘asi’!

7.  The Bourne Ultimatum (2007)

Paul Greengrass’ın bu filminden nefret edenler ve fazla yorucu bulanlar oldu. Doğrudur. Film belki fazla yorucu evet, bunda aksiyon sahnelerinin el kamerasıyla ve diğer sahnelerin MTV klip estetiğiyle çekilmiş olmasının da payı olabilir.  Ama türün ve serinin iflah olmaz hayranlarının filme bayılmalarına engel olmadı  tüm bunlar. Bir an bile düşmeyen temposuyla, fiyakalı görüntüleri ve müzikleriyle türün önemli örneklerinden biri Bourne Ultimatum.

8. The Dark Knight (2008)

Nolan’ın Batman serisini kişisel olarak tam bir başarı olarak görmüyorum. Batman’in, özellikle Tim Burton filmlerinde yakaladığı o büyüleyici atmosfer gereksiz ve ‘yüzeysel’ gözüken bir ciddiyetle yerle bir olmuştu. Gotham’da suç olaylarının kol gezdiği, Scorsese’nin ‘mafya filmleri’nden çok iyi bildiğimiz Las Vegas’a dönüşüp tüm gizemini yok etmişti. Ama herşeye karşın az ama öz aksiyon sahneleri kalite kokuyordu! İkinci yarıda ‘parçalı kurgu’ sayesinde giderek artan heyecan ise filmi ilgi çekici bir seyirliğe dönüştürmüştü.

9. Superman Returns (2006)

Bryan Singer’ın Superman fanları tarafından topa tutulan filmi, gerçekten seriye yeni bir boyut getiren muazzam bir iş.  Doyurucu ve görkemli aksiyon sahneleri ise filmin ‘felsefik boyutu’na ilginç bir şekilde ayak uyduruyor.

10. X-Men 2 (2003)

Listedeki ikinci Singer filmi. X-Men çizgi romanına kişisel bir yorum getiren yönetmen, altmetinleri dolu dolu olan bol karakterli bir aksiyon filmine imza atmıştı. ‘Ötekileştirme sorunu’ üzerinden yaptığı toplumsal eleştiriyle çizgi-romanın atmosferine uyan aksiyon sahnelerini garip bir uyumla karşımıza getirmişti.

11. Sucker Punch (2011)

Zack Synder’ın en iyisi. ‘Hikayeyi boşver, aksiyonun tadını çıkar!’ sloganını kendine rota olarak seçmiş yönetmen bu filmle bizi devasa bir bilgisayar oyununun içine hapsediyordu. Klasik bir ‘kaçış’ öyküsüne farklı açılımlar getiren film, çekici kızlarıyla, müzikleriyle ve kusursuz efektleriyle 2000’lerde ‘bilgisayar oyunu estetiği’ni en iyi şekilde kullanan filmlerden biriydi.

12. TRON: Legacy (2011)

2011’in görsel açıdan en önemli ‘sinema olayı’.  Devrimci görselliğiyle insanı bambaşka bir evrene, son model bir ‘bilgisayar oyunu’nun içine hapseden, yeşil ve mavi görsel dokuların ağırlıkta olduğu ve Daft Punk’ın 80’lerden ilham alan ‘elektronik müziği’yle devleşen bir görsel şölen.

Opsiyonel Öneriler: Watchmen, Spider-Man Serisi, Batman Begins, Jumper, Hellboy.

Kategoriler
Film Görüşleri Hollywood Sinema Dünyası

Haftanın Filmi: Larry Crowne (2011)

KLASİK BİR ‘İKİNCİ BAHAR‘ ÖYKÜSÜ


Larry Crowe daha vizyona girmeden önce, fragmanında sayesinde ‘sıradan bir romantik komedi‘ olduğunu avaz avaz söylemişti bizlere. Ama doğrusu Tom Hanks‘ın hem yazıp yönettiği, hem de başrol oynadığı bu film, beklenenin de altında bir film çıktı. Artık yaşını başını almış Hanks, belli ki fazla kafa yormadan sadece 30’lu yaşlardaki kadınların ilgisini çekebilecek ve her yaz onlarcası vizyona giren sıradan bir yaz ‘chick flick‘i yapıp paraları ‘götürmek’ derdinde. Gerçi artık kokuşmuş bu türde ne gibi yenilikler yapılabilir ki? Ee hem film yap hem oyna kolay değil tabii, kısa yoldan kar zamanı ne de olsa! Eşlikçisi Julia Roberts ise bu ‘orta yaş aşk hikayesi’ni ilgi çekici kılabilmek için projenin baş makinistlerinden olmuş ama o bile filmi kurtaramamış!

Hikaye bildik aslında. Larry Crowne adında yaşını başını almış ‘market’ çalışanı filmin başında ‘eğitim yetersizliği’ bahanesi ile işten kovuluyor. O da ‘inadım inat’ diyerek gidip bir okula yazılıyor. Tabii anladığınız gibi öğretmenlerden biri de Julia Roberts! Kocasıyla sorunları bir yana, işine sanki ‘zorla’ giden ve adeta ‘çöküntü’ halinde olan bir kadın. Ee haliyle bu iki orta yaşlı insan birbirlerine aşık olacak değil mi? Ama ondan önce, daha doğrusu filmin ilk yarısı, Larry’nin bir çeteye katılıp baştan aşağı yenilenmesi ve hayatın tadını çıkarması, yani ‘gençleşmesi’, değişimi vurgulanıyor.

Pantolonuna zincir takıyor, saçını hippi motorcular gibi kestiriyor. Mercedes ise Larry’li bulunca değişiyor tabii! Kısa ikinci yarıda ise, ‘yapsam mı? yapmasam mı?’ minvalinde iki karakterin ikilemleri ve klasik olarak ‘o geceyi unut!’ diyen kadın yüzünden şehri terkediş faslı yaşanıyor, bu yaklaşık yarım saat içinde pek önemli birşey olmuyor.  Ancak sonlara doğru birbirlerine abayı yakıyorlar ve final gelip çattığında aşırı klasik bir tavırla ikisini muratlarına erdiriyor, eski hayatlarını geride bırakıp ‘ikinci baharları’nı yaşamayı başlıyor ikili;  genç kızların ‘ayy ne romantik!’ dediklerini duyar gibiyim. Yani filmin ortalarında bir ‘öpüşme’ sahnesi dışında yaşanan bir aşk, hadi onu geçtim bir flört dönemi bile yok. Daha çok Hanks’ın karakterinin yeni ortamlar keşfedip gençleşme sürecini ve yeni bir işe girmesini izliyoruz.

Hikayenin tüm virajları ve karakterlerin tüm öyküleri, geçmişleri, hal ve hareketleri, durumları -yan karakterler de dahil- bilindik, sıradan. Komedi ise yetersiz. Sadece sınıftaki eğlenceli karakterler sayesinde ve bazı durumlarda ufak bir sırıtma yaşanıyor, hepsi o! Tom Hanks hayli yaşlanmış, ama yarı çıplak vücudunu sergilemekten çekinmiyor. İlk defa gözüme bu kadar sempatik geldiğini de eklemeliyim. Julia Roberts ise türlü çeşitli estetik müdahaleleri sayesinde güzelliğine yazık etmiş ve o da haliyle yaşlanmış. Ama karakterine belli bir canlılık katıyor, onu sırtlanıyor ve var olduğu tüm sahnelere ayrı bir ‘parlaklık’ katıyor.

