“Değişen dünyaya ayak uyduramıyorum. Gözlerim hep seni arıyor. Kulaklarımda “hoşça kal” sesinle yaşamak nasılsa, o kadarım işte! Biraz tebessüm ediyorum ve ne zaman uyansam, gecenin karanlığını sokak çocukları getiriyor. Ne yazık ki güneşin sıcaklığını senden sonra hiç hissetmeyeceğim…”

İstanbul akşamları eskisi gibi renkli değil, öyle ellerinde güllerle dolaşan sevgililer de yok. Artık kimseler bilmiyor kimselerin derdini, öyle az derdi de yok insanların… “nasılsın” deyip, selam vermeler pahalıya mal oluyor. Günler çekiliyor ömürden, gecelerde hep gözyaşları uğruyor gözlere… Kısacası gidişinle baya zorlaştı hayat!

Bazen soruyorum kendime “neden böyleyim” deyip çayla demleniyorum penceremde. Saatlerce sokak hayvanlarının telaşlı koşuşturmalarını izliyorum. Akreple yelkovana bakıyorum onların bana baktıkları kadar zamansızım… Eski sevgililerime yazılmış ama asla gönderilmemiş mektupları okuyorum. Ve onlardan kalan enkaz yığını bir kalple hala çocuklara gülümseyebiliyorum.

Sonbahar dağılmış saçlarımda daha bir kendini gösteriyor şu günlerde. Etrafta ölü bakışlı suratların tebessümü ne kadar sahtekârca ama olsun hala çocuk parklarında gülen gerçek yüzler bulmak mümkün, bunun için bile şükredebilirim yaradana…

Biraz daha düşsen içime olmaz mı mutluluk? Hani kovalamanı istemiyorum ama hiç değilse saklanma, kaçmalarına da razıyım… Oldum olası beceremedim yaşamayı. Ağır aksak ilerlemelerle olmuyor hiç. Güneşin doğup batmasına şahitlik eden milyonlarca insanın arasından kaçı hüznüme şahit bilemiyorum. Yaşıyorum demek biraz ayıba kaçıyor sanki böyle…

Yalnız kaldığım günlerde dışarı çıkmıyorum pek. Öyle dışarıda bir yerlerde oturmak fikri hiç cazip gelmemiştir bana. Hiç kimsenin gitmediği yerlere yelken açmak, bir vadinin en orta yerinde oturup karıncaları izlemek yetiyor bana. Şimdi o günlerden o kadar uzağım ki nereye yüzümü dönsem çıkmak sokaklar ve hep aynı duvar yazısı “sen terk edildin!”

Yani sevgilim dertleşiyorum öyle kendimle. Yoksun ya hani, olmayacaksın ya bundan sonra da sevinmeliyim bilmiyorum ama tükürmeliyim aynaya baktığımda gördüğüm adama. Oysa sana yazacaktım her zaman ki gibi ve sen o güzel gözlerinle okurken ben seni düşleyecektim. Ama olmadı! Sağ olsun kim çıkardıysa şu cep telefonunu anlamış değilim, bir mesaj nasıl da bitiriyor aşkı, yazık-çok yazık!

Ne zaman sevmiştim sevgili seni, inan mutluluk kadar unuttum kendimi de. Sahi ne zaman ayrıldık biz, neyse öyle böyle yaşıyorum işte…

Emre Onbey ( Tırı-Vırı Ustası)

PAYLAS
Önceki İçerikKadınların erkeklerde çekici gördüğü fak…
Sonraki İçerikTemel Müzik Eğitimi
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın