Sıradan bir emre günüydü işte, yuvarlanmak sanatını en iyi icra edenlerdenim bu dünyada, bu konuda bana “usta” diyeceklere asla mütevazılık yapmam çünkü öyleyim yuvarlanmaya geldim dünyaya…

Bu dünya bir pencere ve benim pencerelerim de epeyce çok bu evde. Bugün miladi takvimciler için yeni bir yıl ve yeni umutlar eşliğinde mutluluk paslaşmaları… Her ne kadar aslı hicri takvime uymak zorunda olması gereken bir toplum olsak da 11 günlük ilave ile çakma miladiciler olarak bugünü benim de öyle ve ya böyle bir şekilde girmem gerekiyor. “Nasıl girersen öyle çıkarsın” batıl inancına da sadık kalarak hem de; her ne kadar kutlamak sayılmamış olsa da benimkisi, bundan kime ne! Benim miladım bana özel değil mi? Sanki konuşuyormuşum diye yazdığım için eleştiren edebiyatçılara Kazım Koyuncudan “uyy aha” melodisini armağan ediyorum, eğlenmek için yazıyorum ama saygımızda askıda asılı değil hani…

Ne zaman evden çıksam, sokaklar, caddeler arasında kayboluyor umutlarım. Oysa biliyorum ki herkes arayışlarını temin etmek için, beklentilerine cevap bulmak için sokaklarda. Oldum olası kalbimle aram pekiyi olmadı, ruhuna öküz yaşıyorum diyebilirim. Bu durumda geldiğim nokta ile gideceğim nokta hiç paralellik göstermeyecek.

Yalnız yaşayanın hayallerinin de yalnız ve yanlış olması kadar doğal bir şey yok hayatta. Ya şarkılara sığınırsın ya kitaplara ya da bilmem ki alternatifi olanlar vardır parayla eşdeğer düşecek. Höşmerim severim ben Balıkesir de çocukluğumun geçmesinden olsa gerek. Bulması yapmasından zor bir tatlı gibi görünse de bir bölgenin en kültürel damak tatlarından biri işte. Bu tatlı nerden çıktı diyenlere şu an yiyorum da ondan. Aslında bir özeleştiri yapacaktım ben İzmit için. Bu şehrin griye kaçan bir yüzü var. Ne siyah ne beyaz hep ortada kalmış bir hali var işte, kargalarla-martıların aynı gökyüzünde uçmasından mıdır bilemiyorum artık. Aslında biraz seviyorum bu şehri ama kitapçılarını asla, buradan beni okuyanı var mıdır bilmiyorum ama hep okunmaması gereken edebiyattan uzak kitapları getirmekle küfrümün merkezine oturmaktalar.” Neyse sözlerimi bileyip keskinleştirmektense taşa vurup köreltmeyi tercih ediyorum artık!”

Olmadı. Alamadık istediğimiz kitapları, bari yakın bir dostumuzu görelim dedik. Sohbetiyle ülke sorunlarından, iş-aş-aşk üçlemesine kadar yüzeysel desem de onunla asla derinden yüzeye çıkamayan iki denizaltı gibi kaybolduk sohbette, içtikçe çayı insanlığımıza dostluğumuzu bir kez daha çiviledik. Ondan sonrası da var bu işin yalnız kalmak ve bir aitlik eki gibi “sadece ben olmak” gibi bir şey işte! Ev mi dışarısı mı ikilemesinin ardından içki içtiğimden ya da çok eğlendiğimden değil ama barda buldum kendimi her ne kadar öncesinde damsız girilmiyor kibarca yaklaşımı olsa da bir şekilde bunu da aşarak, çakma damımızla girdik vesselam… Tanımadığım bayan arkadaşa da usta oyunculuğundan ötürü minnettarlığımı gönderiyorum buradan, sayemde bedavaya girdi ya neyse…

“Gücüm olsa tüm tabularımı yıkardım hayatta
Elimde taş gibi olsaydı cesaretim
Belki bu kadar içime ait olmazdım
Keşif haritamı elbette verirdim birine
Ama öyle bir boşluk var ki içimde
Milyonlarca sebep yine de yalnızlığıma ortak olamayacak hiç!”

Ev mi dışarı mı ikileminin zaferi dışarının da mağlup olacağı an geldiğinde yorgun olan bedenimi annem ve babamla dinlendirmek huzurla eşdeğerdi. Hayatı en basitinden yaşayan biri olarak hayatta ki önceliğinizin “daha az kalp kırmak ve daha az hak yemek” üzerine kurmanızı sadece bir insan olarak önerdikten sonra uyumakla bedenime hediye vermek durumundayım. Hediyesini ısrarla bekleyen bedenime daha fazla direnemeyeceğimi otuz yıldır iyi biliyorum çünkü o da bana yarın yeni bir gün armağan edecek… Şimdilik eyvallah dostlarım!

Çakma miladı takvimcilerden biri olarak hoş kalasınız hep!

Emre Onbey (sizden biri/belki sen)

PAYLAS
Önceki İçerikLinux klasör boyutu öğrenme: SSH
Sonraki İçerikKendime Diyorum Ki;
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın