Hayata karşı birkaç cümlem var. Ne zamandır içimde kaynayan bir duygunun adını koymaya çalışıyordum. Artık hiç kızmıyorum kimselere… Son sözüm kendime hemde büyük bir çığlıkla “mümkünse sevme kimseyi emre!”

Dışarıda sonbaharı bile üşütecek bir hava var. Çoktandır yapmadığım bir şeyi yaptım. Dışarıya bir süreliğine iyice baktım. Evsiz, morali bozuk, sokak çocuğu, evden kaçan artık kim zor durumdaysa evime almaya karar verdim ama hiç kimseler yoktu. Aslında görmediğime de sevindim. Olmama ihtimali yok ama yine de kandırdım kendimi. Geçenlerde bir takvim yaprağının arkasında okuduğum yazı dikkatimi çekmişti. Osmanlı zamanında dört kıtaya sarılmış bir imparatorlukta Müslümanlar her yıl zekât vermeye çıktıkları zamanlar fakir insanları bulamazlarmış. Bunun sebebi insanların gururlu olduklarından değil. Gerçekten öyle çok fakir yaşayan insanların olmayışındanmış. Zekâtını veremediği için üzülen bir zat ülkenin bazı şehirlerini gezip zekâtını verecek bir zat bulamayınca, bir kâğıda not yazıp ağaca asmış. “ey fakir kardeş ben seni arayıp bulamadım. Bu yüzden bu yıl ki zekât paramı torbaya koyup ağaca astım. Eğer ihtiyacın varsa alabilirsin…” işin en güzel tarafı o ağaçtaki paraya tam üç ay boyunca kimseler dokunmamış. Hadi gel de şimdi yap bunları. Aslında amaç kimseyi suçlamak değil, aksine her şeyin yargılamasını önce kendinden yapabilmekte… Bir insanı suçlayacaksan hani önce bir aynaya bakmak lazım, malum laf döner sahibini bulur.

…içimde tatlı bir huzur var bu gece. Öyle çok mutlu olduğumdan falan da değil hani; sadece beynimin örümceleşmiş taraflarında bir temizleme yaptım. İnsan bazen yaşamakta zorlanıyor ve bu zorlanma öyle maddiyatla ya da ne bilim içi boş vaatlerden dolayı hiç değil. Bu tamamen kişiye özel bir geri dönme çabası. Sanki düşününce geçmiş geri gelecekmiş de her şey çok güzel olacakmış gibi… Oysa bazı çabalar o kadar çok kalbinden yakalıyor ki insanı, bırak geçmişi, anne karnındaki bilinmeyenlerde kaybolmak istiyor. Çıkmayan candan umut kesilmiyor ama bir el var ki karşınızda “gel diyen, sonra hiç görünmeyen. Hadi tut tutabilirsen, hadi uzat bir daha eli aynı hayale… Ne oldu çok mu zor. E ne demeye taşıyorsun o eli kalbine yakın yerde… Yani dolaylı anlatıyorum belki ama insan düşünce kalkamıyor öyle ve o düşme fiziksel değil tamamen ruhsal oluyor. Düşüyorsun ve canın çok acıyor.

Of, bir an korkar gibi oldum. Hava fena gürlüyor. Dedik ya sonbaharı bile üşütüyor diye, yetmiyor, galiba şimdi hedefteki benim. Ama baştan söyleyeyim ben zaten buzlaştım iki gündür, titremek falan buhar kalır yanımda… Hayata o kadar çok sataşmak istiyorum ki nereden başlasam öfkemi dindiremez hiçbir şey. Bir kere hiç cömert davranmıyor bana ve ben kendi halinde yaşayan, çoğu insanın yaşadığımı bile hissetmediği bir basitlikteyken, hani öyle lükse değer hayaller bile kurmazken “neden ben” sorusuna esaslı bir cevabı yirmi yedi yıldır beklemekten usandım artık!

Lütfen bana artık hiç kimse “sen iyi bir adamsın, yüreğin çok güzel v.s.” demesin. Çünkü o kadar çok kaybettim ki ve bu kaybedişlerde bir şeyi fark ettim ben artık o emre değilim. Ben sizin bana koyduğunuz sınırlarda yaşayan bir kuklayım. Nasıl yönlendirirseniz oraya bakıyorum ve gülüyorum. Ama ben artık ağlamak istiyorum. Sıkıldım… Usandım… Bıktım… Tükendim…

Biri bana gelecekse artık, geçmişimi merak ederek değil-geleceğimi hayal ederek gelsin! Korkaklarla yürüdüğüm yollarda tek kalmaktan yoruldum artık!

Emre onbey (sizden biri/belki sen)

PAYLAS
Önceki İçerikSözcükler boşa yankılanırsa çevremde…
Sonraki İçerikYarım Kalan Aşk
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın