Kategoriler
Film Görüşleri

Artificial Intelligence

4 Bugün daha izlememiş olanlara müthiş bir film önermek istiyorum: Artificial Intelligence (Yapay Zeka). 2001 yapımı bu film IMDB’den 7.1 almış; kimimiz için bu skorlar çok anlam ifade ettiği için söylüyorum zira bu kadar yüksek bir skor almamış olsaydı bile izlemenizi şiddetle tavsiye edecektim. Şimdi nedir bunun konusu dediğinizi duyare gibiyim: Konu, klişelerden öyle uzak ki filmin başlarında bu kadar sıradışı bir film klasik bilim-kurgu çizgisini taşıyordur kesin denilebilmesine rağmen aslında bu yargıdan tamamen uzak. İlk bakışta bilim-kurgu gibi de dursa filmin alt metinleri bir çok drama barındırmakta. Steven Spielberg’in de o sağlam etkisi kendini belli ediyor.
Haley Joel Osment’ın canlandırdığı David, en ileri teknolojiye sahip aynı zamanda da küçük bir çocuk görünümüne sahip robotumuz evlatlık verildiği ailedeki anneye gerçek duygular beslemeye başlar ve onu kendi annesi sanır. Filmin başında beklediğimiz Jude Law ise ortalara doğru filmde kendini gösterir; akabinde gelişen olaylar silsilesi sizi sürükler. Bu arada bana sorarsanız filmi sakın dublajlı izleyip öldürmeyin derim. İyi seyirler şimdiden..

Not: Koyduğum film afişinin çözünürlüğü konusunda anlayışınıza sığınıyorum; daha iyisini şimdilik bulamadım ne yazık ki..

Yapay Zeka

 

Kategoriler
Film Görüşleri Sinema Dünyası

Ringu vs The Ring

Bilenler bilmeyenlere anlatsın sevgili Makaleci.com okuyucuları.. Şu meşhur The Ring (Halka) filmi 1998’de çekilmiş olan Japon korku-gerilim filmi Ringu’nun remake halidir. Beğenen olduğu kadar Ringu’yu tercih edenler de çoğunlukta. IMDB’ye bakacak olursak da 2002 yapımı Naomi Watts’lı The Ring 7.1 alırken 1998 yapımı Ringu 7.3 almış.The Ring her remake filmin kaderini yaşayıp orijinaliyle karşılaştırılmaktan kimi zaman öteye geçemiyor. Ben ilk olarak The Ring’i izlediğim için bu durum benim için tam tersi şu ara.. Ringu’daki make-up efektler sanılanın aksine fazla göşterişli, çarpıcı, albenili olduğu için izleyiciyi ilk başta koltuklarından zıplatsa da bu çok uzun sürmemekte ve sonrasında insanda oturup makyajları inceleme, vay be nasıl yapmışlar bu patlamış gözü şeklinde verilen tepkilere yol açmakta zannımca.

ringu

The Ring’e gelecek olursak da film korku filminden daha çok bir gerilim filmi tadında ve belli bir noktadan sonra hikaye merak uyandırmayı sürdüremiyor; çoğu sahnesi klişelerine hapsolmuş vaziyette; izleyen olur diye sonunu söylemiyorum ama sonunda hayatta kalan kişi veya kişiler bu klişelerden yalnızca birisi.Herşeye rağmen korkutmayı ve daha çok germeyi fazlasıyla başaran bu iki film de önyargısız izlenirse sizi gerilim filmi statüsünde fazlasıyla tatmin edecektir.