Bu filmin tek artısı bu oyuncuları ‘görmek’ oldu benim açımdan. Onlarda öyle düşünmüş olmalılar ki eCatherine Zeta-Jones’lu The Rebound’un bile gerisinde, ondan da ‘basit’ bir senaryo üzerinden hareket eden bir film çıkmış. Seks konusunda bile ondan daha muhafazakar. Türü yenilemek bir yana, Hanks, Nia Vardalos ile filmi yazarken pek uğraşmamış ve kafa patlatmamış olmalı.
Yani filmin yavanlığını oyuncular bile örtemiyor. Ama yinede başından sonuna kendini izlettiren hoş bir seyirlik, ve neyse ki sıkıcı değil. Süresinin kısa olması da bir avantaj. Eğlenceli yan karakterler -ekonomi öğretmenine dikkat!- ve belli bir motor ve rock müzik tutkusu -motor sahneleri iyi çekilmiş, onu söyleyelim- bu tv filmi düzeyindeki filmin oyuncular dışında diğer artıları, ha birde bitiş jenerikleri! Romantik-komedi tutkunu, ‘çamurdan olsun romantik-komedi olsun!’ diyen bayan seyircileri zaten yakalayacaktır bu film, ama hoş bir seyirlik olmaktan öteye gidemediği için diğerlerine tavsiye etmek zor. Giden sadece oyuncuların hatrına gider. Yazık! Oysa bu ikiliden iyi bir film çıkabilirdi. İkiliyi çok iyi değerlendiren Mike Nichols filmi Charlie Wilson’s War’ı bir düşünün! Kaçan fırsatlar işte….

FİLMİN PUANI: 2.2 / 5

Kategoriler
Film Görüşleri Sinema Dünyası

Son 15 Yılın En İyi Komedi Filmleri

Son 15 yılda, özellikle 2000’lerde çok başarılı komedi örnekleri gördük. Ve bu filmlere gerçekten güldük diyebiliriz. Kimileri de yaratıcılık anlamında neredeyse başyapıt düzeyinde işlerdi. Hatta bu filmler çoktan hayranlarını bulup  ‘klasik’ oldular bile. Bende izlemeyi unuttuğunuz veya  atladığınız bir film olabilir düşüncesiyle ve son 15 yılın ‘komedi sineması’nı değerlendirmek adına, ‘yapay/sahte/sulu’ komedilerin dışarıda tutulduğu ve türü tam olarak komedi olmasa da onun kıyılarında gezen ve komediyi yan tür seçen bağımsız örneklere yer veren, ayrıca ‘opsiyonel öneri bölümü’ de içeren bir liste hazırladım. Hepsini bulup izleyin ve bol bol gülüp eğlenin derim! ) İyi okumalar!

1. Being John Malkovich (John Malkovich Olmak, 1999)

Listenin sinemasal anlamda en iyi filmi. Charlie Kaufman’ın Eternal Sunshine of the Spottless Mind ‘den de bildiğimiz ‘entelektüel mizah’ı Spike Jonze’un aykırı ve stilize yönetmenliğiyle birleşince ortaya tüm zamanların en yaratıcı ve orijinal filmlerinden biri çıkmış. Varoluşsal meseleler hakkında da birçok şey söyleyen bu film, hem zeki esprileri ve göndermeleriyle, hem sürükleyici bir kurguyla komediyi ustaca harmanlayan yapısıyla, hem de güçlü altmetinleri ve sinematografisiyle birçok kişi için bir ‘modern klasik’ mertebesine çıktı bile. Özellikle Keener ve Diaz arasında yaşanan ‘lezbiyen aşk’ üzerinden yürüyen kimi komedi anları sizi kahkahalara boğabilir, benden söylemesi.

2. Shrek 1-2 (Şrek 1-2, 2001, 2004)

Listenin üst sıralarında bir animasyon. Gerek klasik filmlere ve masallara yaptığı göndermeleri, gerek masalları tersyüz eden anlayışıyla postmodern bir animasyon başyapıtı olan bu seri, özellikle serinin ilk filmindeki yetişkin işi incelikli esprileri ve olay örgüsüyle sadece son 15 yılın değil tüm zamanların en iyi ‘film’lerinden birine dönüşüyordu ve günümüzün bu tarz ‘bozucu’ anlayışa sahip animasyonlarına,  ürettiği yenilikçi formülü sayesinde öncü olup çıkıyordu. Maalesef ilk iki filmin düzeyine ulaşamayan iki de devam filmi var bu serinin.

3. Stranger Than Fiction (Lütfen Beni Öldürme, 2006)

2000’lerin en yaratıcı ve orijinal filmlerinden. Bir roman kahramanını gerçek yaşama transfer eden bu fantastik hikayeli film, içerdiği entelektüel mizahı bir yana, insana pek az filmde yaşayacağı bir seyir zevki veren bir filmdi.

4.  The Darjeeling Limited (Küs Kardeşler Limited Şirketi, 2007)

Wes Anderson’ın en iyi filmi. Üç kardeşin annelerine ulaşmak için çıktıkları tren yolculuğunda ‘yaşamın özü’nü aramaları ve ‘kimlik karmaşası’ yaşamaları, Anderson’ın entelektüel ve kara-mizahı karıştıran stiliyle harmanlanıyor, karşımıza ‘yol filmi’ konseptinin üzerine oturtulmuş bir kara-komedi çıkıyordu. Zoom kamera efektlerine dikkat.

5.  Freaky Friday (Çılgın Cuma, 2003)

Anne-kız Lindsay Lohan ile Jamie Lee Curtis’in bedenleri değişiyor, böylece görevlerde de karışıklık olunca şamata ve kahkaha tufanı başlıyor. Başından sonuna tempoyu ve komediyi hiç düşürmemesi ve şaşılacak biçimde ‘sulu komedi’ anlarına yer vermemesi bu ‘capcanlı’ filmin artılarından. Tabii oyunculuk performanslarını unutmamak gerek. Özellikle skandallarıyla tanınan Lohan’ın komedi oyunculuğu konusunda Curtis’ten geri kalmadığı ortada. Filmin özellikle okulda geçen bölümleri yüksek komedi anları içeriyor.  Kolay kolay karşınıza çıkmayacak, izlerken çok keyif alacağınız, seyir zevki yüksek bir komedi.

5. Little Miss Sunshine (Küçük Gün Işığım, 2006)

Son yılların en iyi Amerikan bağımsızı. Sıcacık bir ‘yol hikayesi’. Her biri topluma göre ‘farklı’ olan üyelere sahip tuhaf  ‘aile’ üzerinden sistem eleştirisi yapan bu film, hüzünlü, bir o kadar da kalbe dokunan gerçekçi bir komedi. Finalde gülmek yerine gözyaşı akıtabilirsiniz. Özellikle Toni Collette müthiş.

6.  Shaun of the Dead (Zombilerin Şafağı, 2004)

‘Zombi filmleri’ ancak bu kadar güzel ti’ye alınabilirdi. Yeni nesil İngiliz usta Edgar Wright yaratıcı İngiliz mizahı ile bol bol kahkaha attırırken toplumsal eleştiri yapmaktan da eksik kalmıyordu. Bu kanlı macerayı izlerken yanınızda yaşlı biri olmasın, gülme krizine girmeleri tehlike yaratabilir!

7. Borat – Brüno (2006-09)

Sacha Boran Cohen’in bu iki filmini aynı anda anmak gerek. Mizahi tonları neredeyse aynı, ikisinin de yönetmeni Larry Charles olunca! Özellikle Brüno komedi ve ‘eleştiri’ açısından Borat’tan birkaç gömlek üstün. Eşcinsel Brüno bir iş kazası (!)  yüzünden şöhretten düşünce, evlat edinme başta olmak üzere tekrardan ‘yıldınızı parlatmak’ için türlü çeşitli yollara başvuruyor. Bir ara ‘normal erkek’ olmayı bile deniyor hatta.

Bu sırada, kendi şöhretlerine prim yapıp göz boyamak isteyen ‘yardımsever’ ünlülerden eşcinsel düşmanlığına, ‘televizyon manyaklığından politikaya kadar ‘kaba ve acımasız’, ama yerine ulaşan, güçlü bir eleştiri söz konusu. Hem ‘salt komedi’ olarak izleyip kahkahalara boğulabilirsiniz, hem de filmi bu açılardan değerlendirip takdir edebilirsiniz, seçim sizin.

Filmin tüm bunları sadece 70 dakikada doyurucu bir şekilde yapmasını da hanesine artı puan olarak ekleyelim (Borat’ın süreside aynıydı). Cohen’in nefis kompozisyonunu da unutmamak gerek. Özellikle Brüno’da yaptığı hayali seks sahnesi, filmin komedi açısından zirve anı! Filmi izlemeseniz bile o sahneyi ‘sadece gülmek’ için herhangi bir yerden bulup izleyin derim.

8. The Royal Tenenbaums (Tenenbaum Ailesi, 2001)

Anderson’ın en iyi filmlerinden biri. Eksantrik ve ‘çılgın’ aile bireylerinin ‘sancıları’ üzerinden yürüyen entelektüel mizah, hüzünlü bir ‘aile öyküsü’yle karışıyor bu sefer. Çizgi roman dokusu veren stilize görselliğe ve kusursuz oyunculuklara ve yönetmenliğe dikkat.

9. Scary Movie 3 (Korkunç Bir Film 3, 2003)

Sinemasal açıdan tartışılır bir seri ama hiciv ve komedi açısından gerçekten güldürüyor, David  Zucker ise turnayı gözünden vuruyor. Ve tartışmasız serinin en iyi filmi. Samara ile yapılan tekme-tokat şovunda kahkahalar silsilesi yaşanabilir. Gülmedik derseniz yalan söylemiş olursunuz. Süresi de kısa olduğu için defalarca izlenebilir, özellikle kötü anlarınızda izlendiğinde sizi kendinize getirebilir. Özellikle Anna Faris’e dikkat!

10. Whatever Works (Kim Kiminle Nerede?, 2009)

Bir komedi filmleri listesi Allen’sız olur mu hiç? Kendisi yetmişini devirdi artık, senede bir ‘hafif’ filmler yaparak kendini tatmin ediyor, iyi de yapıyor aslında. Hem onun kendine has ‘Allen mizahı’nı özlememiş oluyoruz, hem de keyifli bir buçuk saat geçirmiş oluyoruz (Woody amcanın filmleri genellikle bu kadar sürdüğü için!). Bu ‘yaşlı adam-genç kız aşkı’ öyküsü geveze mizahıyla keyif verici bir deneyim olarak değerlendirilebilir. Evan Rachel-Wood ise cabası.

11. Be Kind Rewind (Lütfen Başa Sarın, 2008)

Gondry Kaufman’dan ayrıldı ve kendi senaryosunu yazıp filme çekti. Klasik, kült ve B-movie’lere yapılan göndermeler, filmi de ‘sinefil mizahı’ yapan özel bir filme dönüştürdü. Jack Black ve Mos Def’in çok iyi bir ikili olduğunu hatırlatalım. Özellikle Ghostbusters sahnelerinde.

12. Death at a Funeral (Cenazede Ölüm, 2007)

Frank Oz’un bu ‘cenazede karışan işler’ temalı şamatası gerçekten güldüren zeki bir film. Tek mekanda yaptığı bu komedi Hollywood’un ilgisini çekmiş olacak ki bir yeniden çevrimi yapıldı.

13. Garfield (2004)

Pek önemli bir film olmayabilir, ama bu şişko ve tembel kedinin hal ve tavırları, maceraları seyirciyi eğlendirmedi diyemeyiz. Özellikle Okan Bayülgen’li  Türkçe seslendirmesi çok başarılı. Devam filmi ise ilkinin düzeyine ulaşamadı.

14. About a Boy (Bir Erkek Hakkında, 2002)

Weitz kardeşler American Pie  saçmalığına bulaşmadan önce, mavi ve gri görsel dokuların hakim olduğu bu ‘buhranlı tipler’ öyküsünü çekmişlerdi. Hugh Grant, Toni Collette ve yeni X-Men filminde Beast karakterini canlandıran genç Nicholas Hoult bu duygusal komedinin başkarakterlerine başarıyla hayat veriyordu. Grant’ın en iyi performansı diyebiliriz Will karakteri için. Film ise karakterlerin içini ustaca dolduran, izlenmesi gereken başarılı bir bağımsız örnek. Özellikle yönetmenlerin müzik merakı ve seçimleri, ayrıca kurgu ve görüntü çalışması artılarından.

