Yediği Türk yumruğunun acısını asla ama asla unutamayan batı, tarih boyunca öç alma sevdasından vazgeçmemiş ve ne zaman basiretsiz kişiler yönetime geldi öcünü almış, almaya devam etmiştir.

 

Tarihin seyrine baktığımızda şehir devletlerinin, krallıkların, imparatorlukların ve halen yaşayan devletlerin kuruluşunda kan vardır, can vardır, adını ne koyarsanız koyun savaş vardır.

 

Savaşsız ve kansız toprak kazanılmaz, vatan oluşturulmaz. Edinilen toprak için toprağını aldığın ülkeye tazminat ödenmez. Karşılığı dökülen kan, verilen candır onun. Cetvelle sınır çizilmez (Bazı Afrika ülkeleri sınırları hariç) çizilen her metre sınırın bir ceremesi olmuştur mutlaka; kandır, candır.

 

Bir zamanlar bir Yavru Vatan vardı anamız gibi. Sınırları kanla, canla çizilen bir Yavru Vatan. Kırmızı çizgilerimizin morardığı dönemlerde kaybolan bir Yavru Vatan. Biz çocuk o bir masaldı sanki; unuttuk büyüdükçe(!)

 

Kimileri Türkiye’nin sırtında bir kambur gibi görmüşlerdi. Attık kamburumuzu öç peşinde koşanların sayesinde. Belimiz doğruldu(!) Rahatladık(!) ve bu rahatlıkla Filistin’i, Suriye’yi sırtladık, kendi evimizi idare edemezken başkalarının evini idare etmeye kalkarak.

 

Hukuku yaratıp kuralı koyanın amacı öncelikle kendini koruma altına alma sevdasıdır. O hukuk içinde yaşamak istersen kurallara uymak zorunda kalırsın ki öz kimliğinden boşanma demektir bu.

 

Modern(!) topluma ayak uydurmadır diğer adıyla. İşte, üyeleri aynı milliyeti aynı inancı taşımayan birlikler, topluluklar, teşkilatlar vs kuruluşlar aynı düzlemde bulunurlar. Ve toplumuna seni teslim alırken kurallarına kayıtsız şartsız uyacağının taahhüdünü temin ederler. Ki kasığından kavranılmış durumuna düşersin.

 

Örnek mi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi diye uluslararası bir teşkilat var. Bazı yazarların hazırladığı 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden yola çıkan, amacı insan hakları ve temel özgürlüklerinin korunması olan, 4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imzaya açılan Sözleşmenin üzerine inşa edilen ve çeşitli aşamalardan geçerek 1959 yılında kurulan ve çoğunluğu Avrupa ülkesi olan, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Kırk yedi üyeli bir teşkilat. Mahkemenin verdiği kararlara üye ülkeler uymak zorundadır.

 

Bu mahkeme zaman zaman dudak uçuklatan kararlar verebilmektedir. Bunun farkında olan Rumlar geçmiş yıllarda bu mahkemeye başvurarak 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonucunda topraklarının Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde kaldığını iddia ederek tazminat talebinde bulunmuştur.

 

Bir türlü çözüme bağlanamayan Kıbrıs konusu sırtımızda kambur olarak dillendirilmeye başlandığı yıllar içerisinde ardı arkası kesilmeyen diyaloglar sürüp gitmiş ve tazminat konusunda bir çözüm yolu(!) bulunmuş. Bu yolla hem Rumların AİHM’ sine başvurması önlenecek hem de gasp edilen hakları iade edilecek; Türkiye de daha fazla yargılanmaktan kurtulacak, kambur düzlenecek.

 

Çözüm; KKTC’de KKTC’ meclisinin kabul ettiği 67/2005 sayılı yasa ile kurulan ve 17 Mart 2006 tarihinde faaliyete geçirilen Mal Tazmin Komisyonudur. Yasaya göre, komisyon en az 5, en çok 7 üyeden oluşur. Komisyon üyelerinin en az 2’si Kıbrıslı Türk, Kıbrıslı Rum, Türk, Yunan veya Britanyalı olmayan kişiler arasından atanır şartı vardır.

 

AİHM’si Rum Ksenidi Arestis’in Maraş’taki malı için açtığı 2 milyon Euro’luk tazminat davasını Türkiye’yi 900 bin Euro’luk tazminat ödemeye mahkûm ederek, Mal Tazmin Komisyonunu meşrulaştırmak için sonraki tazminat davalarını bir mahkeme gibi görev yapacak komisyona havale etti. Diğer taraftan mahkeme davaları havale ederken şunu demekten de geri kalmadı: “KKTC diye bir yer yoktur, Kuzey Kıbrıs Türkiye’nin kontrolünde olan bir bölgedir”

 

Rumlar Mal Tazmin Komisyonuna 6 yılda 4 bini aşkın dava açmış. Sonuçlanan davalara göre ise 264 milyon lira tazminat kazanmış. Dikkat ediniz tazminat davalarını açanlar sadece Rumlar. Kıbrıs Türk halkının aleyhine bir durum söz konusu.

 

Mal Tazmin Komisyonu eşitlik ilkesi üzerine kurulmamış. Ada genelinde 1958 tarihinden itibaren Rumlar tarafından işgal edilmiş Türk topraklarının mülkiyet hakkı, yine Rumlar tarafından 1878 tarihinden beri işgal edilen Türklere ait vakıfların mülkiyetinin hesabının sorulması gerçekleşmemekte, Türklerin uğradığı zararlar dile getirilmemekte Rumlara tanınan tazminat ve takas hakkı Türklere tanınmamaktadır.

 

BM yetkililerinin hazırladığı Ortega Raporuna göre; 1964 olaylarını devlete karşı bir Türk ayaklanması olarak gösterilmek istenilmesi üzerine adaya gönderilen Birleşmiş Milletler Heyeti saldırıya uğrayan yerleşim bölgelerinin ve göçmen durumuna düşürülen tarafın Kıbrıs Türk tarafı olduğunu tespit etmiştir. 1958-1974 tarihleri arasında terk edilmek zorunda kalınan Türk köyünün sayısı 103 tanedir. Bu bilgiler belgelerle sabittir ve Dünya Kıbrıs Türkleri Vakfı tarafından bir kitapta toplanmıştır.

 

Rumlara tazminat ödenirken Türklere ait malların Rum İçişleri Bakanlığı bünyesine alınarak haklarının adada çözüm sonucuna ertelenmesi hangi hukuk sistemiyle bağdaşır. Rum bu: Sadece Türklerin mallarını vermemek için çözüme hiçbir zaman yanaşmayacaktır.

 

Kıbrıs’ta ve Türkiye’de dönemin yöneticileri bellidir. Onlar bu ilerlemeden memnuniyet duysalar bile bu çözüm planı Rum planıdır. Ancak Rumlar için vardır.

 

Kıbrıs Rumluğu hukukileştirilirken Kıbrıs Türklüğü pasifleştirilmekte yok sayılmaktadır.

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti anayasasıyla, meclisiyle, sınırları kanla çizilen bir devlettir. Kan ve can ile kurulmuştur. Tarihte, kan ve can ile elde edilen hiçbir vatan için tazminat ödenmemiştir. Verdikçe isteyeceklerdir. Yarın tarihte Kıbrıs’ın tamamı bizimdi derler ve tazminat talebinde bulunurlarsa şaşırmayın. Hatta Anadolu için de olabilir.

 

Milletin hazinesinden Rumlara ödeme yapanlar yaptıranlar siz neden Rumlardan her biri bir Cengiz Topel olan 1956- 1964 arası 525 Kıbrıslı şehidin, 1963-1973 arası 136 Kıbrıs Türk Alayı şehitlerinin, sayıları 877 olan 1974 yılı şehitlerinin ve toplamda 1538 tane şehidimizin tazminatını istemiyorsunuz.

 

Türk, tazminat ödeyeceği toprağı vatan yapmaz, vatan yaptığı toprak için tazminat ödemez.

 

Osman Öcal

1 YORUM

  1. Türk’ü nasıl bu hale getirdiler hiç anlamıyorum. Tarihi okudukça , günümüze hayret ediyorum. Ya yalan söyleyen tarih utanmalı ,,, ya da bu günkü biz Türkler utanmalıyız.

    Vatan toprağından 1 karış geri vermem diyen atalarımıza ihanet ediyor , 1453 te ne zorluklarla kazanılmış istanbulumuzun en güzel camilerinden biri olan ayasofyayı kullanmıyor , çıkartma yaptığımız kıbrısı tamamen feth etmiyor , ülkeyi karış karış satanlara göz yumuyor , gün geçtikçe islamiyetten uzaklaştırılmamıza sessiz kalıyor , tüm örf ve adetlerimizi hiçe sayıyor , askerimizin kafasına çuval geçirilmesini izliyor , her türlü namussuzluğa göz yumuyor , bankalar yoluyla avrupa ve avrupalıların boyunduruğu altında geçim sıkıntı denen illet ile günden güne eriyor yok oluyoruz , bence.

    Dileyen , isteyen bana cahil diyebilir ama , milletimizin bekası için , toparlanmamız tekrar kendimize gelmemiz ve TÜRK olduğumuzu hatırlamamız için savaşmalıyız. Her gün savaş çıkması için dua ediyorum.

    Türkler Savaşmadığı Sürece Kaybetmeye Mahkumdur.

     

Bir Cevap Yazın