“Beni çağır sevgilim! Yüreğine, gözlerine, ellerine… Beni ruhuna çağır! “gelmem” desem de, kızgınlığınla çağır beni. Benim sana şu an her zamankinden daha da çok ihtiyacım var. Sanki yüzyıllardır açmamış çiçek gibiyim, yaprakları kurumuş, sanki hiç kelebek konmamış gibi işte!”

Aslında kalem düşmeseydi kâğıdıma, hani benim sana düştüğüm gibi belki de hiç yazmayacaktım sana. Bugünlerde mutsuz bir insanım ben, oysa sevdiğim var. Hayatta en çok sevdiğim “kadınım” diyebileceğim biri var. Hani sen varsın sevdiğim, inan varlığın bile ayrı heyecan içimde… Şimdi ben sana yazmayayım da kime yazayım! Seni seviyorum kadınım!

Ömrüme yazılan en anlamlı nesnesin sen, unutuldukça yüreğimi acıtan, yokluğuna dayanılamayan, özleminle sevişilen… Biliyor musun, yokluğunda yıldızlar düşüyor omuzlarıma, kayıp gidiyor yarınlarım. Sen yoksan, umudum kırılıyor, hayallerim ölüyor. Ne olur yanımda ol her zaman, kollarımdan tut ve sakın hiç bırakma!

Her sabah senin hayalinle yaşama merhaba diyebilmek, hani senin için yaşıyormuşum hissinin damarlarımda dolaşması ne kadar güzel bir duygu, bilir misin? Aynaya baktığımda seni görebilmekse aşk, her sabah defalarca bakmaya doyamıyorum zaten aynalara… Seninle göz göze geldiğimde yaşadığım mutluluğun tarifi ise anlatılmayacak kadar değerli. Şimdi bile içimde dans ediyorsun, seni görebilmek için yaşamayı seçtim sevgilim…

Geçenlerde mahallemizde bir çift evlendiğinde içimi heyecanlar bastı. Seninle evlenebileceğimiz günü hayal ettim. Her sabah sevdiğim kişiyle uyanmak adına, sadece onun gözlerine bakıpta uyuyabilmenin hayalini kurmanın bile mutluluğunu yaşadım. Ve içim öyle huzur doldu ki sana her zamankinden daha çok minnettarım. Bana yaşattırdığın bu duyguların bir ömür boyu sürmesini inan bana çok isterim. Seni özledim gül tanem!

Şu zamanda sevginin hor görüldüğü, hiçlendiği, emeğin az olduğu zamanlardayız. Belki de değiliz ama artık çok önemsenmiyor hiçbir şey eskisi kadar. Anlayış, sadakat o kadar da önem taşımıyor insanlarda. Belki bizim şu an yaşadığımız sevgi çoğalmasına nazar değmesinin sebebi de budur. Hiç kimsenin yapamadığını yapıyor olmak, demek ki çokta kolay olmasa gerek. Seninle hayata sevgiyle tutuyor olmanın, başka tenlerce kıskanılmanın acısını çekiyorum bazen işte. En çok seni kaybetmekten korkuyorum!

Gecenin bu kör saatinde elime telefonu alıp sesini duymak istiyorum. Ama kıyamıyorum sana, uyandırmak inan hiç istemiyorum. Yastığıma bıraktığım gözyaşı kadar çoğalıyorsun içimde. Ben seni kendimle bile paylaşamazken, kaybetmenin türlü yıkımlarıyla heder ediyorum ruhumu.

Seni özledim kadınım… Ellerini tutup, kokunu içime çekip seni sevdiğimi söylemeyi inan çok özledim! İnsan hayatta en çok sevdiğine doyamıyor, çünkü onunla yaşadığı hiçbir anın ne tarifi olabiliyor ne de başka bir şeyle kıyaslaması. Belki de karşılığın olunması istenen en yüce duygu olmasındandır. Bugünlerde içime düşen tek varlıksın, bırakta hep öyle kalasın.

Seninle aşk yeniden yüreğimde doğdu ve orada yaşayacak, hissediyorum bunu. Ve seninle evleneceğim günü bekliyorum, tüm ayrılanlara inat…

EMRE ONBEY

PAYLAS
Önceki İçerikBaşlamak asıl önemli olan mı ?
Sonraki İçerikBiz kandık mı, kandırıldık mı ?
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın