Kategoriler
Genel Konular

Baba’ma

Şimdi öyle bakıyorsun çerçeveden
benim olan dünyaya. Bense sana bakıp acaba bu dünyamı varlığınla doldursan
nasıl rengârenk olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Hayata olan küskünlüklerim,
kırgınlıklarım, sevdalarım ve yalnızlıklarımı hep o çerçeveden izliyorsun
öylece rengini bile bilmediğim gözlerinle. Sadece gözlerinin rengi değil,
kokun, bakışın, belki ağzından çıkacak peşi sıra küfürler veya o dolu dolu
gülüşün. Hiç biri ama hiç biri yok bende. Ne rüyalarımda ziyaret ediyorsun beni
nede bir nefeste yaşadığım hayatın bir noktasında var benliğin. Neden yoksun?
Neden? Senin yokluğuna olan tüm öfkemi Tanrı baba’dan alıyorum aklıma düştükçe.
“Anne karnında birkaç aylık bir bebeğin ne günahı vardı da onu sensiz bıraktı
bu yaradan? O en emekçi Azrail yoldaş neden mesaiye kaldı o günlerde?” cevabını
bulamadığım peşi sıra soruların en başında gelenler bunlar. Ve cevabı olmayan
öylece sessizce gözlerimi buğulandıran sorular. Kimdin sen? Neydin? Neredesin?
Neden yoksun?

 

Kısa
kısa hikâyelerini anlattılar bana. Kimi zaman hiddetini, kimi zaman masumluğunu
ve kimi zamansa o beklentisiz yardımseverliğini. Üç beş hikâye ile aldım seni
hayatıma. Üç beş hikâyenle seni yaşadım ama sen olmaya çalışmadım. Biliyordum
çünkü eğer sen olmaya çalışsaydım senin oğlun olmazdım. Hep sana benzettiler
beni, hep yok işte seni bıraktı arkasında dediler. Yaşasaydı yaptıklarını
yapardı yada anlaşamazdın dediler. iki dik kafalı insana bu dünya dardı
dediler. dediler de dediler. Kimi zaman gülerek dinledim söylenenleri kimi
zamansa yüreğim parçalandı. Hep şanslı gördüm kendimi benimle aynı kaderi
paylaşan milyonlar arasında. Hiç olmazsa dokunmamıştım sana, koklamamıştım,
sıcaklığını bir kez bile duymamış bir kere olsun azarını işitmemiştim.
Bilmiyordum bu duyguyu nedir ne değildir bilmiyordum işte. Bilmek istemez
miydim? Yada seni yaşamak istemez miydim? Seninle yaşanmış hatırladığım bir
anım olmasını ve o anı rüyamda görmek için uykuya dalmayı ne kadar isterdim.
Ömrüm kim bilir kaç yıl sürecek bilmiyorum ama şimdiden yaşadığım otuz yıl
kadar hibe ederdim Azrail’e. O kısacık anı yaşamak için.

 

Şimdi
ise öylece elimde sigaram, bir yanımda tanrının yasaklı şerbeti o siyah beyaz
çerçeveye bakıp gözlerimin buğusunda gecenin bilmem kaçında küfürler
savuruyorum bu düzenini bu adaletini ve sistemini kargalara kovalattığımın
sonrada eşeklere havale ettiğimin dünyasına. Ve o dünya içinde bu adaletsizliği
var edene de sesleniyorum. İsyanım yüreğimden beynimden taşıp miraca
yükseliyor. Yılardır kendime sorduğum sorunun cevabı yok yine bu gece beynimde.
Neredesin? neden erkenden gittin? Neden direnmedin? Neden ha neden? Seni bana
ilk anlattıklarında Azrail denen o muhtereme kafa tutacak bir deli Dumrul
demiştim oysa ben sana o çocuk aklımla. Ama değilmiş işte. Yoksun dün olmadığın
gibi bugünde yoksun ve yarında olmayacaksın. Hep olduğun yerde kalacaksın siyah
beyaz bir çerçevenin içinde öylece bakacaksın benim olan bu dünyaya ve ben her
sabah ve her akşam senin bu dünyada neden olmadığını sorgulayacağım aynı
bilinmezliklerle.

 

Kimi
zaman kızıyorum sana, seninde baba’na kızdığın gibi. Kimi zaman öfkem taşıyor
kabından ve düşünüyorum. Acaba gözlerini kapatırken hiç düşünmüş müydün geride
kalan senin olan emanetlerine sahip çıkacaklarını? Acaba hiç yüreğinden geçti
mi sensiz kalınca senin emanetlerinin de seninle öleceğini? Senin kanından
olana kimin ne kadar sahip çıkacağı? Kimin ona destek olacağı? Duyar gibiyim
seni. Ama olmadı işte. Yaşadım gördüm. Baba yarısı diye bir gerçek yokmuş bu
dünyada. Sadece insanlar beni görünce seni hatırlayıp gerçek mi, yalan mı
olduğunu bilmediğim gözyaşları arasında kucakladılar beni. Ve sadece
gördüklerinde ve sadece beni görüp seni hatırladıklarında. Şimdi nerede
olduğumu ne yaptığımı, nasıl yaşadığımı, yüreğimden nelerin geçtiğini ve ne
zaman gülüp ne zaman ağlayacağımı kime neye nerede ve ne zaman kızacağımı bilen
senin kanından daha doğrusu bizim kanımızdan olan tek bir Allah’ın kulu yok. Ne
oldu bence biliyor musun? Bir büyüğün hatta senin ve benim hayatımda yeri olan
büyüğün ağzından çıkan bir cümle “ÖKÜZ ÖLDÜ, ORTAKLIK BİTTİ.” Kusura bakma ben
söylenenleri paylaşıyorum seninle. Ve biliyormusun, annem o sana deli gibi
bağlı kadın ve senin emanetinin tek bekçisi Annem bana kızınca genelde “ÖKÜZ”
diyor. Yok ben bu durumdan şikayetçi değilim neticede annem söylüyor, nede olsa
seninde atan söylemişti. Kızacak darılacak bir şey yok. Baba’mın oğlumun ben o
hayata veda ettiğinde öküz sıfatına sokulduysa, ben hayli hayli yaşarken öküz
olmaya hazırım.

 

Kızabilirsin
bana BABA. Yada ne bileyim bunları karşında söylesem ki şayet öyle bir
alternatif olur muydu bilmiyorum ama neler olacağını tahmin edemiyorum. Ama
gerçekler bunlar. Ve ben bu lanet olası ben senin oğlunsam ve varsa bir parça
senden bana kalan bir şey gerçek buysa dikilirim arkasına. Gerçek bu. Kısa ve
öz, herkes kendi dünyasında kendi hayatını yaşarken bir kez bile dönüp
bakmadılar hadi bakmadıklarını boş ver de ne hal sordular nede hatır. Nerede ne
halt yediğimi bile bilmeyen bu şahsı muhteremler, hadlerini ve hudutlarını
zorlayıp hayatımda bir emek harcamadıkları halde beni yargılamaktan da geri
kalmadılar. Beni, beni ben yapan yanlışlarımla beni orada burada yargıladılar,
kendileri bir kez olsun aynaya bile bakmadan. Evet kızıyorum sana BABA, neden
adam edemedin çevrendekileri yoksa zamanın mı yetmedi BABA?

 

Her
şeyi boş ver. İnan bana hayatımda olmayan insanların ne söyledikleriyle bu
denli ilgilenip karanlıklara teslim edemem yüreğimi. Sadece anlatmak istedim
sana. o bana bakan siyah beyaz resimdeki keskin gözlü adamla hayatımda ilk kez
paylaşmak istedim düşündüklerimi. İşte bu noktada dayanamıyor yüreğim. Oysa
oysa gecenin bir vakti kapımı çalsan, otursan karşıma saatlerce ben sana
anlatsam anlatamadıklarımı, saatlerce konuşsak ve artık kimsenin görmediği o
yüreğimde birikmiş gözyaşlarımı akıtsam omzuna öylece seni koklayarak
sıcaklığını duyarak olmaz mıydı? Sevdalarımı anlatsaydım sana, korkularımı,
öfkemi ve hayata bakışımı yargılasaydın sabaha kadar. O bilindik cümleler
dökülseydi ağzından, biz senin yaşındayken ile başlayan. Sonra bir
hiddetlenseydik, bir gülseydik bir sarılsaydık birbirimize. Öylece dolu dolu
sarılsaydın bana. Hiç bir şey söylemeden, ben işte o kucaklaşmada anlasaydım
her ne yaparsam yapayım bu adam benim yanımda arkamda diyebilseydim
cesaretlenseydim. Evet cesaretliyim arkada olan ve beni bu güne kadar taşıyan
kocaman yürekli bir Annem, dev gibi gördüğüm dedem ve o masum gözlerini
üzerimden ayırmayan Anneannem ve benim kimi hallerimi bilen benimle dertleşen
ve bana kızan bağıran kızsa da bağırsa da kıyamayan güzel yürekli insanlar var
hayatımda. Var, var ama sen yoksun be Adam sen yoksun. Yokkkkk.

 

Baba
ne demek? Hiç eksikliğini duymadım, duyurmadılar ama bu kavramı da bilmiyorum
be BABA. Kimi zaman bir dost babasıyla sorunlarını anlatıyor bana öylece
dinliyorum ve çözümsüzlükler içinde sadece dinlemekle yetiniyorum. Nasıl bir
BABA olacağımı bile kestiremiyorum çünkü bilmiyorum be bilmiyorum. Bilmediğim
anda ilkkez anlıyorum seni bu gece. Bana o çerçeveden öylece bakıyorsun ve ben
dinliyorum seni. Hiçbir zaman ama ne olursa olsun zalime boyun eğmeyeceğim,
doğrularımın peşinden yürüyeceğim kim ne derse desin ben ne olduğumu bildiğim
sürece adımlarımı sağlam atacağım. O yalancı göz yaşlarına hiçbir zaman
kanmayıp sadece gerçeğin yanında var olacağım. Senin olana sahip çıkmayan
yüreklere yüreğimi ve beynimi kapatacağım. Kimseye yalancı tebessümlerle
yaklaşmayacağım. Evet sen olamam ama sana layık olmayı başarabilirim BABA.
Zaten benzer özelliklerimiz var yukarda dem vurmuştum o yüzden sen bana öküz
diyeni saygıyla selamlayıp ama o öküzle senin olana sahip çıkmayan sana öküz
diyeni bir sorgulayalım istersen BABA.

 

İnsan
tanımadığını, görmediğini yada paylaşmadığını sevemezmiş. Varlığımdan beri
hayatımda yoksun BABA ama seni tanımasam da, bilmesem de üç beş hikâyeyle var
olsan da bende kısa bir ses kaydı dâhilinde ben seni çok seviyorum. O siyah
beyaz çerçevenin içinde olsan da olmasan da ne olursa olsun seviyorum. Dedim ya
hayatımda ilk kez seninle dertleştim bu denli keskin. Kimilerine bu cümleler
mızrap olup batsa da batmasa da inan artık önemli değil. Umurumda hiç değil.
Ben bunu başarabildim ya ve seninle yüzleşebildim ya yıllar sonra üç satırda da
olsa işte ben bu gece hep sana sarıldım hem seni içtim hem seni yaşadım BABA.
Hayatımda sadece bir kere keşke dedim ve o keşkenin içini dolduranda sendin. Keşke
var olsaydın, keşke bizimle kalsaydın.

 

Kategoriler
Genel Konular

Baba!..

Dünyayı yeni tanımaya başladığım
günlerde tanıdım O’nu. Karşımda anlamsız hareketler yapan , kocaman elleriyle
bana dokunan ve benim her kıpırtımla yüzünün rengi değişen ,ufacık bedenimi
ellerinin arasına alıp o yana bu yana savuran ve her sızlamamda beni havalara
atan O’ydu.

Kimdi bu ,beni doyuran iri ve
yumuşak memeleri yoktu, yada altımı hiç değiştirmiyordu. Hiçbir menfaatim
yoktu. Ama karşıma çıkınca neden kanım hızlı akmaya başlıyor , neden içim
ısınıyor ve neden anlam veremediğim bir güç beni O’na delice çekiyordu?Kimdi
bu?Görevi neydi? Neden beni görünce yorgun yüzü neşeye boğuluyor, Gözleri ışıldıyordu.
Ve neden sakalları vardı?

Ellerimin üzerinde durmaya
başladığım ve ayaklarımla kendimi o yandan bu yana sürüklemeye başladığım
zamanlarda, siyah beyaz bir gazete okuduğunu görürdüm. Gazete’ye her uzanışımda
o’nu benden saklar ve yine benimle debelenmeye başlardı.Bana Oğlum diyordu.
Kanım çok kaynıyordu bu insana. Hele kollarında uyumak varsın sakalları olsun,
önemli değildi. Güç veriyordu bana. Bakışları beni görünce yumuşardı.Ama çok
sertti.Çekinirdim.Ayaklarımın üzerine yeni basmaya başladığım zamanlarda, sehpa
adı verilen bir cismin üzerindeki, kırmızı renkli şey dikkatimi çekti.Adı
vazoymuş..

Sert ve keskin bakışlarıyla hiç
alışkın olmadığım bir ses tonuyla o vazo denilen şeye yöneldiğimde
haykırmıştı..”Cıs” diye.

Kanımın donduğunu, yüzümün buruştuğunu
ve ağlamaya başladığımı hatırlıyorum.Ben ağlıyordum. Havalar atmasını,
debelenmesini, benimle oynamasını bekledim ama.. istifini bile bozmuyordu.
Korkmuştum Bir daha Adını bilmediğim ve sehpa üzerinde duran hiç bir şeye
yaklaşmadım.beni öpmüştü,anlamadım. Aslan Oğlum demişti bana.”Aslan neydi?”

Sabahları arardım onu her odada.
Usul usul kafamı uzatıp bakardım kapıların aralığından odalara, bulamayınca
içim acır, kendimi güçsüz hisseder buruk buruk oyuncaklara sarılırdım.Hava
kararmaya başlayınca giriş kapısının önünde bekler, beni kucaklayıp ,havalara
atmasını bana “Aslan oğlum” demesini beklerdim. Her kapıyı açışında beni görür
görmez gözleri ışıldar, yüzümün şekli değişir bana sarılırdı.O’nu görünce
yerimde duramaz delice hoplamaya başlardım.Kanım kaynar içime bir güç dolar ve
önceleri, sevmediğim sakallı yüzünü öpmek için can atardım.İri ve yumuşak
memeli kadından anne demeyi öğrenmiştim,ama bu kimdi?”Baba” diyorlardı.Baba
neydi? Anne o’na koca diyordu.Baba!.. Bu lafı ilk söylediğimde kulaklarımı
sağır edecek bir ses tonuyla haykırıp, beni o güne kadar hiç sarmadığı şekilde
sarmıştı kollarına. Beni, sırtına alıp gezdirmiş ve katıla katıla gülmüştü.Beni
kollarında uyutmuştu. Kokusunu duymak, sıcaklığımı hissetmek ve o yorgun yüzün
o denli içten ve sıcak ve benden daha çocukça gülmesine hayretle
bakmıştım.”Baba” keşke daha önce deseydim dedim hep. Beni hep bu denli
sarmalasa dedim. Ama mutluydum.O gece ufak bir hareketinde uyandım hep, beni
güçlü kollarından her bırakışında delice ağladım.Ogün beni doyuran sıcak ve iri
memeli annemden kıskandım. Sabaha kadar o siyah beyaz gazetesini okuduğu
koltukta ben babamı okudum. Kalbinin her atışında, her nefes alıp verişinde
Anne’den ve gazeteden ayırmıştım o hırçın adamı.Benden daha küçük olmuştu.
Benim olmuştu

Gözlerimi açtığımda yine yoktu.
Ve ben yine akşamı giriş kapısının önünde delice BABA demeyi bekledim.
BABA……

Kategoriler
Yazar

Sen Sevmek Nedir Bilirmisin?

Sen sevmek nedir bilir misin
yokluğunda? Sen sen hiç duymadığın bir nefesi özledin mi? hiç öpmediğin bir
dudağın tadı ilişti mi dudaklarına? Sen karanlık bir gece de aniden uyanıp
telefona sarıldın mı ulaşamayacağını bile bile? Sen sevmek nedir bilir misin
senin yokluğunda? Öylece dalıp gittin mi uzaklara hiç? Bir ses içini
acıttığında, kısa cümlelerle geçiştirdiğinde işinin anasını satıp öylece
dolaştın mı ortalıklarda. Öyle türkülere, şiirlere sığınmadan sevdin mi? hiçbir
türkünün, hiçbir şiirin onu sana anlatamaması odlumu? Anlamını yitirdi mi, tüm
kelimeler, tüm dizeler, tüm notalar? Özlem dalgalarında boğulduğun zamanlarda
sana nefesi veren bir sevdan oldu mu? Korktun mu, daha yaşayamadan
kaybetmekten? Bu korku içini sarıp acıttı mı yüreğini hiç? Sen gökyüzünü
görebilmek için sabahları, perdeleri açık bırakıp yattın mı? Sabahları uyanınca
delice telefona sarıldın mı ulaşamayacağını bile bile? Ve içinde bir kıpırtıyla
birinin sensi arayıp günaydın demesini bekledin mi boğazın kuruyarak?

Sevmek diyorum; sevmek. Geceler
boyu beklemek nedir bilir misin? Ne zaman kavuşacağını bilmeden beklemek? Bir
kez, kısa da olsun gördüğün bir yüzü unutmamak için, o zamana geri dönüp
saatlerce düşünü kurduğun oldu mu senin? Düşler kurarken geleceğe dair ve
umutlar beslerken çıkarsız içine ir ateş düştü mü derinden? Korktun mu arkadaş
gülerken? Ağlarken güldün mü? Sevebildin mi öylesine, öylense çıkarsız öylesine
dolu dolu ve öylesine güvenerek? Hissettin mi hiç yanında duymadığın bir
sıcaklığı, yanında? Sen severken dünyayı cennet yapmak istedin mi? Yüreğine tüm
insanları doldurup onlara da bir tutam sevgi aşılamak istediğin oldu mu? Bu
kadar büyük sevdin mi hiç sen arkadaş? Sözlerini bilmediğin bir türküyü ıslıkla
söyledin mi kafana göre? İçinde yaşandın mı tüm acılarını, hissettin mi kendi
korkularından sıyrılıp onun korkularını? Bir hayalet gibi durabildin mi ses
çıkarmadan yaşananlara? O ağlarken yüreğine hançerler saplandı mı? Kendini
karanlık bir kutuda hap solmuş hissettin mi? akan göz yaşları omzunu ıslatmadı
diye kendinden nefret ettiğin odlumu hiç? Sen, severken kendini de sevdin mi
yüreğini dolduran o diye? İçindeki o duyguyu yaşatmak adına tutundun mu
kendine? Sanki yanındaymış gibi yaşadın mı örneğin hayatı? Başka gözler uzak
düştü mü gözlerine? Başka elleri uçurumlar ötesine fırlatıp attın mı? Ve bana
şunu şöyle be arkadaş? Sen gökyüzünü boyaya bildin mi sevdan uğruna ve gördü mü
karşındaki o renkleri sana hangi renkleri kullandığını söyledi mi aniden? Sen
gök kuşağına sekizinci rengi çizdin mi hiç? Gök kuşağındaki sekizinci renge
onun adını verdin mi hiç?

Sen sevmek nedir bilir misin?
Sevmek diyorum sevmek!… öyle ağızdan çıktığı gibi değil; beş dakikalık bir
hengamenin ardından birine söylenen gönül alıcı bir söz değil? Beyinleri bacak
arasında dolaşan nice yaratığın her gece farklı bir yüze okudukları ayni şiirin
içinde geçen dize gibi değil. Sevmek diyorum sevmek….iki kadeh rakıdan sonra
içinden geçenleri haykırmak demiyorum örneğin, ayıkken sevdanın arkasında
durmaktan bahsediyorum. Sevmek diyorum arkadaş!… Paylaşmak, emek vermek,
güzelliklerle doldurmak dünyayı!… Sevmek diyorum işte yürekte ateş diyorum
kısaca.. Güzellikler içinde sevişip zor günlerde sırt dönmek değil sevmek!…
Varlıkta yemek yerken sevdayı haykıranlar, yoklukta açken bela haykırıyorlar
arkadaş…. Sevmekten bahsediyorum öylesine sevmek… Çatısı akan bir gecekonduda
sana sarılıp yatan bir bedenin sevgisinden!… Duvarları 70 santim rutubete
rağmen sen yanımdasın diyen sevgiden!.. bir kıl çadırda altında kıl kuldan ve
bir döşekten olan hayatta sana tutunmayı bilen sevgiden… Yani yüreğindeki
ateşle doymaktan, huzur bulmaktan, inançtan bahsediyorum arkadaş. Mutluluktan
bahsediyorum.

Sevmek dedim ya; aşk değil; sevda
demek istediğim. Dağları delen Ferhat’ın yüreğindeki Anadolu kokan sevda
söylemek istediğim, Veysel’in sevdası anlatmaya çalıştığım ve Nazım usta’nın
yüreğini yakan ateş yakılması gereken ateş. Tarifi farklıdır elbet her yürekte,
her bedende ama sen Sevmek nedir bilir misin? Bana onu söyle… Sevmek diyorum be
arkadaş sevmek. Yazmaya bile hacet yok anlatılmak istenen tek şey yaşanacak
güzellikler değimlidir? O zaman be arkadaş sevmek sadece “…” ile ifade edilmez
mi. Hadi boşluğu da sen doldur… Sevmek nedir anlar bana? Sen sevmek nedir bilir
misin?

Kategoriler
Yazar

Gökyüzü

“Martılar güneşi uğurlarken yüce dağların ötesine, dalgalar geceyi çağırıyorlardı sahilin kumuyla yaşayacakları
günahın şehvetinde. Martılar çığlık çığlığa dalgalarla boğuşurken kum taneleri
rüzgarın titrekliğiyle savruluyordu hüzünle. Enginleri saran kızıllık bu
savaşın utancını yaşıyordu besbelli.”

                Kalemini yavaşça masaya bıraktı. Gözlerinde geçmişin bitkinliğiyle, yarınların
umutlarının kavgası hala sürmekte göz kapaklarının yanına bu savaşın izi olan
kıvrımlar yavaş yavaş yerleşmekte idi. Beyazlaşan saçlarını kaşıyarak doğruldu.
Denizin kokusunu çekti içine, terasının korkuluklarına ilerleyerek ve
martılarla dalgaların kavgasını izleyerek. Terasının gördüğü şehrin en işlek
caddesine baktı; elleriyle korkuluğu sıkıca kavrayarak. Şehir kendini tüm
yorgunlukları ve kaygılarıyla geceye teklim etme telaşındayken, Şehrin
orospuları sokaklara günah aşılama sevdasına düşmüştü. Kısacık etekleri,
rengârenk çorapları ve uzun topuklu ayakkabılarıyla köşe başlarını tutmaya
başlamışlardı. Bu kahpe pazarlıklar her daim midesini bulandırırdı. Sisteme ve
sistemin getirdiği bu yospalığa ve satılmışlıklara titrek bir küfür savurdu
sessizce rüzgarın duyacağı bir tınıda ve bir sigara yaktı derin derin çekti
içine dumanını. Rüzgar saçlarını okşamaya başlamıştı, ettiği küfrün
azizliğinde. “Neden?” dedi sesi titreyerek. Köşe başındaki kadının acıları
sardı yüreğini sonra gecekondu mahallesindeki bir evde yarı aç yarı tok
insanlar düştü aklına, pamuk dikenlerinin yaraladığı kınalı parmakların kokusu
sardı havayı, Hiroşima’ya düşen atom bombası düşmüştü sanki hayatına.
Gözlerinin önünden film şeridi gibi geçiyordu tüm dünyada yaşanan acılar.
Filistin’de elindeki taşı İsrail tankına atamadan o tankın paletleri altında
ezilen bir çocuğun acısı sardı bedenini.” Ben böyle küreselleşmenin…….” Dedi
dişlerini sıkarak.

                Şehir karanlığa teslim ederken kendini, o yalnızlığıyla baş başa kalmış ve bu
yalnızlığı birkaç kadeh rakıyla tatlandırmak istemişti. Yavaşça mutfağa
yöneldi. Geçen zamana acımadan yavaş yavaş meze tabağını hazırlamaya başladı
elinde olan imkânların dâhilinde. Servis tabağının üzerine küp küp kestiği
peyniri koydu önce hemen yanına süzme yoğurt, ve bir salatalıkla yarısı çürümüş
bir elmanın sağlan kalan yanını dilimledi özenle. Buzdolabından buzları
çıkardı. Eve boş dolaba bakıp tatlı bir tebessüm savurdu bom boş dolabın
raflarına. “Sadece buz yapma için çalıştırılır mı? bu meret” dedi kendince.
Rakı kadehlerini de alarak terasa yöneldi. Elindekileri masaya bırakıp tekrar
içeriye yöneldi seyrek ve yorgun adımlarla. Özenle hazırladığı CD’lerin içinden
bir tanesini alıp CD çalara koydu. Hafif bir ses verdi ve elleriyle ritim
tutarak terasa yöneldi. Tek amacı kafasındaki onca sorudan, geçmişin yükünden,
iş ev monotonluğuyla bir kenarda bir hiç gibi kalmanın onursuzluğundan azda
olsa sıyrılmaktı. Dokuz altı yollarının gölgesinde ilk yudumunu çekti
ciğerlerini ısıtarak, yalnızlığıyla baş başa. Ve bir sigara daha yaktı
çaresizce ve dumanında savurdu geçmişe. Yüreğindeki nasır tutmuş yaralar
kanamaya başladı, gözleri doldu, içi acıdı anlamsızca. Karanlık şahit olurken
bu hesaplaşmaya, gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarını yıkamaya başlamıştı ve
o çoktan geçmişine dalmıştı umarsızca.

                Yarım kalmış sevdaları için döktü gözyaşlarını, o yarım kalan sevdalardan sonra
sevmeyi unutan yüreği için bir yudum daha aldı kadehten. Kadehi yudum yudum
boşalırken içi acıyla doluyordu. Asi çağları geldi aklına, o sevdası uğruna
resti çekip yaşadığı şehri terk edişi. O yolculukta, yıldızların ona eşlik
edişi geldi aklına. Umut doluydu yüreği, ama ezilmişti umutları zamanın
karanlığında. Hüzün düşüyordu her yıldızın üstüne ve yıldızlar kayıyordu teslim
oluyorlardı karanlığa. Ya umutları? Umutları zaten umutsuzluğa gebe değimliydi?
Düşleri hiçbir zaman gerçeğe yakın olmamıştı ki. Yaşadığı hayal kırıklıkları
karşısında akşama kadar güler, Karanlığın buğusu sarınca şehri içten içe ağları
yorgunluktan sızıncaya kadar bedeni.

                Masada yarım kalan yazısına baktı. Bıraktığı yerden başlamak için kavradı kalemini.
Bir şeylere yeniden başlamak istiyordu, hayatını, yaşadığı şehri, işini ve
hatta kendini yeniden yaratmak için. Gözlerini yıldızlara dikti. Fısıldadı
yavaşça karanlıktan korkarak “ yeniden şahidim olur musunuz?” diye sordu
utanarak. Bir yıldız daha teslim etti kendini karanlığa isyankâr bir aydınlık
çıkararak. Sanki o yıldızdı hayatını aydınlatan, karardı dünyası içindeki öfke
büyüdü yalnızlaşan hayatına bir küfür daha savurarak kelemi fırlattı, kadehini
hızla içerek tazeledi. Ayağa kalktı yavaşça. Korkuluklara doğru yöneldi.
Kulağında büyük insanlık takıldı iç yakan tınıyla. Yok oluyordu, tükeniyordu.
Hayatına anlam veren hiç bir şey kalmamıştı. Bir sigara daha yaktı. Gözleri
denizin üzerine düşen yakamoza takıldı. Ve yıllar önce bir sahilde kumların
üzerinde bağlamanın umut veren tınıyla, türkülerin coşkusuyla dostlarıyla
ettikleri sıcak muhabbet canlandı denizin üstünde. Çekilen halayları anımsadı
ve özlemle doldu yüreği, yarının anlamsız karanlığından korkarak. Yüzlerdeki
içten gülümsemelere takıldı yüzündeki yok oluş ve CAN BABA geldi aklına son
sigaranın paylaşıldığı muhabbetlerin tadını en iyi anlatan bir dizeyle. “ Eğer”
dedi kendince. Gözlerini giriş kapısına çevirdi. O kapının delice çalacağı
inancını duyarak umutlandı birden. Kısacık bir hayale daldı, yüreğini
aydınlatan umutla.

                “unuttu dediğin dost seni arar….” Diyecekti İlkay ve o dizelerin havaya kattığı umut
eşliğinde kapı gümbür gümbür çalınacak ve içeriye dostları girecekti, ellerinde
dolu dolu poşetler ve koltuklarının altındaki rakı şişeleriyle.” Geceni
aydınlatmaya geldik” diyeceklerdi. Sabaha kadar güneşin doğuşuna düşman olup,
kahkahalarımızla yıkacaktık karanlığı, kovacaktık üzerimizdeki bu karabasanı.
Kadehler birbirine değince çıkan seslerle ölü düşlerimiz uyanacak ve umut aşılayacaktık
sevdayı unutan yüreklerimize….

                “Lan Allahın belası…. Şerefsizzzzz…. Git bu parayla ananı…….” Ardı arkası kesilmeyen
küfürlerin gölgesinde kaldı umut dolu hayali ve siren sesleri havayı saran
türkülerin tınını bastırmıştı. Köşe başında yine pazarlık kavgası yaşanıyor ve
yaşadığı bunca olaya tepki göstermeyen halkın uyanmanın verdiği hınçla
pencerelerden “ Kesin bu rezilliği” diye haykırıyordu.” Hay ben böyle işin…..”
dedi yarı alycı bir gülümseme ile. Ekonomik krizmiş, vatan satılıyormuş, Cumhuriyet
elden gidiyormuş, açılım diye diye kıçları açıkta kalıyormuş yok misyonerler
kol geziyormuş, aydınlar öldürülüyor öldürülemeyenler taş duvarların ardına
atılıyormuş, Sivas’ın dumanı hala tütüyormuş umurunda değil uyur bu halk, beş
dakikalık zevk pazarlığı rahatsız edipte uyanınca yaygarayı basar. Lan vatan
elden gidiyor ona tepki göstersene orospudan ne istiyorsun? Orospuyu orospu
yapan sisteme tepkini göstersene!…. “ Sabredemedi. Bağırdı polislere.

–              O kadını değil, onu bu hale getirenlere… onun orada çalışmasına göz yumanlara şu
lanet olası mahalleyi alın içeri!….

Bir hışımla çıktı evden polisler şaşkındı. Köşe başına koştı nefes nefese kalmıştı.

Polise dönüp set bir ifade ile;

–              Tamam memur bey hanımefendi benimle,

Polis hiddetlenerek;

–              Şikayet var!….

–              Memur bey kadın benimle dedim!…

Olur olmaz tartışmalardan sonra kadını alıp eve geldi. Kadın şaşkın şaşkın bu adama bakıyordu. Sessizce masaya
oturdu ve içmeye devam etti. Sinirden titriyordu bir sigara daha yaktı. Kadı
şirin görünmeye çalışan bir tavırla;

–              hey hadi sene!….

 Kafasını çevirip kadına baktı. Kadın bu bakışlar altında ezilmiş belki ilk defa utanmıştı. Öylece kala kaldı
ayakta sessizce. Kendine kızdı “keşke bakmasaydım” dedi içinden. Yerinden
kalkıp mutfağa gitti iki kadeh daha çıkarıp geri geldi.Kadına dönüp;

–              İçer misin? Dedi.

–              Evet.
Dedi kadın.

–              Gel o zaman otur.

 Sessizce içmeye başladılar iki ayrı dünyanın iki ayrı karakteri. Kadın şaşkınlık içinde bu adamı izliyordu. O
ise çoktan düşüncelere dalmıştı, bir nefesin yanında olmasından duyduğu mutlulukla.

 –              Adın ne? Dedi kadın.

–              Şevket.

–              Bende Nazlı.

–              Gerçek ismin mi?

–              “Evet.”

 Dedi kadın içtenlikle ve anlatmaya başladı yarı titrek bir sesle.

–              Babam, Babam koymuş bu ismi bana. Doğduktan sonra bir hafta uyutmamışım. Ağlamam hiç
kesilmemiş. Aslında annem ile Sevcan koyacaklarımı adımı ama babam nüfusta kara
vermiş. Bu kız çok nazlı olacak deyip adımı koyuvermiş. Annem küsmüş babama iki
hafta konuşmamışlar….

–            “Neden?” dedi şevket.

 Nazlı kesti lafını.

–              sorma
be arkadaş. Bugün sorma. Bir insanla iki kadeh içerek insan olmanın tadını
çıkara çıkara içeyim. Sen anlat ben dinleyeyim. Ama sorma insanlığımdan
utandırma beni. Olmaz mı? Yaptın bi iyilik hatırlatma şu orospuluğumu!….

Sustu şevket. İçi acıdı. Yüreği sızladı. Sarıldı sigarasına. Ve başladı muhabbet kırılan umutlardan acıtan
yüreklerden… Yalanlardan ve dolanlardan. Satılmışlıktan ve çarasizlikten. Kimi
zaman küfürler süsledi, kimi zaman kahkahalar. Kimi zaman acılar ağlattı, kimi
zaman kadehler canlandırdı ağlayan gözleri. Gecenin ayazı sararken havayı
Şevket usulca ayağa kalktı. Nazlı;

–              Arkadaş uyuyacak mısın yoksa? Uyuma be gel güneşin doğuşunu izleyelim seninle.. Sevdim
seni.

 Şevket gülümsedi usulca.

 –              Yok ben üşüme diye bir şeyler getirecektim sana.

–              Lan arkadaş peygamber gibi adamsın be…

 Hava yavaşca aydınlanmaya başlamıştı. Nazlı masanın üzerindeki yazıya baktı.

 –              Yazar mısın?

–              Yok ya öylesine yazıyorum.

–              Varmı yazdığın yazılar? Getirsene okuyayım.

–              Boşver…

–              Aman be arkadaş su koyuvermesene..

–              Tamam tamam.

 Özenle dosyaladığı yazılardan bir kaçını getirdi Şevket. Nazlı okumaya başladı. Ama okudukça hiddetleniyor,
kızıyor, ağlamamak için dişlerini sıkıyor ve arda bir küfürler savuruyordu.
Nazlı gözleri dolu dolu….

 –              Sen nereden esinlendin bunları yazarken.

–              Yaşadıklarım.
Dedi Şevket.

–              Arkadaş Kitap gibi adamsın sen ya. Sen kitap yap bunları.

 Şevket alaycı bir gülümseme ile.

 –              Kim ne yapsın bunları?

 Güneş ilk ışıklarıyla merhaba diyordu martılara… Martılar coşkuyla kaşılıyordu güneşi. Tan yeni sarıyordu
bedenleri usulca ve gökyüzü aydınlanıyordu. Karanlıklar maviliklere teslim
ederken günahları. Derin bir nefes aldı Nazlı.

               –              Yıllardır güneşin doğuşunu görmüyordum. Özlemişim..

 Havayı anlamlı bir melodi sardı.” Güneş bir gün doğacak, Al bir aydınlık saracak bedenini….” Nazlı masadan
kalktı. Korkuluklara yöneldi yavaş adımlarla. Gözlerini gökyüzüne çevirerek derin bir nefes aldı ve titrek bir sesle.

 –              Arkadaş..Umutsuzluklar sarsa da bedenini ve yaşamak tat vermese de sana. İnançların yok
olsa da birer birer, gömülsen de yalnızlığın kahpe karanlığına, it gibi
kaldığını hissetsen de bir köşede titreyerek ve aşık olamıyorsan bir kıza
damdan düşer gibi, korkuyorsan sevdalardan anasını satayım ne bileyim işte
karardıysa tüm umutların yaşamak istemiyorsan; Kaldır başını bak şu koca
maviliğe… Gökyüzünde herkese yetecek umut vardır arkadaş. Benim, senin binlerce
insanın. Sahibi yok işte. Benim gibi parayla satın alınamıyor…  Umutların önünü kesede kara bulutlar yağmur
olup düşüyor sana umutlar. Rüzgar dağıtsa da o bulutları güneş açar sonra
ısıtır bedenini.Bu mavilik seni sen yapar arkadaş… Yaz arkadaş, gökyüzünü yaz
bu güzelliği benimle paylaşan namusluları yaz. Beni namussuz yapan gözlerin
asla göremeyeceği enginlikleri yaz. Ama ne olursun yaz be arkadaş yaz.

 Şevket gözlerinden akan yaşlara hâkim olamadı. Ve son kadehini de hıçkırıklara boğularak içti. Derinden
yaralamıştı bu sözler onu. Ve hayatı başka görmeye başlamıştı. Masada sızıp kaldı şevket.

 Sabahın ilk saatlerinde Nazlı, Şevketin yanağına içten bir öpücük kondurarak elini Şevketin omzuna koyup.

 –              Sağol be arkadaş.. Bana insan olduğumu yeniden öğrettin.İnsanmışsın be insan….

 Şevket sıcak güneşin yüzünü okşamasıyla uyandı derin uykusundan. Yaşadıkları rüya gibiydi. Ama rüya değil
gerçeğin ta kendisiydi. Bir sigara yakıp kalemine sarıldı uykulu gözlerle ve
onu ünlü bir yazar yapacak olan kitabın başlığını savurdu bembeyaz sayfalara.”
GÖKYÜZÜ…. Bir insanın en masum yanı”

 O günden sonra Nazlı hiç o köşe başında gözükmedi. Hiç uğramadı o sokağa. Şevket geceleri aradı onu delice her
sokağa baktı, her köşe başına ama bulamadı.

 Yıllar sonra bir kitap fuarında imza gününde iki çocuklu bir kadın yaklaştı standa yanında kocasıyla. Ve kitabı
Şevket’e uzatarak…

–              Arkadaş… Bir imzada biz alabilir miyiz? Dedi içten bir gülümseme ile.

 Şevket dolu dolu gözlerle baktı kadına..sanki tanrıçasına bakar gibi onu bu noktaya taşıyan gecenin onuruyla ve
titreyen elleriyle yazdı kitabın baş sayfasına..

” Şayet namuslu geçinenler gökyüzünü namussuz dedikleri kadar güzel görüp anlatabilselerdi; Dünya yaşanır
bir hal alırdı. Saygılarımla…..”