15. 11:14 (2003)

Kesişen hayatlar temalı bir kara-komedi. Bir kaza sonucu bir düzine insan bu kan ve cinayetin kol gezdiği kara-film dünyasına hapsediliyordu.  Yönetmeni Greg Marcks ise bu açıdan Coen Kardeşlerden bol bol ilham alıp bir grup azınlık tarafından ‘mini bir başyapıt’ ilan edilen bir ‘kült film’e imza atıyordu. Ama 35 yaşındaki genç yönetmenin maalesef sonraki aksiyon projesi ‘battı’ diyebiliriz. Hilary Swank’a da şapka!

16. Date Night (Çılgın Gece, 2010)

Steve Carrell’in en iyi filmi diyebilir miyiz? Diyebiliriz. Yanında 30 Rock’ın Tina Fey’i var. ‘Hayatları bir gecede altüst olan masum evli çift’ teması bu filmde kaliteli komedi anlarıyla (özellikle ikilinin striptiz sahnesi görmeye ve gülmeye değer!) ve hızlı tempoya sahip olay örgüsüyle tekrardan canlanıyordu. Sürükleyici ve yeterince komik bir seyirlik.

17. Pink Panther (Pembe Panter, 2006)

Kimileri beğenmedi, kimileri bayıldı! Peter Sellers’li müfettiş Clouseau filmlerinin yerini tutması mümkün değil, ama pop şarkıcı Beyonce Knowles’i de kadrosunda bulunduran bu bol karakterli yeniden çevrim, müfettişin güldüren sakarlıkları ve Steve Martin’in komik aksanıyla başarıya ulaşan bir filme dönüşüyordu. Kevin Kline ve bu filmde ne işi olduğu pek anlaşılamayan Jean Reno’nun filmin dikkat çekici yan karakterlerine hayat verdiklerini hatırlatmak gerek.

18. My Best Friend’s Girl (Arkadaşımın Aşkı, 2008)

Oyuncu kadrosundan güç alan ve ‘ahlaksız’ tavrıyla romantik komedi türüne yenilik getiren keyifli bir seyirlik. Dane Cook’un şebeklikleri sizi güldürebilir!

19. Eyyvah Eyvah (2010)

Listenin tek Türk filmi. Onca ‘sulu Türk komedisi’ arasından sıyrılan bu kaliteli komedi filmi Demet Akbağ’ın abartılı pavyon şarkıcısı rolü ve Demirer ile yaptıkları ‘kör taklit’i ile hafızalara kazınmıştı. Televizyonlarda bol bol tekrarı verilen ve ‘izlenilmemesi’ mümkün olmayan bu filmin tam başarıya ulaşamamış bir de devam, daha doğrusu ‘tekrar’ filmi var. Ama yine de Recep İvedik yerine bu iki filmi birkaç kere izleyip gülmenizde sakınca yok. Samimi, sıcak ve hoş bir seri ne de olsa.

20. Christmas with the Kranks (Çılgın Yılbaşı, 2004)

Finalde klasik bir Noel komedisine dönüşebilir ama ilk yarıda ‘Noel’e karşı olan çift’ Tim Allen ve Jamie Lee Curtis’in ‘komşu’larından köşe bucak kaçtığı anlar görülmeye değer başarılı komedi anları. Ama dediğim gibi finaldeki mesaj filmin başarısına gölge düşürüyor ve aykırı olmaktan çıkıyor.

Opsiyonel öneriler: Mozard and the Whale, Hot Fuzz, Vampire Sucks,  Scott Pilgrim vs. the World, Sunshine Cleaning, Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl, Cheaper by the Dozan, Crank 2: High Voltaine, Mambo İtaliano.

Sizin de eklemek istediğiniz filmlerde varsa yorum bölümünden ekleyebilirsiniz.

Ozzy.


Kategoriler
Film Görüşleri Hollywood

Transformers 3: Dark of the Moon (2011)

transformers-3-ayin-karanlik-yuzu-20.jpg

YAZIN EN İYİ ‘BLOCKBUSTER’I

Açıkçası ilk iki Transformers‘ı hiç sevmemiştim. Bu yeni bölüme de gitmeyi düşünmüyordum, ilk iki film bu film için ‘önyargı’ oluşturdu doğal olarak. Ama denemekte yarar var deyip, salonun yolunu tuttuk ve gözlüklerimizi takıp filmi izledik. Gittiğime de pişman olmadım. Hemen söylemeliyim ki bu bölüm serinin en iyi filmi olmuş.

Üç boyutun gerekliliği konusunu, (Bay her ne kadar bu ‘icat’a sıcak bakmadığını söylesede sanırım Spielberg’in zorlamasıyla filmi üç boyutlu çekmiş), dövmeli Amerikan askerlerinin ‘propaganda‘sını, oradan da işin ticari boyutunu bir kenara bırakırsak bu film gerçekten de ‘eğlendirme’ görevini başından sonuna kadar yerine getiriyor. Sinema sanatına hiçbir katkısı yok ama sonuçta bu bir ‘popcorn film‘.

Hikayeyi anlatmaya gerek yok, çünkü bu tür filmlerde hikayeyi bir kenara atıp aksiyonun tadını çıkarmak gerekir. Salonun yolunu tutan tüm seyircilerin amacı da bu değil mi zaten?

İlk yarıda -özellikle Sam’in işe girdikten sonraki sahnelerinde- sempatik karakterlerin etkisiyle komediye ve esprilere ağırlık verilmiş, aksiyon ikinci plana itilmiş. Bu açıdan film gerçektende eğlendiriyor, güldürüyor. Hatta bir ara keşke Bay komedi filmi çekseymiş diye düşünmedim değil. Üstelik işin içinde patron rolünde kadroya yeni katılanlardan John Malkovich var!

Frances McDormand, Patrick Dempsey ve Megan Fox’tan çok daha alımlı ve yetenekli olan (Fox’un bir röportajında Bay hakkında bahsederken yaptığı ‘Hitler benzetmesi’ yüzünden kovulduğu iyi olmuş) Rosie Huntington-Whiteley ise kadroya yeni katılanlardan, ve filme renk katmışlar.  Shia Labeouf ise filmi sırtlanmış ve karakteri gerçekten sempatik.

İkinci yarı ise adeta görkemli bir aksiyon operası. İlk yarıda takip sahnesi hariç neredeyse hiç olmayan aksiyon sahneleri, ikinci yarıda finale dek hiç durmayan bir tempoyla, hıphızlı bir kurguyla kendini gösteriyor ve aksiyon açlığımızı doyuruyor, filmi aksiyon açısından kurtarıyor.

Biraz yoruyor da, özellikle son 50 dakika da aksiyon bir an bile hız kesmiyor. Ama kimi kısa molalarda bu yorgunluğu telafi ettiği oluyor. Komedi ise azalıyor.

Bu formül ilk iki filmde de karşımıza çıkmıştı, aslında bu bütün serinin kodlarını oluşturuyor ve biraz da tv dizisi havası katıyor. Kolaya kaçmak mı? Olabilir ama fiyakalı sahneler bunları unutturuyor. Efektler gerçekten de nefes kesici ve efektlere verilen gözle görülen bu emek saygıyı hakediyor. Müziklerde nefis. Robotlarda, özellikle Star Wars’ın iki kafadarını andıran ikili sempatikler.

Film elbette kusursuz değil, mesela koca koca robotların dört beş Amerikan askerinin öldürme çabaları biraz fazla uçuk kalıyor. Ama yinede ondan bekleneni veren bir film bu ve upuzun süresine rağmen bir dakika bile sıkmadan başından sonuna zevkle izleniyor. Bu açıdan bu yazın en iyi ‘blockbuster’ filmi diyebiliriz. Ve benim bu yıl en beğendiğim aksiyon filmi, hele aksiyon-macera diye karşımıza gelen ve bu açıdan bile doyurmayan X-Men, Super 8, Karayip Korsanları, hatta Kung Fu Panda 2 gibi vasat yapımlardan sonra!

Sonuç olarak çok iyi bir film olmayan, çok şey beklememeniz gereken ama önyargınızı bir kenara bıraktığınızda zevkle izleyeceğiniz hoş bir eğlencelik. Haftasonu sinemaya gitmek isteyenler için iyi bir seçim, tavsiye edebilirim.

FİLMİN PUANI: 2.7 / 5

(Bu yazı sinema-arti-sinema.blogspot.com’da yayımlanmıştır.)

Kategoriler
Film Görüşleri

LE MEPRİS – (NEFRET, 1963)

LE MEPRİS - (NEFRET, 1963)

GODARD ODYSSEİA DESTANINI İRDELİYOR

Devrimci yönetmen Jean-Luc Godard’ın filmografisinin en güçlü eserlerinden biri olan Le Mepris, onun film anlayışını ve akımını en güzel bütünleyen filmlerinden biri.

Le Mepris’te Camille ve Paul isimlerine sahip ‘arızalı çift’ ikilisi ile en iyi filmi A bout de Souffle’da yer alan  Jean Seberg ve Jean Belmondo’ya selam çakar, aslında bir bakıma o filmdeki ilişkinin devamı sayılır buradaki karı-koca’nın aşk öyküsü. Godard ‘romantik aşık’ ve ‘melodramatik ilişki’ filmine, yani ana-akım sinemaya göz kırptığı gibi, ikili ilişkilere yeni açılımlar getirir, onu ilmek ilmek işler ve sonuç olarak aşklarda ‘şüphe’ye yer olmadığını  ve küçük bir kıvılcımın dahi ‘trajik son’a kontenjan bulabileceğini hatırlatır.

Aslında Godard’ın sinemada yapmak istediği hem  Hollywood’un elinde sıkı sıkıya tuttuğu türlerle oynamak, hem de senaryo ve duygu açısından bilindik ‘dramatik yapı’larla oynamak ve seyirciyi şaşırtmak. Öyle ki, böyle bir öykü ana-akım sinema örneklerinden birinin içinde karşımıza çıksaydı, bu çaresiz aşık kavuşurdu, ama Godard bunun yerine ‘trajik son’u tercih ediyor. Sinemaya yenilik getiren plastik ve tekniğinin, yani sinematografisinin yanında bu hüzünlü sonuyla da mükemmel bir bütüne kavuşan filmle her iki tarafa hizmet etmiş oluyor yönetmen.

Ayrıca her filminde olduğu gibi yine ana türün yanında alt türlerle donatıyor filmini, örneğin ‘film içinde film’ mantığını uyguluyor burada.  Yapımcının zoruyla Bargot’u filminde oynatmak zorunda kalan –filmine bu yüzen çıplak sahne bile ekleyen- Godard, filmdeki senarist karakterini bir bakıma kendine uyguluyor, yapımcının hem yönetmenin hem de senarist üzerindeki politik baskısı, hem de bu baskının filmdeki aşkı etkileyiş şekliyle de  yine önceki filmlerinde yaptığı gibi sisteme politik bir şekilde kafa tutmuş oluyor.

Ayrıca en son Werner Herzog’un My Son My Son What Have Ye Done filminde ve Black Swan’da gördüğümüz ‘tiyatro ya da sahne metninin gerçek öyküye aracı-referans’ olması burada Odysseia destanıyla sağlanıyor. Yani filmine ‘mitolojik’ bir kavramda katıyor. Böylece aşkından şüphe eden Paul’un ikilemleri ve Camille ile çarpık ilişkisi burada Odesse ve Penelope‘nin ilişkilerine, ikisinin yaşadığı şüpheden doğan açmazlarına tekabul ediyor.

Yani Godard yine devrimci ve yenilikçi bir eser vermiş oluyor. Kimilerine göre yönetmenin en iyi eseri olan Le Mepris, müziğiyle de hayran bırakırken yönetmen girişteki renk değiştiren filtrelerle de görsel becerilerinden sadece birini kanıtlamış oluyor.  Ayrıca bu filmde genellikle tercih ettiği geniş planlarsa hem karakterler tahlillerine hem de nefis doğa manzalarını ve iç mekanları ustaca kullanış şekline katkıda bulunmuş oluyor.
FİLMİN PUANI: 5 / 5