Kategoriler
Genel Konular

Başarıyı getiren şey çalışmaktır !

Her insanın başarmak istediği bir amacı vardır. Bu amaca çalışarak ulaşırlar.
Burada zekası az olsun çok olsun her insanın ulaştığı bir başarı vardır. Başarı
için zeka gereklidir ancak tek başına hiçbir şeydir. Burada “ başarı için “ yeter
sebep çalışmaktır.
Hepimiz ilk okuma-yazmayı öğrenirken elifin e’sini aklımıza yazana dek
onlarca kez bıkmadan defterlerimize yazmadık mı?Başka bir örnekle devam
edelim.Sayısal zekası sayesinde yüksek mühendis çıkmış bir kişinin bir
şantiyede işe başladığını düşünelim.Bir süre sonra iş programına
uymadığı,gerekli çalışmaları yapmadığını gözlemleyen patronu sizce onu bu işte
sırf zekası sayesinde tutmaya devam edecek midir?
Biz burada zekanın önemi sıfırdır demiyoruz.Varolan zekanın kendi başına
başarıya ulaşamayacağını konuşuyoruz. Eğer tek başına zeka yeterli olsaydı,
bilimsel araştırmalarda bu kadar deneye ve çalışmaya gerek kalmazdı. Einsteın’
ı düşünelim : Eınstein ‘ın zeki olduğu ancak okul yıllarında zekasına uygun
başarı gösteremediği hepimiz tarafından bilinen bir gerçektir. Evet fizik
konusunda bir dehadır ancak ilgili olmadığı alanlarda aynı başarıyı gösterdiği
söylenemez. Nitekim Eınsteın bunu “ aklın sınırları zorlanmadıkça başarıya
ulaşılamaz.” Sözü ile kanıtlamıştır. Bu sözle var olan zekasının üzerine, çok
çalışarak ve tüm sınırlarını zorlayarak başarıya ulaştığını anlatmak istemiştir.
Yine bir başka örnek verecek olursak : Arabanın gitmesi için benzin ne ise;
insan başarısı için zeka odur diyenlere şu yanıtı vermek geliyor içimden; Araba
ve benzin var peki bu araba nasıl hareket edecek ? Bir sürücüye ihtiyaç var..!
Sürücülük de uzun uğraşlar ve çalışmalar sonucunda kazanılan bir iş değil
midir?
Evet arkadaşlar …. acık konusmak gerekirse zeki oldugu halde bir yerlere
gelemeyen, herhangi bir alanda başarı sağlayamayan cok insan tanıyorum,
aksine normal zeka seviyesine sahip insanlar çalışarak çok iyi yerlere
geliyorlar. Bu yüzdendir ki zeki olmak her şeyi halletmiyor. Zekana güvenerek
hiç mi hiç çalışma ve sonunda başarıyı elde etmeyi bekle. B yalnızca bir
hayal.! En basitinden kendimizden örnek verelim; size soruyorum okuldaki
sınavlarımıza zekasına güvenip de çalışmadan giren arkadaşlarımız mı yoksa
onlara nazaran orta seviye zekaya sahip fakat dersi dinleyen,not tutan,tekrar
ederek çalışan arkadaşlarımız mı daha yüksek not almaktadırlar? Hadi buyrun
zekanızı kullanın ve sınava; çalışmadan girin ardından iyi bir not bekleyin.
Geçtiğimiz yıllarda öss de Türkiye birinciliğini paylaşan 2 arkadaşımızdan
birisi çadır kentten, diğeri de koyunlarını otlattığı dağdan çıkmıştır. Sizce bu
arkadaşlarımız sadece zekaları sayesinde mi 500 tam puan almışlardır ? Zira
mikrofonlar onlara uzatıldığında ve başarılarının sırları sorulduğunda cevapları
öğretmenlerinin ışığında çalışmaları ve yine çok çalışmaları olmuştur.
Şöyle birşey var ki Edison bile elektiği bulana kadar yüzlerce deney yapmıştır
ve bininci denemede elektriği bulmuştur.söz konusu olan kişi zeki diye
adlandırılır ancak onu başarılı kılan zekası değil çalışma azmidir. Elektriği
bininci defada buluyorsa ve ona yardımcısının yeter artık bulamayacağız dediği
halde o çalışmaya ve deney yapmaya devam ediyorsa demek ki başarıda zeka
değil kesinlikle çalışmak en önemli unsurdur. Yine aynı şekilde Bethoven
dünyaca ünlü dokuzuncu senfonisini yazmadan önce neredeyse beş bin sayfalık
ön çalışma yapmıştır.Bunların hepsini yırtıp atmış ve unutulmaz eserini
bestelemiştir.
Zekanın işlevsel hale gelmesi için çalışmanın gerekliliğinden dem vuran başka
bir düşünüre kulak verelim:
“ Doğuştan bilgi yoktur ve insan zekası doğduktan sonra dolmaya başlayan
bomboş bir levhadır. “ diyor John Locke… Demek ki hayatımız boyunca
gösterdiğimiz her çaba bu levhaya eklenen bir harftir diyebiliriz.Fen veya fizik
derslerinden hatırladığımız çarpıcı bir örnek geldi aklıma:Newton’un altında
oturduğu elma ağacının dalından düşen bir elma, ünlü bilim adamının kafasında
bazı soruların şekillenmesine yol açmıştır. Dalından kopan elma niçin yukarıya
doğru değil de yere düşüyor ? Daldan kopan elma, pencereden atılan bir şey yere
düşüyor da, ay ve gökyüzündeki yıldızlar niçin düşmüyor? Bu sorular üzerinde
uzun süre düşünen, çalışmalar ve deneyler yapan Newton birkaç yıl sonra ,
bütün evrene egemen olan Yerçekimi Kanunu’nun formülünü ortaya
koymuştur. Şunu bir kez daha vurgulamak istiyorum. Burada sayısız çalışmalar
ve deneyler yapan bir Newton var. Ağacın altına oturup ilham gelmesini
bekleyen bir Newton değil. Newton burada zeki bir insandır fakat bir anda
başına elma düşmesiyle bulmuyor Yerçekimi Kanunu’nu… Çalışmalar ve
deneyler yapıyor. Denemedikçe ne bulacağını kimse bilemez. Her çalışmadan
ve deneyden bir şeyler öğrenerek başarıya ulaşıyoruz.
Atatürk bu konuda şu sözleriyle gençlere yol gösteriyor. “ Türk çocuğu ; çok
zekisin besbelli, ancak , zekanı unut daima çalışkan ol”… Atatürk zeki bir
insandı fakat Atatürk bu zekasına güvenip , Türk Milleti’nin kurtuluşu için
çalışmasaydı Türkiye Cumhuriyeti kurulamazdı.Mustafa Kemal’in daha
öğrencilikten başlayarak sabahlara kadar ders çalışıp kitap okuduğunu hepimiz
bilmiyor muyuz? Her başarı bir emeğin ürünüdür. Emek olmadan yani gayret
ve çalışma olmadan başarıya ulaşmak boş bir hayalden ibarettir. Zekayı bir
şişeye , çalışmayı ise şişenin içerisindeki suya benzetirsek; şişe ne kadar büyük
olursa olsun işlev taşımadıktan sonra yani içi dolmadıktan sonra büyüklüğünün
bir anlamı olmaz. Onu işlevsel hale getirmek için o kabı suyla doldurmak
lazımdır. Taşı delen suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğidir. Taşı delmek
için suyun kuvveti bir mana ifade etmez. . Damlaların devamlılığı olmadığı
müddetçe…. Kaplumbağa ile tavşan hikayesini örnek vererek konuyu
somutlaştırmak isterim. Kapasite olarak tavşan kaplumbağadan daha hızlıdır .
Ama hepimizin bildiği gibi, kaplumbağa ile tavşan hikayesinde gayret
göstererek yarışı kazanan kaplumbağa olurken zekasına ve hızına güvenen
tavşan tembelliği ile kaybeden taraf olmuştur.
Konuşmamı Einstein’ın bellekleririmize kazınan şu garip fotoğrafıyla bitirmek
istiyorum:Albert Einstein modern zamanların en ünlü bilim insanı…uzay,mekan
ve zaman kavramlarını değiştiren bir fizikçiydi.dağınık saçları ve çorapsız
giydiği ayakkabılarıyla hep göze batan bu çok yönlü bilim insanı hala bize bakıp
gözlerinizin altı kararana ,saçlarınız darmadağın olanak dek azimle ve yılmadan
çalışın diye  fısıldamakta.