Not: Işıklar açıkken izleyin derim ben…

Kategoriler
Genel Konular

Köşe yazısı kıvamı

Bir kar tanesi ol kon dilimin ucuna.. Bu şarkıyı yana yakıla dinleyeceğim aklıma gelmezdi ben ki güneşi, ışıl ışıl havayı, hafif yaz esintilerini severim hatta baya baya severim yahu. Ama bu nedir arkadaş; yağmurlar bitti diye sevindik sıcaklar ürkütmeye başladı. Aslında bazen ikiyüzlülük yaptığımı itiraf edeyim size. Kışın yazdan kalma son günleri yaşarken hiç bitmemelerini isterdim; ama daha geçen hafta son bulan yaz yağmurları için de bir an önce bitse de yaz gelse diye düşündüm. Şimdi ikiyüzlülük bunun neresinde? Aslında iki türlüsü de doğru değil; yazın yaz kışın kış yani denklem en başında böyle kurmuş tutup bozuyoruz biz insanlar olarak. Kışın yağmurlar bitsin güneş açsın isteriz ama kışa bir dirlik vermek lazım ki hüküm sürsün rahatça. Malum “barajlarımızın” dolması lazım(!); ne barajmış ki arkadaş etrafı sel götürdü hala yarısı dolmamıştı. Barajdı seldi derken aklım yine bak şimdi tatile ve daha çok da denize gitti açıkçası. Dur dedim bir araştırayım; güzelim İstanbul sınırları içinde doğru düzgün bir deniz kum güneş keyfi yapabilir miyiz diye de sonuç tam bir fiyasko. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da uçlarda yaşamayı seviyoruz; ya çok ya az ki siz bence ne demek istediğimi anladınız; cümlenin ucunu açık bırakmak daha makbul geldi gözüme şu an için. Bu arada şunu biliyor muydunuz: üç silahşörler aldıkları isme rağmen hiç silah kullanmazlarmış; tam beş dakika önce duydum bunu da yani her türlü paralel yapıya rağmen aynı zaman diliminde yaşadığımız için içimden geldi paylaşmak.

***

Teoman şarkısıyla başladık bari oradan ufak bir girişle daha devam edeyim… Yine o müthiş şarkılarından biri olan “Daha 17” nin bir aşk şarkısı olduğunu sanan kaç kişiyiz? Klibinde de o dünyalar tatlısı genç kıza rağmen hiç bilmeyenler için söyleyebilirim ki uzaktan akrabası olan Erdal Eren için yazdığına dair güçlü yorumlar duydum. Ne kadarı doğrudur bilmem ama tekrar tekrar dinlerken “ömrü kelebek kadarmış” dizesi şimdi daha da çok bana dokunmaya başladı ne yalan söyleyeyim. Keza Teoman’ın içinde bulunduğu her işin koşulsuz kalıcı olacağını da düşünürsek bu da onun arşivlik parçalarındandır. Aynı 64 yılındaki Erdal Eren idami ya da cinayetinin ,artık nasıl isimlendirirsiniz size kalmış, hafızalara kazınması gibi; ama tozlu arşiv raflarına değil. Ne de olsa güzide ülkemizde tarih tekerrür ve paralellik(!) göstermeye pek yatkın.

***

Gelgelelim Altın Kelebek ödül törenine.. Pek severiz öyle kırmızı halılar, tuvaletler, smokinler.. Tamamen kişisel fikrim olmakla beraber bence üzerimize uymayan bu şekle girmek için daha fazla uğraşmasak hani biraz rahatlasak.. Hayır Cannes başarımızı asla es geçmemek lazım; gurur tablosuydu. Ama gerçekten biz yapamıyoruz o kırmızı halı işlerini. Hâlbuki oyunculuk deseniz yönetmenlik deseniz Cannes’da bulunmak zaten boynumuzun borcuydu. Şahsen özetle özensiz buldum. Yani tabi güzel ve takdir edilesi bir düşünce ama bu tarz organizasyonlarda illa Türk tasarımcı kıyafeti giyme düşüncesi de bilmiyorum olmasa da olur. Malum giden iki bayan oyuncumuzda olan fizik çoğu yabancı oyuncu da yok; ama değerlendiremediklerini düşünüyorum bu fırsatlarını. Bunun sebebi ülkece yaşadığımız Soma yasımız da olabilirdi ki zaten orda da oyuncularımız acımızı unutmadığımızı hatırlattılar cümle âleme. Helal olsun demek düşer bize de…Ülkece bu tarz başarılara açız; devamının gelmesi dileğiyle…

Kategoriler
Genel Konular

Tatil açılımı

Kara kışın yerini tatlı serinliklerin aldığı; onların da pabucunu dama atacak olan iç ısıtan bazen bunaltan ama sebepsiz mutluluk veren yaz günleri kapıda. Birçok insan eminim ki şimdiden kara kara düşünmeye başlamıştır: Nereye tatile gitsem? Kiminle gitsem? Nasıl gitsem? Uygun fiyata nasıl tatil yaparım? vs vs. Kara kara düşünmeye başlarlar derken tam da bundan bahsediyorum; bu düşünceler tamamen sıkıştırılmış bir tatili nasıl en kullanışlı hale getiririm duygusundaki düşünceler ki yaptıkları tek şey o sımsıcak yaz günlerinin tatlı havasını daha gelmeden cehenneme çevirip içimizi soğutmak. Tatil planlarından önce eğer ki bir soru sorulacaksa o da kesinlikle “Tatil nedir?” olmalıdır; daha güzel ifade etmek gerekirse “Bana göre tatil nedir arkadaş?”. Plan yapmaya bu şekilde başlarsa potansiyel tatilciler eminim ki o birkaç günlerini daha çok içlerine sinecek şekilde yaşarlar. Belki size biraz klişe gelecek ama hakikaten o kadar konservatif ve faydacı bir toplumda yaşıyoruz ki tatil dediğimiz şeyi bile sürü psikolojisiyle, kısıtlı bir zamana en fazla ne kadar aktiviteyi(!) sıkıştırabilirim mantığıyla yaşamaya çalışıyoruz. Çalışan kesime aslında bu lafım açıkçası. Hepiniz Antalya’da, Alanya’da, Marmaris’te konserve şekline getirilmiş tatil köylerine gidip bir ton para verip Afrika’yı doyuracak zenginlikteki(!) açık büfelere mahkûm olup zoraki aktivitelere katılmak durumunda değilsiniz. Silkelenin ve kendinize gelin derim ben. Şahsen bu tarz tatilleri de yaşamış görmüş daha doğrusu tecrübe etmiş biri olarak yazıyorum; amacım sakın yanlış anlaşılmasın bu tarz yerleri kötülemek gibi bir amacım yok asla. Peki gelgelelim fasulyenin faydalarına.. Nedir tatil? Kısaca sözlük anlamıyla dinlenmek amacıyla çalışmaksızın geçirilen süre. Aslında olay çok net… Çok insan gördüm: Kimisi tatillerini yurtdışında geçirip gezip gören ki bu sandığınız kadar pahalı bir tatil değil sadece önceden planlamak gerekiyor; kimisi sözünü ettiğimiz tatil köylerine gidiyor; kimisi daha ege sahillerinde; kimisi de Caddebostan sahilde bisiklet sürüp yürüyüş yapıp püfür püfür esen bir ağaç gölgesine çöküp kahve-kitap-tatlı üçlemesini tercih ediyor veya şehrin yazın boşalmış sokaklarında avare avare gezip tozup eşiyle dostuyla vakit geçirmeyi tercih ediyor. Buradaki asıl önemli nokta şu ki ne yaparlarsa yapsınlar hedeflerinin hayattan öyle ya da böyle ufak bir ısırık alıp biraz huzur, eğer şanslılarsa biraz da mutluluk kazanabilmek olduğunu hatırlamalılar.

Gelgelelim birkaç ufak tatil alternatifine: Açıkçası denizsever bir insan olarak daha çok deniz kıyılarını tercih edebiliyorum. Hatta eğer hem deniz olsun hem sessizlik hem de doğa derseniz Antalya-Olympos’u şiddetle tavsiye ederim. Olympos deyince aklınıza hemen yahu ben kamp insanı değilim gelebilir; çok da haklısın ben de hiç değilim ama araştırınca gördüm ki otel konforunda olan ama doğasını sessizliğini huzurunu koruyan birkaç ufak butik yer kesinlikle var. Son yıllarda popüler olan Alaçatı’dan biraz bahsedecek olursak en başta şunu belirteyim denizi bana oldukça soğuk bir o kadar da tuzlu gelmişti ama yine de Alaçatı’nın büyülü havası asla hiçbir yerde yok. Zaten deniz için de Alaçatı merkezde kalıyorsanız eğer biraz yol yapmanız gerekecek. Konaklama için Kemalpaşa caddesindeki yerler açıkçası revaçta ama yok ben o kadar gürültüyü kaldıramam derseniz biraz daha içerde kalan hatta biraz daha uygun fiyatlı oteller bulmak mümkün. Alaçatı’dan sonra aklınıza gelen yer eminim ki Bodrum olmuştur. Kişisel fikrim geçen sene itibariyle inanılmaz soğudum oranın curcunasından. Ama yanılmıyorsam geçen sene tamamlanan Yalıkavak Palmarina kesinlikle görülmeye değer yerler arasında. Konaklama için Yalıkavak merkezi tavsiye edebilirim; henüz Bodrum’un diğer yerleri kadar yozlaşmadı ve hem de merkezinde uygun fiyatlı konaklanacak yerler rahatlıkla bulunabilir. Ama yine kendi sahili olan bir yerde kalmayacaksanız deniz için biraz yol yapmanız gerekir; lafı açılmışken Ortakent taraflarındaki denizi asla tavsiye etmem, zemine paralel yüzmeniz gerekiyor çünkü iskeleden bile girince nerdeyse boyunuzu aşan yosunlar sizi kucaklıyor. Umarım az da olsa fikir verip naçizane yeni ufuklar açabilmişimdir hepinize. Şimdiden herkese huzurlu tatiller…

