Aynanın karşısında geçen saatlerden nasibini almış, boyalı suratlar gibi bugünlerde okuduğum yazılar. Göz kapağında, kirpiklerin başladığı yere sürülen yoğun boyanın ne işe yaradığını anlamadığım gibi anlamıyorum; bir metnin içindeki şımarık karakterli kelimeleri. Yoğun renk cümbüşünden dolayı, sadeliğini göremediğim orijinal yüzler gibi bakıyorum her cümleye. Açık mavi duyguları fark edip, kırmızı anlatımlardan geçerken, tertemiz bir olayın siyaha çalan renklerde kaleme alınmış olduğunu görüyorum. Gökkuşağı güzeldir evet, yağmur sonrasını yazıyorsanız eğer.

    “Falanca arkadaşım şöyle dedi” diye başlanıyor çoğu hikâyeye. Okuyucu kitlemin büyük bir çoğunluğunu arkadaşlarım oluşturuyor olabilir fakat unutmasınlar ki, yaptıkları yorumlar, yalnızca yazdığım yazıların alt kısmında kalacaktır. Bu kişisel yorumları tepelere taşıyıp, yazılarımın giriş cümlesi yapamam. Çünkü bu, kendime has rengimle yazmaya başladığım bir yazıya, dışarıdan gelen fıstık yeşili, petrol mavisi ya da vişneçürüğü renklerinin müdahalesine meydan verir ve ben vişneçürüğünü sevmem; limonküfü rengini de.

    Arapça ve Osmanlıcayı severim, keşke sevdiğim ölçüde tıkır tıkır konuşabilseydim. Zaman zaman cümle kuruluşlarına, cümle içindeki harflerin yazılışına merak sarıp, basit yazı çalışmaları üzerinde durduğum oluyor. Arapçayı, Arapça içinde; Osmanlıcayı, Osmanlıca içinde anlamaya çalıştım. Doğasından kopardığınız şeylerin, size fayda vereceğini mi sanıyordunuz? Bu sağduyuya sahip olmaktan yola çıkıp; Osmanlıca kelimeleri Türkçe metinlerime dâhil etmemeye gayret ettim. Osmanlıca bilmeden, bunu zaten yapamayacağımı düşünürdünüz değil mi? Neden olmasın ki? Osmanlıca bir sözlükten faydalanarak, kullanmak istediğim kelimenin Türkçe karşılığını bulup, Osmanlıca haliyle kaleme almak çok mu külfetlidir? Aksine eğlenceli bile olabilir, çünkü Osmanlıcayı seviyorum. Çileği seviyorum diye, her şeyin içine bir parça çilek koyamam ki. Her yazımı çilekler götürürse, ben ısırgan otunu nasıl yazıya dökeceğim? Belki de herkes bildiği gibi yazmalı. Bildiği gibi yazmalı; bildiğini yazmalı. Ben, bir yazıyı Türkçe sınırları içerisinde okuyacaksam; elimde Türkçe-Osmanlıca bir sözlük bulunmamalı ya da Google’ın arama motorunu çeviri yağmuruna tutmam anlamsız. “Sıra dışılığın sıradanlığına” bürünerek, kafaya iki afili kelimeyi koymanın, uzun soluklu cümlelerin arasına “Ben buradayım, bakın ne kadar süslüyüm” diye çığırtkanlık yapan kelimeleri sıkıştırmanın esbab-ı mucibesi nedir diye sorayım da azıcık gülelim. Şaka bir yana deyip, yazmaya devam edebileceğim başka bir şey yok çünkü bu işin şakası yok.

    İngilizce de evrensel bir dildir. Bir dil, bir insansa; ne kadar çok diliniz varsa, ulaşacağınız insan sayısı o kadar çoktur. Bu sayı perfect bir düzeyde olup,  kullanacağınız yazı dilleri ile easy bir biçimde artabilir. Yazdıklarınızı okuyan insanların arttığını gördükçe, kendinizi wonderfull hissedeceğiniz de şüphesiz. Kocaman bir anlam deryasını kucaklayan Türkçenin, birkaç İngilizce kelimeyi nasıl dışladığını görelim diye yaptım bu son tantanayı. Ben okuyucuya ızdırap olmak istemem; okuyucu benim yazdıklarımı, anadiliyle okuyup anlamalı. Az önce, sırf örnek olsun diye kullandığım İngilizce kelimelerden dolayı özrü bir borç bilirim. Çok bilindik kelimeler olmasına rağmen, sözlük anlamını merak edecek olursanız, size sadece hepsinin Türkçe karşılığının, ‘fuzuli’ kelimesine denk geldiğini söylerim. Şüphesiz, böyle bir yazı; gereksiz sözcük kullanımından yazınızın başını yakacak kudrettedir. Kaleminize kuvvet, dilediğinizi yazın; lafa gümrük almıyorlar…

1 YORUM

Bir Cevap Yazın