“Senden artakalanları, artık yağmurlar yıkıyor. O kadar kızgınım ki bu hayata ancak bu kadar olurdu. Bilemiyorum artık bu yağmurlar ne kadar silebilir bedenimdeki izlerini… Ellerinin dokunduğu yerler o kadar ağrıyor ki sorma! Dudaklarımın kanadığını söylememe gerek yok sanırım. Sonsuz karanlığın orta yerinden-selamlıyorum sensiz yarınlarımı: Merhaba!”

Olmadı. O kadar saçma nedenlere sığdırmışız ki bu ayrılığı, bir anda ayrılıverdik işte! Seviyorduk, yarınlara dair hayallerimiz vardı, gülüyorduk, ölümü bile unutmuştuk. Ne garip şimdi o koca sevgi bir damla yaşla avutulmaya bırakılıyor. Unuttuğum ne kadar acımasız gerçek varsa, hepsini saatlerce düşünebiliyorum. Merak ediyorum sevmek nedensizlikse, biz neden o nedensizliklere bırakmadık bu aşkı?

Yüreğim acıyor. Dökülüyorum. Yemeden-içmeden, nefes almaktan bıktım-usandım artık! Öyle uzaklara gitmek geçiyor ki içimden, hani her esen rüzgâra bedenimi bırakmak istiyorum. Sonra dalıp uykuya, bitmek bilmeyen rüyalara, sonsuzluğa kadar uyumak ve hiç uyanmamak… Olabilir mi sence? Yapabilir miyim sensiz; koşabilir miyim kırlarda, deniz kenarlarında/ sensiz bir daha sevebilir miyim kendimi bile/ sen söyle uzak sevgili?

Sırtımı dayamışım duvara, o kadar güvensizim işte! Anla artık halimi, dayanacak bir sırt bulamayınca insan-güveniyormuş hiç inanmadığı cansız varlıklara bile. Hani saatlerce yaslayıp sırtını, saklayabiliyormuş derdini yüreğinde. Hiç konuşmadan da yaşanılıyormuş. Birine bir şeyleri anlatmanın heyecanına gerek kalmıyormuş. Hem baksana yıllarca konuştum da ne oldu? Zamansız gidişlere, kaybedişlere, boş-ver be deyişlere alışıyormuş insan… Alıştım mı dersin?

Yıkılmışım. Belki sana son yazım bu; bir iç çekiş, unutulmaya bırakılan bir anı… Her neyse ama bil ki sana ait, sana yaşanan bir ömürden kalma. Bıraktım birçok şeyi, hani çok merak etmiyorum yarınların neler getireceğini falan da… Aklım denizlerdeki gelgit gibi, oradan oraya savruluyorum. Ama bil ki, küçük bir dalgayım ben, arıyorum gezdiğin sahilleri… Yine de razıyım seni böyle sevmelere, yine de güzeldi be!

Eğer hayatıma keşkeleri sokmuş olsaydım; Allahtan seni ilk gördüğüm anı dilerdim ve zamanı durdurup, kıyamete kadar yalnızca sana bakmak isterdim! Ama hayat keşkelere kanmayacak kadar yeterince aldatılmış! Ben kaybettim sevgili, sen kazan…

EMRE ONBEY

PAYLAS
Önceki İçerikİslam’da Anne
Sonraki İçerikDoğru Rayda Seyir Etmek Zor
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın