Kategoriler
Genel Konular

YOKSULLUĞU YENİDEN DÜŞÜNMEK

Yoksulluk, bizimle birlikte yaşayan bir değişmez yoldaş olarak varlığını sürdürmektedir. İstatistikçiler, otoritenin, yoksulluğu kontrol altında tuttuklarını göstermek için sıkı çalışmalar yapıyorlar. Herşeye rağmen yoksulluğun hiç görülmediği İsveç ve İsviçre gibi ülkeler de var. Ancak yoksulluk anlaşılması zor bir konu. Bangladeşi ele alalım : Bangladeş, tartışmasız yoksul bir ülkedir. Eğer ben bir Bangladeşli olsam yoksulluğu nasıl algılardım ? Bazı Bangladeşliler çok zengindirler; örneğin Bangladeşteki bazı çiftçilerin zenginlikleri İsviçredeki çiftçilerin zenginlikleriyle hiçbir şekilde kıyaslanamayacak kadar iyidir. Acaba Bangladeşliler kendilerini yoksul gibi düşünüyorlar mı ? Eğer düşünüyorlarsa kimlerle ve nasıl ilişkilendiriyorlar ?

Bir diğer örnek olarak, batılı ekonomistlere göre eğer Çin’de, büyüme hızı nüfus artışının üzerinde tutulabilirse gelecek kuşakta kesinlikle yoksulluğun yok olacağını ileri sürmüşlerdir. Çin’de gelecekte bu senaryo gerçekleşirse, iş pazarı daralacak, ücretler artacak ve halk, istihdamın yoğun olduğu yerlere yönelecektir. Buna kapitalizmin meşhur yok oluş hareketi diyebiliriz. Bu durum, aşırı yoksulluğun kaçınılmaz bir durum olduğu değil de tarihsel bir sonuç olduğu düşüncesini arttırmaktadır. Ancak, ekonomistlerin Çin için söyledikleri doğruysa, özgür bir pazar yaratmak, işçi akımlarına müsaade etmek, yeterli büyüme oranını sürdürmek gibi onların her söylediğini yapan Amerika’da neden hala aşırı yoksulluk vardır ? Bugün Amerikan halkının beşte biri yoksulluk içinde yaşamaktadır.

Filozofların bu konudaki görüşlerine bakılırsa, sorun eşitlik ve özgürlük arasındaki karşıtlıktan kaynaklanmaktadır. Onlara göre özgürlüğün bedeli karşılığında herkes eşit olabilir. Buna rağmen kimisi özgürlüğü seçerken kimisi eşitliği seçmiştir. Artık, ileri kapitalist ülkeler dahi zorla elde ettikleri azıcık eşitliği dahi koruyamaz hale geldiler. Vergilere başkaldırılar gittikçe yaygınlaşmakta. Parası olan insanlar da paralarını hantal bürokrasiye vermek istemiyorlar.

Diğer bir konuya geçersek : Eğer toplum ve devlet, yoksulları ihmal edip terk ederse yoksulların nasıl bir seçeneği olacaktır ? İlk önce örgütlenme üzerinde durmak gerekir. Örgütlenme, yoksulların geçim sorunlarını karşılıklı bir işbirliği içinde çözme çabalarını sonuca ulaştırır. Bir de bununla alakalı güç kavramından bahsedeceğim. Ancak asıl amacım insanların kendilerine yardım etmesini sağlayan güç. Bu yoksulluk için bir çözüm yolu değildir, ancak hayatta kalma yolu olabilir bana göre. Bu açıklamalarda sonra yoksulluk kavramına somut bir yapı kazandırmak istiyorum.

YOKSULLUĞUN ANLAMI

Anglo-Amerikan ( İngiliz ve Amerikan kültürünün ortak özelliklerine sahip ) ülkelerinde yoksullukla ilgili dört görüş vardır : Bürokratik, moralistik, akademik ve stratejik görüş. Bunlardan stratejik görüş yoksulluğu, doğrudan doğruya yoksulların sosyal aktivite yokluğuna bağlamaktadır. Şimdi bu görüşleri açıklamaya çalışacağım.

1. Bürokratik Görüş

Düşük Gelirli Nüfus
Mutlak Yoksulluk
Göreli Yoksulluk

Bu görüşte belirleyici olan gelirdir. Bu da yoksul insanların tüketim gücü ile ilgili sorunu ortaya çıkarıyor. Düşük gelir, orta ve yüksek gelirlerle tezat teşkil ediyor ve yoksulların yoksulluk yaftasını ortadan kaldırıyor. Yoksulluk sınırı da, mutlak yoksullarla göreli yoksulları ayırmak için kullanılıyor. Burada yoksulluk, zenginliğin azlığı veya yokluğu ile az bir mülke sahip olma anlamlarına geliyor.

2. Moralistik Görüş

Kutsal Yoksul
Mahrum Yoksul
Çalışan Yoksul
Yoksulluğu hak eden yoksul
Popüler sınıflar

Bu terimlerin çoğu yoksulluğun sorumluluğunu yoksullara mal etmektedir. Bu terimler dini veya politik bir anlam çerçevesinde yoksulluğa moral bir yargı yüklemektedirler. İncil’de, cennete ulaşmak için iğnenin deliğinden yoksulların geçebileceği söylenmektedir. Dolayısıyla bazı dinler yoksullara yardımı teşvik ederken bazıları da gönüllü yoksulluğu öngörmektedir ( dilenen keşişler vs. ). Mahrumluk kavramı da yardıma muhtaç olmakla eşdeğer sayılıyor. Temiz ve çalışkan bir hayat sürenlere de yoksulluğu hak edenler denilmektedir. 19.yy. burjuva söyleminde çalışan yoksullar, ahlaksız, saldırgan ve isyana eğilimli sınıf olarak addedilmiştir. Popüler sınıf dedikleri de bürokratik görüşteki düşük gelirli sınıf içerisinde yer alırlar.

3. Akademik Görüş

Yapısal Yoksulluk
Dışlanma
Marjinalleştirme
İstismar

Tipik olarak bu kavramlar, yoksulların kendilerini aşan güçlerin kurbanı olduklarını iddia eder. Bu kavramların her biri de farklı çözüm yolları öngörmektedir. Yapısal yoksulluk, yoksulluğun sosyo-ekonomik düzen içerisindeki yapısal koşulların bir sonucu olduğunu kabul eder. Buna düzenin, emek piyasasındaki büyük miktarlarda işten çıkarmaları yaratması ya da küçük çiftçilerin topraklarından çıkarılmasına yol açacak yaygın üretimin oluşturulması gibi koşulları sağlaması örnek olarak verilebilir.
Dışlanma, dolaşımdaki sermayenin birikiminden bazı grupların dışlanması ya da bu grupların ekonomik büyüme adına elde ettikleri imtiyazların eşit bölüşümünü savunur.
Marjinalleşme, işçilerin artı emeğini sömüren bir sınıf olduğu sürece ahlaken kabul edilemez bir yoksulluk geçerli olacaktır der. Marksist literatürün bir kavramıdır.

4. Yoksulların Sesi

Yetki Vermeme

Bu teori, yoksul insanların çabalarıyla örgütlenme ve politik mücadeleye dahil olmak üzere gıda, güvenlik ve barınma gibi ihtiyaç duyulan temel gereksinimleri ifade etmek amacıyla ortaya çıkıyor. Bu teorinin üç boyutu vardır : sosyal, politik ve psikolojik boyutlarıdır. Sosyal boyut, göreli olarak yoksul insanları geçimlerini sağlamak üzere üretim gerekli kaynaklara ulaşmadaki yetersizliğ; politik boyut, yoksul insanların politik alanda yeterli bir şekilde temsil edilmemelerini ve psikolojik boyut ise, yoksul insanların değersizlik düşüncesini içselleştirerek otoriteye pasif bir şekilde boyun eğmeleri durumunu ifade etmektedir.

Sonuç olarak, sorun, yoksul olanların sermayenin birikimi süecinde dışlandıklarında geçim için nasıl üretim yapacaklarıdır. Bir diğer yazımda çözümler sunmaya çalışacağım.

Kategoriler
Günlük hayat Günün Tarihi İslam Dini Kişisel makaleler Toplumsal Konular

Günümüzdeki Dini Zihniyet

Toplumumuzun zihniyetini hayatımızda nasıl bir yere oturtturmalıyız? Bana kalırsa hayatımızın kilometre taşlarını bir bir yerine koyarken ilk önce bu meseleyi düşünmemiz gerekir. Yani bireylerin zihniyetini inşa etme hayatımızda ayrı bir öneme sahip olmalı ve her zaman kafa yormamız gereken bir mesele olarak kalmalı. Bu bağlamda bireylerin zihni yapısı toplumun nasıl şekilleneceğine, insanların nelere boyun eğip nelere başkaldıracağına ve o toplumun kendisini dünyada nasıl bir konuma oturtturacağına karar verir. Ben de zihniyet başlığı altında günümüzdeki İslami yaşama, İslamiyet’in günümüzde nasıl algılandığına kendimce açıklık getirmeye çalışacağım.

