Yoksulluk, bizimle birlikte yaşayan bir değişmez yoldaş olarak varlığını sürdürmektedir. İstatistikçiler, otoritenin, yoksulluğu kontrol altında tuttuklarını göstermek için sıkı çalışmalar yapıyorlar. Herşeye rağmen yoksulluğun hiç görülmediği İsveç ve İsviçre gibi ülkeler de var. Ancak yoksulluk anlaşılması zor bir konu. Bangladeşi ele alalım : Bangladeş, tartışmasız yoksul bir ülkedir. Eğer ben bir Bangladeşli olsam yoksulluğu nasıl algılardım ? Bazı Bangladeşliler çok zengindirler; örneğin Bangladeşteki bazı çiftçilerin zenginlikleri İsviçredeki çiftçilerin zenginlikleriyle hiçbir şekilde kıyaslanamayacak kadar iyidir. Acaba Bangladeşliler kendilerini yoksul gibi düşünüyorlar mı ? Eğer düşünüyorlarsa kimlerle ve nasıl ilişkilendiriyorlar ?

Bir diğer örnek olarak, batılı ekonomistlere göre eğer Çin’de, büyüme hızı nüfus artışının üzerinde tutulabilirse gelecek kuşakta kesinlikle yoksulluğun yok olacağını ileri sürmüşlerdir. Çin’de gelecekte bu senaryo gerçekleşirse, iş pazarı daralacak, ücretler artacak ve halk, istihdamın yoğun olduğu yerlere yönelecektir. Buna kapitalizmin meşhur yok oluş hareketi diyebiliriz. Bu durum, aşırı yoksulluğun kaçınılmaz bir durum olduğu değil de tarihsel bir sonuç olduğu düşüncesini arttırmaktadır. Ancak, ekonomistlerin Çin için söyledikleri doğruysa, özgür bir pazar yaratmak, işçi akımlarına müsaade etmek, yeterli büyüme oranını sürdürmek gibi onların her söylediğini yapan Amerika’da neden hala aşırı yoksulluk vardır ? Bugün Amerikan halkının beşte biri yoksulluk içinde yaşamaktadır.

Filozofların bu konudaki görüşlerine bakılırsa, sorun eşitlik ve özgürlük arasındaki karşıtlıktan kaynaklanmaktadır. Onlara göre özgürlüğün bedeli karşılığında herkes eşit olabilir. Buna rağmen kimisi özgürlüğü seçerken kimisi eşitliği seçmiştir. Artık, ileri kapitalist ülkeler dahi zorla elde ettikleri azıcık eşitliği dahi koruyamaz hale geldiler. Vergilere başkaldırılar gittikçe yaygınlaşmakta. Parası olan insanlar da paralarını hantal bürokrasiye vermek istemiyorlar.

Diğer bir konuya geçersek : Eğer toplum ve devlet, yoksulları ihmal edip terk ederse yoksulların nasıl bir seçeneği olacaktır ? İlk önce örgütlenme üzerinde durmak gerekir. Örgütlenme, yoksulların geçim sorunlarını karşılıklı bir işbirliği içinde çözme çabalarını sonuca ulaştırır. Bir de bununla alakalı güç kavramından bahsedeceğim. Ancak asıl amacım insanların kendilerine yardım etmesini sağlayan güç. Bu yoksulluk için bir çözüm yolu değildir, ancak hayatta kalma yolu olabilir bana göre. Bu açıklamalarda sonra yoksulluk kavramına somut bir yapı kazandırmak istiyorum.

YOKSULLUĞUN ANLAMI

Anglo-Amerikan ( İngiliz ve Amerikan kültürünün ortak özelliklerine sahip ) ülkelerinde yoksullukla ilgili dört görüş vardır : Bürokratik, moralistik, akademik ve stratejik görüş. Bunlardan stratejik görüş yoksulluğu, doğrudan doğruya yoksulların sosyal aktivite yokluğuna bağlamaktadır. Şimdi bu görüşleri açıklamaya çalışacağım.

1. Bürokratik Görüş

Düşük Gelirli Nüfus
Mutlak Yoksulluk
Göreli Yoksulluk

Bu görüşte belirleyici olan gelirdir. Bu da yoksul insanların tüketim gücü ile ilgili sorunu ortaya çıkarıyor. Düşük gelir, orta ve yüksek gelirlerle tezat teşkil ediyor ve yoksulların yoksulluk yaftasını ortadan kaldırıyor. Yoksulluk sınırı da, mutlak yoksullarla göreli yoksulları ayırmak için kullanılıyor. Burada yoksulluk, zenginliğin azlığı veya yokluğu ile az bir mülke sahip olma anlamlarına geliyor.

2. Moralistik Görüş

Kutsal Yoksul
Mahrum Yoksul
Çalışan Yoksul
Yoksulluğu hak eden yoksul
Popüler sınıflar

Bu terimlerin çoğu yoksulluğun sorumluluğunu yoksullara mal etmektedir. Bu terimler dini veya politik bir anlam çerçevesinde yoksulluğa moral bir yargı yüklemektedirler. İncil’de, cennete ulaşmak için iğnenin deliğinden yoksulların geçebileceği söylenmektedir. Dolayısıyla bazı dinler yoksullara yardımı teşvik ederken bazıları da gönüllü yoksulluğu öngörmektedir ( dilenen keşişler vs. ). Mahrumluk kavramı da yardıma muhtaç olmakla eşdeğer sayılıyor. Temiz ve çalışkan bir hayat sürenlere de yoksulluğu hak edenler denilmektedir. 19.yy. burjuva söyleminde çalışan yoksullar, ahlaksız, saldırgan ve isyana eğilimli sınıf olarak addedilmiştir. Popüler sınıf dedikleri de bürokratik görüşteki düşük gelirli sınıf içerisinde yer alırlar.

3. Akademik Görüş

Yapısal Yoksulluk
Dışlanma
Marjinalleştirme
İstismar

Tipik olarak bu kavramlar, yoksulların kendilerini aşan güçlerin kurbanı olduklarını iddia eder. Bu kavramların her biri de farklı çözüm yolları öngörmektedir. Yapısal yoksulluk, yoksulluğun sosyo-ekonomik düzen içerisindeki yapısal koşulların bir sonucu olduğunu kabul eder. Buna düzenin, emek piyasasındaki büyük miktarlarda işten çıkarmaları yaratması ya da küçük çiftçilerin topraklarından çıkarılmasına yol açacak yaygın üretimin oluşturulması gibi koşulları sağlaması örnek olarak verilebilir.
Dışlanma, dolaşımdaki sermayenin birikiminden bazı grupların dışlanması ya da bu grupların ekonomik büyüme adına elde ettikleri imtiyazların eşit bölüşümünü savunur.
Marjinalleşme, işçilerin artı emeğini sömüren bir sınıf olduğu sürece ahlaken kabul edilemez bir yoksulluk geçerli olacaktır der. Marksist literatürün bir kavramıdır.

4. Yoksulların Sesi

Yetki Vermeme

Bu teori, yoksul insanların çabalarıyla örgütlenme ve politik mücadeleye dahil olmak üzere gıda, güvenlik ve barınma gibi ihtiyaç duyulan temel gereksinimleri ifade etmek amacıyla ortaya çıkıyor. Bu teorinin üç boyutu vardır : sosyal, politik ve psikolojik boyutlarıdır. Sosyal boyut, göreli olarak yoksul insanları geçimlerini sağlamak üzere üretim gerekli kaynaklara ulaşmadaki yetersizliğ; politik boyut, yoksul insanların politik alanda yeterli bir şekilde temsil edilmemelerini ve psikolojik boyut ise, yoksul insanların değersizlik düşüncesini içselleştirerek otoriteye pasif bir şekilde boyun eğmeleri durumunu ifade etmektedir.

Sonuç olarak, sorun, yoksul olanların sermayenin birikimi süecinde dışlandıklarında geçim için nasıl üretim yapacaklarıdır. Bir diğer yazımda çözümler sunmaya çalışacağım.

Bir Cevap Yazın