Kategoriler
Genel Konular

Herkesin kafasına uğrayıp geçenler

Yazı yazmayı seviyorum… Her an her dakika her sorulduğunda problemlerini paylaşabilen bir doğam yok zaten. Belki de yazarken kendimi rahat hissetmemin altında yatan sebebi de budur: soru soran yok cevap bekleyen yok kendini cevap vermek zorunda hissetmiş kapana kısılmış bir ben yok.  Burada sadece kendi istediği zamanda kendi istediği şekilde kendiyle dertleşen bir ben var. Ki zaman zaman gerçekten karşımda kendimi görüp onunla konuşmak sanki aynı şeyleri yaşayan o değilmişçesine akıl danışmak en çok ihtiyacım olan şey oluyor. Böyle de söyleyince şimdi benim en huysuz zamanlarımı çeken insanlara haksızlık da etmemek gerek; gerçekten de sorun onlarda da değil bende. Ruh sağlığı bu kadar değişik olan ama belli etmeyen bir insanla ancak bu kadar baş edilir bu kadar idare edinilirdi. Şu son günlerde zaten kendi ruh halimin ceremesini çekmekle meşgulüm. Bunu ergen bunalımına girmiş bir tipin hezeyanlarına benzetip indirgeyebilirsiniz lakin gerçekten de insanlar kendi mutluluklarını yakalayınca sizin dostluğunuzu bir kenara atıyorlar ta ki o mutlulukları bozulana kadar. Sonra yine gelip sizin yanınızda huzur bulup sizinle dertleşip sizinle sıkıntılarını atıp rahatlıyorlar. Sonra tekrar başa…  Siz de böyle, kendi mutluluğunu da yaşasa yine de benim dostum olduğunu unutmuyordur şu an benimle vakit geçirmese de bu düşüncesizlikleri yapsa da beni bu kadar kırsa da unutmuyordur dostluğumuzu diye teselli edersiniz kendinizi. Hayattan zamanla her şeyi öğreneceğimin farkındaydım ama beni en çok korkutan bencilliği başkalarından öğrenmekti hele ki kendime en yakın bulduğum insanlardan dostum dediğim insanlardan. O da biliyor ki şu an hayatına kim girerse girsin dostu olarak sadece ve her zaman ben yanında olacağım e biliyor da bu bencillik bu beni umursamazlık neden? Aramızda çıkan anlaşmazlıklarda “senden anlayış bekledim göstermedim.” bencilliği neden? Karşındaki insanı biraz olsun düşünmemek neden? İnanıyorum ki dost dostun halinden anlar, kırılmaz; yalnız gün gelir bencillik onları uçurumun kıyısına savuruverir. O noktada anlarlar dostlukları sandıkları kadar güçlü mü yoksa esen bir melteme yenik düşecek bir yaprak narinliğinde mi?

Kategoriler
Aklımdan geçenler

Ordan Burdan Esintiler İşte

Şu anda kim ne derse desin gündemi meşgul eden olaylardan biri de şüphesiz bu seneki Eurovision birincisi. Farkındaysanız birinci olan şarkı demedim; bizzat birinci olan kişiden bahsettim. Şimdi burada önümüzde iki yol var: ya gerçekten şu insanların artık bir yakasını bırakmamız gerekiyor; herkes rengi neyse turuncu, mor, pembe, siyah kabul edip çenemizi kapayacağız artık. Ya da dünyanın çivisi çıkmış arkadaş modunda takılmaya devam edeceğiz. Bu konuda öyle yapın yok böyle yapın demeyeceğim yoksa ben en nefret ettiğim tavrı göstermiş olurum,  insanların önüne seçenek koyduktan sonra seçenek var ama bunu seçsen daha iyi olur mantığı. Bu aynı 1946 seçimlerindeki açık oy-gizli tasnif olayının türevi olur. Yani Türkiye yakın tarihine hiç gitmeye gerek yok aslında bence Eurovision birincisi ‘Sakallı Conchita Wurst’ (haberlerde aynen bu şekilde geçiyor; garipsendiğinin farkındayım ama altında yatan yaftalamanın da farkındayım.) güzel demiş hoş demiş: “Cinsiyetiniz ve nereli olduğunuz üzerine konuşmak zorunda olmadığımız bir dünya hayali kuruyorum.” İşin denklemi bu kadar basit; konuşmayın kardeşim bırakın yahu. Tamam bırak o sakallı olsun bırak gay olsun bırak lezbiyen olsun bırak hepsini birden olsun isterse bırak ateist olsun ama bi’ bırakın şu insanları artık. Ama bizim Türk milletinin özelliğidir kendi pislikleri çıkınca başka insanların hayatına hiç kaçınmadan tecavüz ederler; fütursuzca saldırırlar. Mesela geçtiğimiz günlerde Mirgün Cabas’ın programında denk geldim; ateist derneği kurulmuş. Kabul etmeliyim ki ilk başta garipsedim; ama ateistler dernek açtı vs diye değil. Demek ki ne kadar yalnız hissetmişler bu insanlar belki de ne kadar sahipsiz hissetmişler ve kendi gibi olanlarla toplanma ihtiyacı hissetmişler. Ama sonra durdum ve düşündüm; hakikaten artık sebepleri ne olursa olsun iyi de yapmışlar güzel de yapmışlar. Bu millet böyle böyle kanırtarak öğrenecek kabullenmeyi; bir bütün olmayı. Bilecek ki “Asıl yar Yaradandır; gerisi yaralayandır.”(Hz.Mevlana)

————————————————–

Geçtiğimiz aylarda gittiğim Anish Kapoor sergisini bilmiyorum vakit bulup gidebildiniz mi ama açık konuşmak gerekirse sıkılmadan bitirdiğim nadir sergilerdendi. Zaten gitme sebebimde sanatçının hala yaşıyor olması yani bizimle aynı yaşam dilimini paylaşıyor olmasıydı ki bu bana gerçekten çok etkileyici geldi. Sergiden çıkarılabilecek genel bir mesaj var mıydı gerçekten bilmiyorum ama her eser apayrı şeyleri temsil ediyordu. Şey diyorum çünkü gitmemiş olanınız varsa baştan size şuna veya buna benziyor diye şartlamak istemiyorum. Ama şu kadarını söyleyeyim; sergide 4 arkadaştık ve her objeyi hepimiz apayrı şeylere benzettik ve yorumladık. Zaten sanatçının şu lafı da bence sergiyi çok kolay özetliyor: “Ben sanatla bilmediğim bir yere gidiyorum. İzleyiciyi de bilmediği bir yer götürmek istiyorum. Muhteşem bir mesajım yok size verebileceğim. Sanatçı olarak özellikle söylemek istediğim bir şey yok.” Yani akışına bırakmış; kim ne anlam çıkarmak isterse. Çünkü bence sanatçı da eserlerine her gün baktığında aynı anlamı çıkarıp aynı duyguyu hissetmeyecektir zaten.

———————————————-

Geçen hafta yine bunalıp esereklendiğim bir zamanda aldım elime çekirdeğimi gittim sahil kıyısına… O anki en büyük hedefim deniz kıyısı süper konumlu boş bir banktı o da oldu. O kadar… Ne kadar iyi geldiğini anlatamam ama size. Beynimin içinde koşuşturan tilkileri kovduğum sadece denize baktığım bir andı. Saatler geçmiş herhalde fark etmedim bir baktım çekirdeğim bitmiş. Neyse dedim hadi biraz da insan içine çıkayım; eh tuzlu tuzlu çekirdekten dilim damağım da yapıştı bir su bulayım bir yerden diye. Amaan yarappi çıkmaz olaydım. O ne karmaşa o ne gürültü o ne yapmacıklık o ne tiyatro be kardeşim. Sağıma baktım bir çift karşılarında da yalnız bir arkadaşları ama belli ki gerçekten gözünün feri gitmiş sıkıntıdan ama hala eğleniyor numarası yapıyor. Önüme baktım şimdi isim vermeyeyim ama bizim şu ünlü popçulardan yanında kız arkadaşı var kızın montunun önünü kapatıyor hayır bir de bir yandan cilveleşmeler. Sora hemen bi’ arkalarına baktım kameralar.Tamam dedim gençler siz de olmuşsunuz. Neyse yola devam ediyorum bu sırada. O da ne kavga eden iki arkadaş. Nasıl mutlu oldum anlatamam size. İşte dedim işte doğallık gerçeklik kusun birbirinize; sahte sahte eğleniyormuş numarası yapacağınıza içinizi boşaltın. Ama öyle bir dünyada yaşıyoruz ki gerçekten dürüstlük dediğiniz şey sözlükte kalmış sadece. Bulunmak istemediği ortamdan izin isteyip kalkan veya içinden geçeni söyleyen de “kaba” olarak geçmiş literatürümüze. Yani bir bıraksa herkes kendini, kabullenen kalsa kabullenmeyen gitse. Denklem bu kadar basit olsa keşke. Zorlaştıran biziz gerçekten yaşamımızı sürdürmeyi.. Aslında bir rahat bıraksak birbirimizi o zaman yokuş yukarı tık nefes olmadan çıkarız; malum manzara tepeden seyredilir.