“Beni sana hapseden bu yola-yüzlerce kez girdim ama seni göremedim! Ne zaman ki düştüm bu bataklığa-işte o zaman ellerini uzattın bana! Şimdi sen söyle yürek gerçekten sevmeyince-göz gördüğü halde nasıl saplanmaz bu bataklığa?”

Biliyorum, ayrıldığımız andan itibaren sende en az benim kadar ağlıyorsundur. Duvarlara attığın çentiklerin sesini duyar gibiyim. Hayata sataşıp, her şeyin yalan-dolan üzerine kurulduğunu kabul eder durumdasındır. Ya ben senden daha farklı neler yapıyorum biliyor musun? Hayatın bana yaşatmış olduğu bir güzellik için, binlerce kötülüğün içinde yaşam savaşı veriyorum! Kimin için sanırsın?

Sabahları sessizce ”merhaba” deyip, çekiliyorum bu hayattan. Nefes almak yaşamakmış, ondan gayrisi pek mühim değilmiş. Duyuyorum. Bizim evin karşısında bir park var; iki ağaç iki salıncak ve birde çeşme… Genelde el ele tutuşmuş sevgililer dolaşmaz o parkta. Bir masumiyetlik var orada nedense. Sevgilisinden, eşinden, işinden ayrılan ne kadar dertli varsa-takılırlar sabaha kadar. Yalnızlar parkı desem yeridir hani… İnan bu hayatın tebessümünden uzak ender yerlerden biridir orası, eminim bu mahalle sakinleri, ömürleri boyunca pek çok kez gitmişlerdir oraya. En azından bilirler değerini o iki ağacın, salıncağın, çeşmenin… Bir vefa abidesidir, her şeyden öte sığınılacak, güvenilebilecek bir yerdir.

Sesine ne kadar uzağım şimdilerde, binlerce nehir yatağından boşalan damlalar önce gözlerime uğruyor. Dinlediğim tüm müzikler bana seni anlatıyor gibi. Daha dün pencereme konan bir güvercinin tüylerinde gördüm siluetini. Biraz yoruldum bu hayatta. Hissediyorum. Hani sonu olmayan bir maden bulsam-karanlıkta kaybolana kadar yürümek isteyebilirim. Bilmem kaçıncı mevsimdir bu senden ayrı geçen… Bilemem ki.

Koşmak nasıl bir duygudur acaba? Bir solukla yemyeşil kırlardan, denizlere doğru hiç durmadan, durdurulmadan… Bülbülün sesini, dalgalara duyurmak gibi midir acaba? Her gece gördüğüm rüyanın aynısını görebildiğinde kavuşacağımıza inanır gibiyim artık! Ve koşmak işte o zaman… Kırlar, denizler…

Yalnız bir adam ne yapar diye sormuştun yani. Al sana binlerce anıyla dertleşen bir yürek. Çok değil aslında senin yüreğinde değeri ama azıcıkta çoğalırsa şimdilik-çok sevinir bu adam. Yolum yol değil benim. Günlerdir, artık yıllardır desem yeridir. Bir çırpınıştayım bu virane kentte. Sevmekten geliyorum, yine sevmeye gidiyorum. Hani aslında yolumu biliyorum. Ulaşamazsam en azından keşke demeyeceğimi çok iyi biliyorum. Ama ulaşırsam… Belki neden daha önce gelemedim diye hayıflanacağım. Hani sormuştun ya yalnız adam ne yapar diye? İşte böyle bir yol bulur-hiç kimselerin gitmediği yönde-bazen birileri yoldaş gibi olsa da o hep yalnız devam eder… En son mecnun geçmiş bu yoldan, ne garip değil mi? Onca insan bir insan kadar cesur değil demek ki…

O sevmiş, bende seveceğim… En çok kimi diyeni!

(Yalnızlar parkının müdaviminden)

EMRE ONBEY

PAYLAS
Önceki İçerikCoğrafi Keşiflerin Nedenleri ve Sonuçları
Sonraki İçerikSamimiyetsizlik
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

3 YORUMLAR

Bir Cevap Yazın