Bir sabah uyandığında, yatmadan önce bir bardak zehir içmiş gibi bir tat ile uyanacağını biliyordum. Korktuğumun başıma geldiği bir sabaha uyanmıştım. Cam gibi parlıyordu güneş, bir Mart gününde ama rüzgâr; çok yükseklerde karşı konulmaz bir öfkeyle esiyor,  evlerin bacaları üzerinde avının başında rahatsız edilen bir aslan gibi homurdanıyordu.

Dün, sevdiği kızdan ayrılmıştı, muhtemelen bu sabah etrafındaki her şeyden ayıracaktı kendini. Hıçkırarak ağlarken, onu nasıl sakinleştirebileceğimi düşündüm boş yere. Uykusu gelinceye dek uzun cümleler kurdum telefonun diğer tarafında. Bana aldırmıyordu; içinde bir canavar yüreğini dağlamaya başlarken… O koca gökyüzünün altında ona bir yer yoktu artık. Aşk böyledir; ayrılık da… İçinde yaşadığınız dünya, kontenjanı doldurup, buraya ait olmadığınız hissiyle doldurur tüm benliğinizi. Gidemezsiniz, kalamazsınız ve tüm bunlarla baş edemezsiniz.

Aylarca sürecektir belki yılları bulacak. Tanıdık bir dondurmacıdan, oturdukları banklara kadar her şeyin alacağı intikamı varmış gibi çullanacak üzerine. Onun için üzülüyorum; daha çok gençti ve çok erken yakalandı ayrılık acısına. “Ayrılıklar da sevdaya dâhildir, çünkü ayrılanlar hala sevgili” der Atilla İlhan. Ayrılığı sevdası gibi yaşayacaktır. Bu yüzden baktığı aynada, yüzünün yarısı sevdiğine ait olacaktır. İçtiği suda dahi onu bulacak, bomboş sokakları beraber yürüdüğünü zannedecektir.

Çok dil döktüm, içindeki boşluk; onu boğmaya çalışırken. Nefesim tükeniyordu ve onun umutlarıydı tükenen.  “Havada nefesi var” dedi, boğuluyordu belli ki. Söylemem gerekenleri gözden geçirirken; hiçbir tümcenin onu ferahlatamayacağı gerçeğiyle sarsıldım. Acısını yaşayacaktı; yaşamalıydı. Sonraları, gerçek aşkı, sahtelerinden ayırabilecek, çok şey öğrenecekti bildiğini sandığı “aşk” hakkında. Dikenli kollarında yetişen gülleri fark ederken, orada yetişen bir aşkın meşakkatlerinden haberi yokmuş gibi davranamayacaktı. Çok şey götürecekti aşkı ondan, getirdiklerini görmezken…

Söndürdüğü sigarası ile biten acıları olacaktı ilerde. Üflediği dumanı ile içinden söküp attıkları.  İçtiği bir bardak çaydan huzur almaya başlayacak, birlikte yedikleri pamuk şekerine olan önyargısı ortadan kalkacaktı. Anlatmaya çalıştıklarımı anlamazken, onun için bir dua ettim: “Acın kadar, huzurla dolsun bir gün yüreğin. Çocuklar gibi yerken pamuk şekeri, anımsadığın tek şey dilinin üzerinde eriyen şekerin tadı olsun.”  Böyle olacağına inanıyorum nitekim şekerin özünde, acıyı bastıracak kudret mevcuttur.

  

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde ‘onca ayrılığın birinci dereceden failidir’ denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse…

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!

 

Bir Cevap Yazın