Kategoriler
Genel Konular

Gençlik Kötüye Gidiyor !

Çok değil, bundan birkaç yıl öncesine dönecek olursak bile sadece birkaç yıl içerisindeki değişimin
olumsuzluğunu gençlerde gözlemleyebiliriz. Daha iyiye gitmesi umut edilmiş olan gençlik, maalesef
kötüye gitmektedir.Gerek eğitim düzeyi olarak, gerek değer yargılarına sahip çıkma, gerek saygı,
gerek sevgi gibi birçok konuda; eskiden bulunduğumuzdan daha kötü bir konumdayız..
Bunun temel nedeni büyüyen nüfus, ve tabii gelişen teknoloji olabilir..
Eskiden her biri birer güneş olan gençler yetişiyordu şimdi ise başka güneşlerin ışığına muhtaç, gölge
olup kalmış gençler görüyoruz.Kendini dahi aydınlatamamış ki, ileride ülkesine, vatanına yararı olsun..
Üzülüyoruz…
Çünkü bu olmamalı emanet edilene sahip çıkacak olan.. çünkü önce kendisi olabilmeli
Kendini bulamamış hangi bireyden, olgun tutum ve davranışlar, doğru kararlar bekleyebilir ve ona
güvenebilirsiniz ki?
Günümüzde kaç genç tarihini çok iyi biliyor? Nereden gelip, nerede olması gerektiğini ve ne
yapacağını?
Türkiyemiz nereye gidiyor bilmiyorum. Geçen gün Tarih dersinde “Türkiye Nasıl
Kazanıldı?” başlığına aldığım cevaplar gözlerimi yaşarttı. Halkımızın
Türkiye’yi Türkiye yapmak için uğraşları adeta destan. Bir annenin “Vatan” uğruna
çocuğunu gözden çıkarması ne kadar acı değil mi? Türkiye bağımsız olduğundan mı
bu kadar kötüye gidiyor şartlar. Örneğin gençler, çocuklar (yani bizler); o kadar
bilinçsiz yetişiyoruz ki akıl alır gibi değil. 15 Yaşında askere giden “Koca Adamlar”
ve “Biz” aramızdaki fark dünyadan büyük. Onlar ellerinde kalemlerini bırakıp savaşa
gidiyorken biz teknolojinin peşinden sürükleniyoruz.
Peki neden bu vahim hale geldik Türkiye olarak. 15 Yaşında kalem tutan eller askerken,
şimdiki çocuklar ne peşinde nereye gidiyor? Teknolojinin gelişmesi Türkiyemizi
olumsuz mu etkiliyor? Bence öyle. Benim yaşım on dokuz. Ben bile bu dağlar kadar
farkı görebiliyorum. Çocuklar artık bahçede, sokakta ve ya parkta değil.
Kaç genç kitap okuyor severek?
Kaç genç uzak kalabiliyor gelişen teknolojiden..? Kaçı bunu yapmayı istediği için uzak kalıyor?
Kaçı değer biliyor? kaçı ciddi anlamda çalışıyor? ve merak ediyorum; kaçı başarıyor?..
Hayır bu demek değildir ki, hiçbir şey yapmıyorlar yahut hiçbir çaba sarf etmiyorlar..
sadece bir gerçek var ki, ciddiye alınmıyor eskisi kadar ne geçmiş ne gelecek..
Çıkar peşinde insanlar çoğalıyor.. yalanlar çoğalıyor.. Kendi kardeşine düşman kesiliyor bir diğeri ..
Eskiden zekasıyla tanınanlar şimdi görünüşüyle belleğe kazınıyor ve yer ediniyorlar içlerinde
bulunmayı sectikleri toplumlarında.. Oysa; zeka konuşabilmeli “converse” marka ayakkabılara fırsat
doğmadan.. Oysa; gerçekten sahip çıkabilmeli bir genç kendi değerlerine, başkalarınınkine çıkmadan
önce…. Aileye karşı gelmeyi marifet bilmek.. Teknolojik gelişime olması gerektiğinden fazla önem
verip, tembelliğe alışmak; hep önüne hazır yemek konması, üretememek, ve aslında en zayıf nokta
olan gençlerin hedef seçildiklerini bilememeleri, görememeleri, düşünememeleri gerçekten çok çaresiz
bir durum..
Parası olmayan küçümseniyor ve dışlanıyor doğruyu konuşan…
Hak etmeyen insanları hak etmedikleri tahtlara oturtanlar, başarıyı bu denli basite indirgeyenler,
haksızlıklara göz yumanlar hatta bizzat haksızlık yapanlar, menfaatler için gençleri zehirleyenler, bu
eğitim sisteminin başındakiler, aileler… beş para etmez tv programları yapımcıları, ve o tv
programlarından medet uman ebeveynler!! Şimdi cevap verin bana, gençlik mi kötüye gidiyor? Yoksa
sürükleniyor mu?
Geçmişten bugüne..
Gençlik kötü…Hazırlayın kendinizi çünkü daha kötü olacak.
Asfaltı bozulmuş izlenen yolun, yol ilerledikçe. Durup baştan yapmaya cesaret gerek. Cesareti
gösterecek olanlar gerek..
Yok..
Bunun yanı sıra kilit nokta bence “ahlak”. Toplumumuz ne kadar ahlaklı olursa işler o derece iyiye gidecektir. Ahlaktan nasibimiz azaldıkça , gördüğümüz rezillikleri dahi arar hale gelebiliriz.
Bir başka örnek: Peki ya cep telefonları ? Hani uğrunda artık farkında olmadan kambur yaşamayı
göze aldığımız cep telefonları …
Hastane, devlet dairesi, havaalanı fark etmiyor… Bekleme salonları başları önlerine eğik, ellerinde cep
telefonu, bir şeylerle uğraşan insanlarla dolu artık. Bilmem ki, cep telefonlarının icadından sonra
insanlardaki tırnak yeme alışkanlığı sona ermiş midir artık?
Amerikan Başkanı Rutherford B. Hayes’e atfedilen bir söz var; “Çok güzel bir buluşa benziyor ama
Tanrı aşkına bunu kim, niye kullanmak istesin ki?” diyor telefonu ilk gördüğünde… Bugünkü gelinen
durumu bizzat cihazın mucidi bile tahmin etmemiştir sanırım…
Hayat gittikçe ceplerimize, küçücük bir cihazın içine doğru yöneliyor. Büyük bir ordunun fethi gibi,
ne varsa önüne katıyor, yaşamı hallaç pamuğu gibi savuruyor cep telefonları. Büyük bir kara delik gibi
önüne ne gelirse yutuyor… Tabii bu musibetten gençler hakettiğinin bin katı kadar zararı çoktan
görmüş oluyorlar.
Netice itibariyle ;
Parklarda grup halinde kavgaya hazır gençlere mi yansak, gömleğin eteklerini
havalandırmış kravatı iyice gevşetmiş sallana sallana yürüyen sorumsuz, lakayt
gençliğe mi yansak, küfürlü konuşup bağıra çağıra yürüyen ahlak yoksunu tertemiz
gençliğe mi ağlasak, yoksa yavaş yavaş kararan geleceğimize mi?
Sözün özü :
Nereye gidiyoruz? Biz ne yapıyoruz? Merak ettiğim konu şu bir savaş çıksa ne
yapacağız? Ninelerde, dedelerle, torunlarla, tosunlarla kazandığımız Canım Türkiye’
mizin altın anahtarını verecek miyiz? Bu kadar kolay mı? Bunları yapalım diye mi o
kadar savaştı Atalarımız. Belkide böyle olacağını bilseydi çocuğunu, gözünün nurunu
gözden çıkarmazdı o analar. Tek söyleyeceğim şey kaldı geriye. En azından Asil
Türk kanını tanıyan kendini bilmezlere… Sizin okullarda gülerek okuduğunuz “İstiklal
Marşı’nı” birgün birisi değiştirmeden sahip çıkacak en azından biraz düşünmeye, biraz
daha duyarlı olmaya mecbursunuz. Vatanınız,kendiniz ve aileniz için…
Alışık olduğunuz türden ” kib, bye “…
Alışık olmadığınız şekilde ise “ALLAH’a Emanet Olun…”.

Kategoriler
Genel Konular

Trafik kazalarının önlenmesinde sürücülerin etkisi

Zamanımızın sürücü olarak önemli bir bölümünü kapsayan
trafik; kuralları, içerdiği insan ilişkileri ve sonuçlarıyla da
hayatımızı etkilemektedir. Sayısı ve hızı artan motorlu
araçlar yaşantımızın vazgeçilmez bir parçası olurken,
birçok insanın yaşamına son vermekte, kişileri sakat
bırakmakta; büyük parasal kayıba neden olmaktadır. Trafik
kazaları, Türkiye’de olduğu gibi dünyada da ölümlere,
geçici ve kalıcı sakatlıklara, iş gücü ve maddi hasarlara
neden olması ve ulusal gelir kaybına yol açması nedeniyle
toplumsal sorunlarin tetikleyicisi ve en onemli parcasidir.
Türkiye’de trafik kazalarını oluşumunda rol alan etkenlerin
dağılımına bakıldığında; şoförün %77.6, yayanın %18.3,
aracın %3.6, yolcunu %0.5 oranında kazaya neden olduğu
görülmektedir.
( KAYNAK: ISTANBUL EMNIYET MUDURLUGU TRAFIK
SUBE RESMI WEB SITESI)
1-İnsan faktörü: Trafik kazalarında rol alan insan faktörü
başlığı; sürücüleri, yolcuları, yayaları ve trafik polislerini
kapsar. Ancak bunlar arasında en önemli pay sürücülere
aittir.
Sürücülerin kişisel özellikleri olan yaş, cinsiyet, medeni
durum, sağlık durumu, alışkanlıkları, tecrübe ve çalışma
koşulları, fiziksel özellikleri, güvenlik önlemlerine uymaları;
kazaların oluşumunda önemli rol oynamaktadır.Goruldugu
gibi bu aciklama suruculerin trafik kazalarinin
onlenmesinde ve azaltilmasinda cok ama cok buyuk bir
oneme sahip oldugunun kanitidir.
Ankara Trafik Denetleme şube Müdürlüğü’nden alınan
bilgilere göre, 2000 yılı ilk 10 aylık dönemde trafik
kazalarına neden olan ilk dokuz kusur şöyle
sıralanmaktadır:
1-Arkadan çarpma
4- Kavşaklarda geçiş önceliğine uymama
5- Manevraları düzenleyen genel şartlara uymama
6- Şeride tecavüz etme
7- Kırmızı ışık, trafik işaret ve levhalarına riayet etmeme
8- İkiden fazla şeritli yollarda karşı yönden gelen şeridi ihlal
9- ‘Taşıt giremez’ trafik işaretlerine riayet etmeme
Trafik kazalarında, diğer kazalarda olduğu gibi üç faktör
göze çarpmaktadır bunlar; araç,
çevre ve insandır. Ancak, bu üç faktörlerden biri olan
“insan” faktörü, teknolojinin ilerlemesi, modern
araçların üretilmesi ve karayollarında yapılan iyilestirme
çalısmalarına rağmen; trafik kazalarının
ciddiyetini koruması dolayısıyla daha fazla dikkate
alınmasını öne çıkarmıstır. Buna göre, arastırma
konuları; sürücülerin kaza yapma eğilimleri, risk alma
davranısları; kazada sürücü davranısları,
tutumları, kisilik özellikleri, durumsal duygu özellikleri,
psiko-motor becerileri, dikkat ve yoğunlasma
yetenekleri, esgüdüm düzeyleri, tepki zamanları, algı
biçimleri, bellek özellikleri, kıyaslama ve
problem çözme becerileri ve sürücü eğitimi gibi konulardır
(KAYNAK : Underwood, Chapman, Wright and
Crundall, 1997; Tsuang Door and Fleming;1994:538-546).
Bu bağlamda, endüstriyel ortalamalarda olağandan daha
fazla kaza yapan kisileri tanımlamak
amacıyla “kazaya yatkınlık” kavramı ortaya atılmış
ve bu tür kisiler üzerinde durulması önem
kazanmıstır. Y Dunya capinda yapılan bir çalısmada toplam
kazaların % 40’nı sürücülerin, % 4’ünü yayaların
gerçeklestirdikleri bulunmustur (Siynori and Bowman,
1974: 61-66).
EVET: trafikten sorumlu resmi bir kurumu ve dunya
capinda onemli oranda kabul gormus cevre bilimclerinin ve
bilim adamlarinin calismalarindan ve eserlerinden
alintilarimi kaynak gostererek rahatlikla soyleyebilirim ki
trafik kazalarinin nedenleri cok onemli bir olcude suruculeri
kapsamaktadir.
ulke genelinde 1984 yılında sürücü hatalarının trafik
kazalarındaki oranı %73 iken, 2000 yılında %97’e çıkmıştır.
Şoförlerin bu kusurları işlemesindeki temel nedenin, trafik
kuralları ve araç kullanma ile ilgili bilgilerinde eksiklik, bu
kurallara riayet etmeme ve eğitimsizlik olduğu söylenebilir.
İnsan kaynaklı kazaların meydana gelme sebeplerinden
olan onemli bir maddede trafik kurallarini onemsememektir.
Toplumun trafik ve trafik kazalari acisindan refah bir
duzeye ulasmasi, trafik ve onun sağlıklı yürüyebilmesi için
gerekli birtakim kurallar vardir.
zaten hayatın hemen hemen her kesitinde yokmudur o
kurallar…?
koordinasyonun,uyumun,normalliğin,başarının temelini
onlar oluşturmazmı…?
ne yazıkki arkadaşlar, hayat hep doğrularlla yönetilmiyor.
yanlışlarıda günah keçisi ilan etmek istemiyorum tabiki
onlar nede olsa bizlerin “olgunlaşma sürecinde” önemli bir
paya sahiptirler,fakat bunların içerisinde telafisi mümkün
olanlar oldugu gibi hiç telafi edilemeyecekler de var. İşte
bu noktada trafik kurallarını hatırlatmak isterim. telafisi asla
mümkün olmayan yanlışlar grubuna giriyorki; bir araca
bindiğinizde ilk düşünmeniz gereken şeyin aldığınız
sorumluluğun dünyanın en “ağır sorumluluğu” olduğunu
daima hatırlamanızdır.yapacağınız en küçük bir hatanın
bedelini asla telafi edemezsiniz…!….?
Oysa bu tip duyguların yaşanmamasınin tek yolu sadece
“trafik kurallarına uymaktan geçiyor arkadaşlar.
Trafik kurallarına hepimizin zorunlu olarak uyması
gerekmekte ki . Uymamamız halinde başımıza gelecek
olanlar da bellidir. Ya hayatımızı kaybederiz, ya sakat
kalırız, ya hastanelerde sürünürüz, ya da aracımız hasar
görür.
Kısacası, trafik kurallarını uygulamayı önemsemeyen
suruculer, başlarına gelecek olanları da kabullenmek
zorundadırlar. Sonradan ağlamanın, pişmanlık duymanın
hiç kimseye yararı yoktur. İşin en acı tarafı, kurallara
uymayan suruculerin, kurallara uyan insanlara verdiği
tahribatlardır. Bu tahribatı vermeye veya neden olmaya hiç
kimsenin hakkı yoktur. Insanin en temel hakki yasamak
iken bu hakkin egitimsiz,dikkatsiz,umursamaz suruculer
tarafindan elinizden alinmasi ne acidir ki sizi zavalli ve
caresiz kilar. Bu durumda insan olma bilincinin ve evrenin
en zeki ve akilli canlisi olma yetisinin hicbir anlami ve
onemi kalmaz.
Eger sizlerin ugrasi trafik kazalarinin azaltilmasinda
yayalarin etkili oldugunu kanitlamak ise bende de su
sorulari yoneltmek bir vatandaslik gorevi unvani kazaniyor.
Evet soruyorum arkadaslar cevrenizdeki trafik levhalarina
baktiginizda bu levhalarin ne kadari yayalari ilgilendiriyor
ve onlarin davranis bicimlerini kontrol ediyor ?
Ya da en bariz elimizden dusurmedigimiz cep
telefonlarimiza Emniyet Mudurlugu Trafik Subesinden
gelen ve sadece suruculeri kapsayan ve onlarin
davranislarini kontrol etmek icin yollanan sms ler ? evet
bu sms lerin icerigi sadece ve sadece surucuyu
kapsamktadir ornegin lutfen seyir halinde emniyet
kemerinizi baglayin; emniyet kemeri hayat kurtarir…. Sizce
bu sms in iceriginde en buyuk pay yaya mi yoksa
surucuyemi aittir? bunun muhakemesini yapmak cok zor
olmasa gerek. Bugun ortaogretim de okumaya hak kazanan
her birey bu mesajlarin sadece suruculeri ilgilendirdigini
zaten anlamalidir/ ki eger anlayamiyorsa o bireyin sosyal
yasantisi tipki bir yayanin yolda emniyet kemeri takmasi
kadar sacmalik ve birtakim yanlisliklar icermektedir.
Sozlerime burada son verirken tekrar israrci bir uslupla
soylemeliyimki trafik kazalarinin azalmasinda ve
onlenmesinde en onemli rolu suruculer ustlenmektedir.
Suruculer olmazsa araclarda olmaz eger araclar olmazsa
zaten trafik kazalari olmaz. Nerede gorulmus bir yayanin
arac olmadan kaza yaptigi ve can ve mal kaybina neden
oldugu ?

Kategoriler
Genel Konular

ZİYÂN EDİLEN TÜRKÇE

ZİYÂN EDİLEN TÜRKÇE
İstanbul Türkçesi üzerine yazmayı düşündüğümde nedense hatırıma şu hoş hikâye
geldi:
“ Eski Beylerbeyi’nde Şirket-i Hayriye vapurları iskeleye yanaştığı zaman vapura binmek
isteyen İstanbul beyefendileri birbirlerine, ‘Aman efendim siz önden buyurun, yok canım hiç
olur mu?, istirham ederim siz buyurun’ demekten vapur on beş dakika rötar yaparmış.
İskelelerde yaşanan bu inme binme sırasındaki teşrifât merasimi yüzünden ‘Çengelköy’ün
zerzevatı, Beylerbeyi’nin teşrifâtı, Kuzguncuk’un haşerâtı, Üsküdar’ın hırdavatı’ diye
vapurun gecikme nedenini anlatan kaptana ait bu sözler tekerleme halini almış.
Ne hoş anekdot değil mi? Keşke İstanbul Türkçesi de bu anekdottaki güzelliğini hâlâ
koruyor olabilseydi, neyse…
İstanbul ve Türkçe kadar birbirine yakışan iki kelime daha bulmak zor bence. Necip
Fazıl’ın deyişiyle; gecesi sümbül kokan, Türkçesi bülbül kokan İstanbul. İmparatorluklar
başkenti, yüzlerce yıl çeşitli kültürlere analık etmiş ve hâlâ bu çok kültürlülüğü bünyesinde
barındıran İstanbul. Ninnilerimi söyleyen, o güzel türkülerimi duyduğum, şairlerimi
okuduğum şehir. Türkçeyi Türkçe yapan şehir. Hanımefendileri ile, beyefendileri ile, musıkîsi
ile… Onlarca medeniyetin beşiği, harcamakla bitmeyen kültür kumbarası. Ancak ne İstanbul
kaldı Türkçeyi Türkçe yapan, ne de Türkçe kaldı İstanbul’u İstanbul yapan. Kaybettik o
güzelliği. O kibar İstanbul beyefendilerinin teşrifat nedeni ile vapura geç bindiği zamanlar,
nerede, ite kaka otobüse binen, birbirlerinden küçük bir nezâket ifadesini bile esirgeyen,
günümüzün hoşgörüsüz insanları nerede ? Ne yazık ki dilimiz, Türkçemiz benliğini yitiriyor.
Bakın gençlerin yazdığı Türkçeye, konuştuğu Türkçeye, bakın ki yok oluşu görün!
Özellikle asıl İstanbul Türkçesindeki bozulmalar dikkat çekiyor. Beylerbeyi’nin teşrifatı,
adeta Beylerbeyi’nin tahribatına dönüşmüş durumda. Zamanında bozulmaya uğramamış,
yöresel ağız ve lehçelerden etkilenmemiş, “ Gerçek Türkçe” olarak adlandırılan Türkçe,
günümüzde İstanbul denilen bu metropole yurdun dört bir yanından gelen insanların kendi
yöresel ağızlarıyla yoğurarak, tabiri caizse her bireyin bir yana çektiği, resmen can çekişen
Türkçeye dönüşmüş durumda. Evvelden Siirt’te ikâmet eden vatandaşımız kendi şivesi ile
Siirt’te konuşurdu, Trabzon’daki Trabzon’da konuşurdu. Şimdi İstanbul’da komşu oldular.
Kültürleri ile birlikte yöresel ağızlarını da İstanbul’a taşıdılar. İki ağız birbirine karıştı,
ikisinin karışımı da İstanbul Türkçesi’ne karıştı.
Her şey bir yana, dillerin değişime uğramaması imkânsız, elbette ki buna diyecek yok.
Ancak aslolan şu ki; dil sadece kelime yapısını, fonetiğini değil, dili dil yapan “adab-ı
muaşeretini” de kaybetmiştir. Çünkü dil toplumların kültürünü ve yaşam tarzını yansıtan bir
aynadır. Kültürümüzdeki yozlaşma dilimize yansımaktadır.
Bütün bu yok oluş serüveninin yanı sıra, Türkçenin tarihi bu yok oluşu durdurmanın
çaresini gözler önüne seriyor. Türkçe bu kaderi kesinlikle hak etmiyor. Bir imparatorluk
mirasını devralan bizler, bir imparatorluk dili olan Türkçeyi yeniden o ihtişamlı günlerine
çevirmek mecburiyetindeyiz. Evet, Türkçe bir imparatorluk diliydi ve bütün imparatorluk
dilleri gibi harikulâde bir sese ve ifade imkânlarına sahipti. Bunun farkına varmamız için,
Türk Dili dendiğinde akla ilk gelen isimlerden birisi olan Hayati Develi’nin “ Osmanlının
Dili” kitabında, Giovanni Molino adlı bir İtalyan sözlükçüden aktardığı şu cümlelere
bakmamız yeterlidir: “Osmanlı Devleti’nin dili olan Türkçe, bu devletin sınırları içerisinde 55
krallık ve beylik, 33 ulus tarafından günlük iletişimde kullanılıyor. Yine aynı kitapta işinin
ehli bir büyükelçinin Türkçeyi bilinmesi gereken diplomasi dillerinden birisi olarak sayması,
Türkçe’nin tarihi değerini gözler önüne seriyor. İşte bu dil yüzyıllar boyunca “Baki’den
Nedim’e, Yahya Kemal’e kadar işlene işlene söyleyiş güzelliği, musîki ve derinlik kazandı.
Bu dilde nice müstesnâ gazeller, kasideler yazıldı, nice eserler verildi. Yakın zamana kadar
da, az da olsa Türkçenin bu güzelliğini sürdürenler vardı. Söz gelimi TRT Radyosu’nun
sunucuları konuşmaya başladığı zaman kanalı kapatamazdınız. Çünkü sunucunun akıcı,
doğal, temiz bir lisanla konuşması sizi bu kanalı dinlemeye teşvik ederdi. Şimdi ise günümüz
gençleri bu güzel Türkçenin değerini bilmeden yetişiyor. Bugün sosyal medyada ya da
gençlerin kendi aralalarında konuştuğu ve yazdığı Türkçe, tarihine yakışmıyor. Gençlerimize
Türkçenin bu muhteşem tarihini hatırlatarak, bu dille yazılmış güzel eserlerle buluşturarak
onlara dil bilinci kazandırmalı ve Türkçeyi yeniden eski günlerine kavuşturmalıyız. Ancak bu
yol izlenerek Necip Fazıl’ın “bülbül kokan Türkçe ”sine, Attila İlhan’ın “sarışın Türkçe “sine,
Yahya Kemâl’in “beyaz lisanı” na yeniden kavuşabiliriz. Çünkü dilini düzeltmek, kendini
düzeltmektir; kendini düzeltmek ise milleti daha iyi, daha yüksek seviyelere taşımakta büyük
bir önem arz etmektedir. Türkçe bunu hak ediyor. Bizler de…
Furkan UÇAR

Kategoriler
Genel Konular

Türk Dili’nin aktif kullanımı

          Dilimiz kötüye gidiyor. İnsanlar anadilimizin öneminin farkında değiller. Ve ne yazıktır ki bu yok oluşu eli-kolu bağlı bir şekilde seyrediyorlar. Bu  yok oluşun  tek nedeni batılılaşma çabasıdır.Batının kültürünü değil tekniğini yol gösterici olarak almamız gerekirken, aksine kültürlerini yani batı kültürünün bir parçası olan dillerini kendi dilimize kopyalıyoruz. Ne yazık ki bu sayede dilimiz anadilimiz olmaktan,Türklerin dili olmaktan çıkıyor ve batının bir ürünü olarak, biz farkında olmadan önümüze  sürülüyor. Ne acıdır ki bizler  hala bilinçsizce bu yok oluşun  farkına varamıyoruz.

       Artık, bir berbere kuaför diyoruz. Bu değişimin tek sebebi batıya ayak uydurma çabası çünkü kuaför deyince daha popülaritesi yüksek bir kelimeyle karşılaşıyoruz. Buda biz Türklerin, bazı istisna insanlar dışında gayet işlerine geliyor ve bu yabancı kültürün müptelası olup çıkıveriyorlar.

       Bizlerin bu olumsuz durum karşısında yapmamız gereken tek şey kendi kültürümüze önem verip, bu kültürün peşinden gitmek. Ve istisna insanlar dışında bu serzenişimizi “ toplumsal farkında lığı oluşturacak safhaya gelene kadar sürdürmektir.

         Türkçe’miz  Turqche’ leşmesin…

                                                                                                     Furkan UÇAR

Kategoriler
Anma Yazıları Eğitim - öğretim Geçmiş Tarih Genel Konular Günlük hayat Sevgi ve Ask Dünyası siyasetci Toplumsal Konular Türk Tarihi Türkiye üzerine

Atatürk ve geçirdiği hastalıklar.

Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrılalı 72 sene geçti.Geçen bu süre zarfında ülkemiz ve milletimizin lehine bir çok  gelişmeler kaydedildi.Bu önemli gelişmeler sayesinde  hem ülkemizi ayakta tutmanın,hem milletimizi yüceltmenin, hem de Ulu Önder Atatürk’ün izinden gitmiş olmamızın ve hala bu yolda devam ediyor olmamızın sevincini yaşıyoruz. Fakat hiç düşündünüz mü? Ülkemizin şu anki konumuna gelmesinde inkar edilemeyecek kadar çok emeği olan Atatürk  bir insan olarak bu kadar yükün altından nasıl kalktı?… Nihayetinde o da bizler gibi bir insandı. Tabii ki bu kadar zorluğun altından kalkmak onun için çok yorucu oldu ve bu zaman zarfında birçok hastalık yaşadı.

Atatürk’ün geçirdiği bu hastalıklar onu hiçbir zaman yıldırmadı.Biz Atatürk’ü bir “Kahraman” olarak biliyoruz. O bu hastalıkların üstesinden gelmeyi başardı. Fakat bu hastalıklar onu çok yıprattı.Ve her geçen gün bu hastalıklar yüzünden dönüşü olmaz çıkmazlara girdi. İlk hastalığı 1896 yılında geçirdiği sıtma hastalığıydı. Bu hastalıkları; difteri,gözlerde hasar, böbrek rahatsızlığı,kaburga kırığı,kulak egzaması,kalp rahatsızlığı, zatürree ve son olarak ta karaciğer rahatsızlığı takip etmiştir.1937 yılından itibaren sağlığı iyice bozulmaya başladı. Ne var ki,söz konusu rahatsızlığı gitgide ağırlaştı.10 Kasım 1938’de saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yumdu.

Bizler Türk Gençleri olarak bizlere bu kutsal vatanı emanet eden Ulu Önder Atatürk’ün ülkemiz ve milletimiz adına yaptıkları  Türk Milleti için yıldızının parlamasına  ve sonra da bazı amansız hastalıklar yüzünden ,o yıldız milletimizin zihninde yanarken , artık kalbimizde ve sonsuz bir ışımayla parlamasına neden olmuştur. O ışımayı sonsuza değin parlak tutmak ve yaşatmak biz Türklerin büyük görevidir.

Atam sen rahat uyu…!

Furkan  Uçar

Kategoriler
Genel Konular Sevgi ve Ask Dünyası

Aşk bir tarikattır; tarikat ise hakikat.

Allah’a duyulan aşk ilahi aşktır. “ Yaradılanı severim, yaradandan ötürü”; cümlesi ilahi aşk-ı tanımlar niteliktedir.

Kişi yani yaradılan tarafından hakikatler önderliğinde nesnel bazda bir sevgi değil, aksine bütüne yani yaradana dair bir sevgi anlayışıdır.

Tarikat; tasavvuf yani kalbimizin iyi ve kötü hallerini bilip kötü hallerden uzak durmamızı sağlayan  nefsimize doğru uzanan bir yoldur.

Yaratana karşı bir bağlılık vardır. Bu nedenle tarikat devreye girer. Çünkü tarikat Allah’a ulaşma ve onu tanıma yollarından  birisidir.Tarikat terimini sosyal yaşantımıza kattığımızda ve bu terimin gereklerini sosyal yaşantımıza uyguladığımızda sürekli olarak hakikat devrededir.

İlahi aşk gözle görülür nitelikte değildir.Fakat yaratana karşı olan ilahi aşk bizim zihnimizde bir hakikattir. Çünkü varolan bir gerçeğin ,bağlılığın yani sevginin zihnimizde yansımasıdır.

Allah’a aşk duyulur, ve artık bu sayede tarikat devreye girer; yani hakikat yolunda ilahi bir aşkla ilerlemeye başlarız. Bizi hakikatlere götüren tüm davranışlarımızın bütünü de tarikattır.Bu sayede de ilahi aşk her zaman hat safhada dır.  Tarikat sayesinde, hakikate nesnel bir gerçeğin zihnimizdeki yansımasına doğru bir meyil yani yöneliş vardır.

Sofilik hakikatler yolunda,tarikat anlayışıyla yaratana yöneliştir.Yani insanlığın ilaha duyduğu aşk , onların tarikata yani Allah’a ulaşma ve onu tanıma yollarına gitmesini sağlar.

Ve bu sayede, ilah yolunda ilerlemede Allah’a olan ilahi aşk-ı nitelemektedir, ki bu da insanlık için bir hakikattir.

Furkan Uçar