İslamiyet’in önerdiği, istediği yaşayış şekli züht yaşamdır. Züht yaşamı da şu şekilde tanımlayabiliriz: Mele (kariyer) ve mütref’ten (konform) sakınmaktır. Kuran’da sık sık geçen mele-i mütref  bir toplumun ileri gelen kariyerist ve konformist takımı demektir. Bunlar Firavun’un sihirbazları gibi hep “Bize ne var?” ona bakarlar. İslamiyet bu tür şahsiyetleri reddeder ve buna karşıda panzehir olarak züht yaşamı öne sürmüştür. Bunları belirttikten sonra gelelim günümüzde bu konuda nasıl davranıldığına. İnsanlar hep bir rekabet içinde. Günümüzde “en iyi mevkide ben olmalıyım” düşünceleriyle yaşayan kariyer düşkünü bir zihniyete tanık olmaktayız. Bu zihniyet egoizm pınarlarından kana kana içmiş. Etrafa “Hep bana, hep bana” nidaları savurmaya alışmış ve bu şekilde hayat damarlarından birini kaybederek yaşam adabını yitirmiş durumdadır. Bir de mütref meselesi var yani bolluk içinde yaşayanlar, nimet denizinde yüzdüğünü sananlar. Rahatlıktan, lüksten şımarmış bireyciliğin köklenmesini sağlayan tabaka. Altındakini görmeyen, yardım etmeyi kırkta bir zanneden şımarık zihniyet. İslamiyet’in özüne tamamen ters bir yaşam şekline bürünmüş durumdalar. Bir arada yaşamayı, paylaşmayı yok sayan bir zihniyet kabul edilemez, bu zihniyete kimsenin boyun eğmemesi lazım. Bu anlattıklarım İslam’ın daha çok devrimci özünü anlamaktır ve günümüzde bu ruha tamamen aykırı yaşayanlara başkaldırmanın, onların boyunduruğu altında yaşamamak için bu zihniyeti yerle bir etmenin gerekliliğini aşılamaktı.

Bir de bu olaya ibadetler perspektifinden bakalım. Acaba İslamiyet’in buyurduğu ibadetlerin özünü anlayabilmiş miyiz? Ali Şeriati’nin deyimiyle şu anki toplum nüsuk (ritüel) den öteye geçemiyorlar ibadet konusunda. İlk önce yapmamız gereken ibadet ile ritüel arasındaki farkı idrak etmek olmalıdır. Benim anladığıma göre namaz camiden çıkınca başlar. Oruç ramazandan sonra başlar. Hac da hacdan döndükten sonra başlar. İşte yanlış yaptığımız nokta burası biz ibadetin ne olduğunu kavrayabilmiş değiliz. Hac Mekke’de, namaz tapınakta, oruçta Ramazan ayında olur biter anlayışına hâkimiz. Oysa bunlar sadece işin ritüelidir. Namaz, oruç, hac’da yapılacak olanlar önceden belirlenmiştir. Bu yüzden bunlar ritüel alanına girer, ibadet değildir. İbadet bunlardan sonra başlar. Namaz kılıyorsun, Allah’ın önünde eğiliyorsun, camiden çıkıyorsun bütün ömrün güçlülerin ve zenginlerin önünde eğilmekle geçiyor. Secdeye varıyorsun, dışarıda burnun havada kibirli kibirli dolaşıyorsun. Kıyamda durmak haksızlığa karşı çıkmadır. Ama hiç bir haksızlığa tek bir kelime bile edemiyorsun. Hac da sıfırlanıyoruz, rütbelerimiz kalmıyor. Safa durma muazzam bir eşitlik gösterisidir. İşte ibadet dediğimiz olay bunları idrak etmektir, yaptığımız hareketler değildir. Namazın, orucun, haccın bize ne mesaj vermek istediğini anlayıp hayatımızı ona göre şekillendirmemizdir ibadet.

Anlatmaya çalıştığım kadarıyla zihniyet meselesi bizim belkemiğimizdir. Dünyayı zihni yapımıza göre şekillendiririz. Görünen dini bırakıp ta yerine Şaman kültürüyle karışmış bir İslamiyet alırsak ne denli doğru düşünmüş oluruz, dünyada nasıl bir düzenin bekçileri olmuş oluruz umarım anlatabilmişimdir. Gönderilen mesajı doğru anlamanın ve görünen İslamiyet’i hayatımızın can damarlarından biri yapmanın vakti geldi de geçiyor. Umarım Hakkı ve Hakkaniyeti hiçbir zaman başköşeden aşağılara indirmeyiz.

Kategoriler
Kişisel makaleler

Bildiğin Gibi Değil

Çocukluğumuzu konuşmak o zamanki anılarımızı bir nebze olsun canlandırmak en sevdiğimiz muhabbettir. Çocukluk arkadaşlarımızlar bir araya geldiğimizde “Ne güzeldi o zamanlar değil mi?” ile başlayan cümlelerimiz bol olur. Çizgi filmlerden bahsedilir, sokak oyunlarından… Çocukluğumuzun ilk zamanlarından bilgisayarlar hayatımızda yoktu bu yüzden ayrı bir güzel geçiyordu. Sokak oyunlarımız hayattan en çok zevk aldığımız anlardı. Koştuk, oynadık, okula gittik. İstediğimiz olmadığında annemize somurttuk. İlla ki istediğimiz oldu sonunda, o zaman da şımardık. Yani bizim için böylesine güzel, böylesine rahat, böylesine vurdumduymaz geçti o zamanlar. Çocuktuk ve çocuk olmak mutlu olmak demekti. Başka ne istesinler ki bizden!

Çarşamba günü bir kitap okumaya başladım. Ben o yıllardan utandım, yaşadığım o rahat hayattan utandım. Yaşadığım topraklarda olan şeylerden bihaber olduğum için utandım. Onların başına mermi yağarken, her evin bir sığınağı olması gerektiği gerçeğini öğrenince kalakaldım. Ben o yıllarda her akşam huzurla uyuduğum için utandım.

Kitabın ismi “Bildiğin Gibi Değil” Fundan Danışman ve Rojin Canan Akın’ın hazırladığı ve 1975 – 1985 yılları arasında doğan 19 Kürt’ün kendi hayatlarını anlattığı kitap, gerçekten de bildiğimiz gibi değil. Bu kitabı okumak yürek ister. Dişlerimi sıka sıka, içim kururcasına okudum ben. Biraz ötemizdeki o hayatlar meğer ne de zormuş, biz hala ne saçmalıyoruz diye okudum. Bu topraklar çok acılar biriktirdi. Bir taraf o acıların üstünde rahat rahat hayat sürüyor şimdi. Başkalarının neler yaşadığından habersiz. Ama nefretleri dağlar, denizler kadar. Kitap da zaten Zizek’in bir sözüyle başlıyor: “Hikayelerini bilmediklerimizdir en çok düşman olduklarımız.” Bilsek duysak değişir mi bir şeyler? Hala zalim olmadıysak belki…

Batının rahat kanepelerinde ayaklarını uzatan, tek derdi bugün de nereye gitsem olan insanlar, okuyun bu kitabı. Bakalım o zaman o kadar rahat “Ama her şeyi onlar başlattı” diyebilecek misiniz? Babasını konuşturmak için babasının önünde defalarca tecavüz edilen Hazal’ın hikayesini duyduğunuzda onun küçücük bedeni gözünüzün önüne geldiğinde hala “Vatan sağ olsun” diyebilecek misiniz? Oturduğunuz yerden canınız istediğinde “Beğenmeyen gitsin” diyebiliyorsunuz ya, bakalım bu 19 hayattan sonra da aynı derecede fütursuz olabilecek misiniz?

Kategoriler
Kişisel makaleler Toplumsal Konular

Kapitalizm

Sözde yüksek demokrasi ile yönetilen tüm halklar, bilhassa Batı Avrupalılar ve Amerikalılar fazla kibirli sanki. Geri kalmış halklarla kendilerini kıyaslamaktan, sadistçe zevk alır gibi bir halleri var. Kompleksli, sonradan görme orta-yaşlı bir kadını andırıyorlar.

Özellikle konu siyasi rejim oldu mu, bu kıyaslama doruk noktaya varıyor. Nihayetinde batı; demokrasinin mimarıyken, doğu henüz bir arpa yol alamamıştır. Batı, bu mimarlık meselesine o kadar takılmış ki, doğuya demokrasi öğretmek gibi bir misyon edinmiş.

Oysa, demokratik ülkeler diğerlerinden çok da farklı değil. Özgür bir ülkede yaşadığına inananlar, aslında demokrasinin en temel prensibinden, kendi kendini yönetme hakkından bile (dolaylı olarak) mahrum. Çünkü demokrasi denilen şey; kapitalizmin ağızlarına çaldığı bir tutam baldan ibaret.

Sanayi Devrimi sayesinde kapitalist anlayış kendi düzeni kurarak son yüzyılda hızla güçlenerek hayatın her alanına yayıldı. Dünyanın her yerinde insanları sömürüyor, halk bilinçlenmesini engellemek için sahte üretim araçları yaratıyor, savaşlar başlatıyor antlaşmalar imzalıyor. Fakat bundan çok daha fazlasını yapıyor: Manipüle ediyor. Bunu o kadar iyi yapıyor ki halk yığınlarına sadece biçilen rolü oynamak düşüyor. Toplumlar biraz silkelenir gibi oldu hak ve özgürlüklerini talep ettiler. Ama Kapitalizm sinsice gülen, elleri ovuşturan bir edayla bu talepleri kabul etti. Ancak, tüm bunların sınırlarını yine kendisi çizdi. Nerede nasıl kullanılacağına kendisi karar verdi. İnsanlar itiraz dahi edemiyorlardı çünkü yüksek demokrasi ile yönetildiklerine çoktan ikna olmuşlardı. Müslüman toplumlar dahi kendilerini bu yalana kaptırdılar. Niye dahi diyorum? Çünkü bu sistemi bertaraf edebilecek, bu sisteme karşı ayaklanabilecek bilince sahiplerdi önceleri ama onlarda tatlı rüyalar gördüğünü sandıkları bir uykuya dalmış durumdalar. Müslüman perspektifinden bakmaya devam edelim, Müslümanların günümüzde bu sisteme ayak uydurduklarını ve “Abdestli Kapitalistler” diye tabir edilmesine bakalım.

Müslümanlar, “Yeni Dünya Düzeni” adı altında kapitalizm’in iğrenç yüzünü maskelemeye çalıştığı tehlikeli bir döneme girmiş bulunuyorlar ve Müslümanların çoğu tüm ahlaki değerlerin hiçe sayıldığı bu sisteme ayak uydurmuş bulunmaktalar. Kapitalizm denen şey dinin ruhuna aykırıdır. Her gün mülkiyetime neler katabilirim diye düşünen, toplumla hareket etmeyen zihniyet dinin ruhuna aykırıdır. Bu olay Müslümanların eyyamcılığa kaymasına neden olur ve çok riskli bir harekettir. Bireyciliği vurgulayan, insanları yoksun acınası hale düşüren bu düzenin yaşaması nasıl mümkün olabilir?! Hala bu aşağılık sistemi ayakta tutmaya uğraşıp ona bir destek bulma çabasında olanlar; ister düzgün bir toplumun ayakta kalabilmesi için ortaya çıkan zorluklara topyekun göğüs germe kaidesine uymayanlar olsun, isterse de haram servetlerine güvenen soyguncu ve vurguncular olsun kapitalizmi yaşatmayı başaramayacaklardır. Bu tür insanlar gözü dönmüş sömürücüler, sözde din adamları, her türlü zulmü reva gören zalimler her şeyi yapacaklar. Sesi çıkan insanları hapishanelere, tımarhanelere doldurabilirler, bu insanların hayatlarını yok edebilirler. Evet bütün bunları yapsalar dahi susturulması mümkün olmayan bu ses yine de yükselmeye devam edecektir. Bu ses, terini ve kanını döktüğü ülkede bir parça kuru ekmek, basit bir elbise bulamayan milyonların feryadıdır. Tüm çığlıklar kesilse de bu çığlık dinmeyecektir. Çünkü bu çığlık, ezilip dışlanan milyonların diliyle hakikatin çığlığıdır. İşte bu zalim sistem onları hayvan yerine koymuş, hislerini dumura uğratıp fakirlikle bellerini bükmüştür.

Bu insanları böyle rezil duruma düşüren bu sistemi itham ediyorum!

Müslüman ülkelerde bu sistem kendini güçlü bir yere oturtturmuş durumda buna izin veren İslam’ı anladığını zanneden Abdestli Kapitalistleri itham ediyorum!

Villalarında oturan kendi üzerine düşeni sadece kırkta bir’den sayan sözde Müslümanları itham ediyorum!

Göz kamaştırıcı nefis sofraların başına kurulan o azınlığı itham ediyorum! O azınlık millet için harcamak şöyle dursun, saymayı bile düşünmedikleri haram paraların üstüne öylece yatmaktadır.

Dünyayı zehirli bir ağ gibi saran bu düzene karşı durmak lazım. Bunun için bize bilinçli bir halk mücadelesi lazımdır. Çünkü ancak böyle bir güç bir sistemin sonu olabilir.

Bütün Halklar Birleşin!

Gelin kendimize sömürülmeden hak ettiğimiz gibi yaşayabileceğimiz bir dünya inşa edelim.

Kategoriler
Günün Tarihi Toplumsal Konular Türkiye üzerine

Başlarken..

Bu topraklar siyasi bakımdan olsun sosyolojik bakımdan olsun geçmişten beri çok farklı olaylara tanıklık etmiştir. Kimi zaman ülkenin bazı bölgelerinde insanlar sokaklarda dolaşamaz hale gelmiş, bir ölüm korkusuyla yaşamış, bazı bölgelerinde ise insanlar kimseyi düşünmeden ülkenin öbür yanını düşünmeden yaşar hale gelmiş. Batıda çocuklar babasını eve gelirken elinde bir şeyler aldığını görüp onun boynuna atlarken, doğuda çocuklar babası eve sağ geldi diye onu hiç bırakmayacakmış gibi sarılır duruma gelmişler. İşte bu topraklar bu şekilde hiçbir insanın tavsif etmeyeceği adaletsizliklere, zulümlere tanıklık etti. Ne pahasına olursa olsun hiçbir insan evladına bu şekilde bir merhametsizlik reva görülemez. Bu zulmü yapanlarında insanlıktan nasipdar olmadıklarını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Yeri geldi bu topraklar sağ-sol kavgalara tanıklık etti. Kardeşliğimizi yüceltmemiz gerekirken, sağ-sol diye gruplara ayırıp bu ülkenin gençlerini acaba ne pahasına birbirine kırdırdılar! Oturup konuşsalardı kavga edecek yanları mı yoksa ortak bir paydada buluşabilecekleri yanları mı daha çok çıkardı. Bu topraklarda kan kokusu hiç gitmedi. Biz belki bunu pek anlayamayız ama ülkenin bazı bölgelerindekiler bunu çok iyi anlayabiliyorlar. Bu durum belki de içlerinden hiç çıkmayacak bir haset duygusuna yol açıyor.  Anaların gözünden yaş hiç eksik olmadı, babalar yıkılmamak için direndiler hep içlerine attılar. Peki bu saatten sonra ne yapmak lazım? Bu topraklarda herkesin kardeş duygular beslemesi için nasıl bir yol izlenmeli?

Bu soruları cevaplamaya çalışırken birazda kendimden bahsetmek istiyorum. Ben kendimi sol düşünceye daha yakın görüyorum ama bunu söylerken de hep bir yanım rahatsız oluyor. Neden? Çünkü çevreme baktığımda solun değerlerini bu topraklarla yoğurabilen bir kitle göremiyorum. Ekmekten, adaletten, özgürlükten bahsediyor fakat  Allah lafzını zikretmeyi unutuyoruz. Ben çevremde böyle bir kitleyi gözlemlemekteyim. Sağ kesime, muhafazakar kesime baktığımızda onlara da emek kelimesini bir türlü ağızlarına aldıramıyoruz. Şunu yapmayı bir türlü beceremiyoruz: Ben bir kesimi savunurken karşı tarafında güzel yanlarını görebilmeliyim, karşı tarafında güzel yanlarını düşünmeli ve kendime örnek almalıyım. Bu şekilde bir bütünlük yakalamamız mümkündür. Yani diyorum ki bırakalım artık şu kalıplaşmış yaşayış tarzlarını, başkasının gömleğini kendimize uyarlamaya çalışmayalım. Kendimize göre bir gömlek biçelim. Her zaman için hakkaniyeti savunalım. İnsanların değerlerine, kimliklerine, yaşayışlarına saygı gösterelim. Bırakalım artık şu kavga denen hiçbir soruna çözüm olmayacak menem şeyi.  Bu topraklarda kardeşlik duygusunu yüceltelim, birlikte yaşama güvenini birbirimize verelim, hep bir ağızdan Hakkı vurgulayalım. Başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyorum. Omuz omuza olacağımız, kardeşçe yaşayabileceğimiz başka bir dünya mümkün!

MELİH KAYAR