Merhaba!

Yüksek insanlara göre az kitap okumuşumdur; onların okudukları yanında hiç kitap okumamış da olabilirim, ama yaşamımda, özellikle de ruhumda, sayılı kitap derin izler bırakmıştır. Çoğu zaman o izler şiirlerimde yansımış, dağılmış, işlenmiştir. Okuduğum onca kitabın arasından sıyrılıp, varlığımda geniş bir yer tutan yapıtlardan söz edeceğim şimdi sizlere, okuduğum son şiir/roman ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ne ise ayrıca değineceğim. Buyurun başlayalım…

En büyük darbeyi vurarak, içimdeki yazın ve şiir tutkusunu ortaya çıkaran Nevra Bucak’ın ‘Mevsimler Farklıdır’ romanı; içimde birikmiş, bastırılmış, gizli kalmış, bilinçaltım tarafından hükümsüzleştirilmiş bir çok yetimin ve duygumun da farkında olmamı sağladı. İçimdeki şairi Mevsimler Farklıdır sayesinde bulguladım. Bu romanın, yaşamımın sonuna dek etkisini varlığımda sürdüreceği kaygısını hep taşırım.

Yaşamımı altüst eden, dünyaya bakış açımı bir anda değiştiren bir başka yapıtla; Paulo Coelho’nun ‘Simyacı’ romanıyla da ruhumda yeni bir sayfa açtım; hâlâ onu kullanıyorum.

Kazancakis’in ‘Günaha Son Çağrı’ romanından sonra hem kişiliğimin, hem de yazım biçimimin değiştiğini sezdim. Aslında İsa Mesih’ten açık bir özür dileyiş, kiliseyi açık bir aşağılama olarak algıladığım romanın etkisi, yazdıklarım ve davranışlarım dahil yaşamımın her alanında görülmektedir.

Balzac’ın ‘Vadideki Zambak’ adlı romanı da, yaşamım boyunca (o döneme dek) hiç tatmadığım aşkı; yüksek satırları, sürükleyici, etkili anlatımı ve roman kahramanlarının gerçek kişilikleri sayesinde yaşattı bana; aşkı böylece tanımış oldum. Ama korktum ondan. O zamandan beri – dostlarım bilirler – aşka inanmam ve inanmayın derim. Çünkü Balzac, onu vadideki zambağa hapsetmiştir bile! Şiirlerimde aşkın ve sevginin çekilişi de bu dönemden sonra gerçekleşir.

Charles Dickens’in ‘Büyük Umutlar’ romanı; Suzanna Tamarro’nun ‘Yüreğinin Götürdüğü Yere Git’ adlı kitabı; André Gide’nin ‘Pastorâl Senfoni ve Dar Kapı’sı; Hâlide Edip Adıvar’ın uzun, sıkıcı, bitmek tükenmek bilmeyen tasvirlerine karşın ‘Sinekli Bakkal’ı; Peyami Safa’nın ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’, Montaigne’nin ‘Denemeler’i ile Marguerite Duras’nın ‘Yazmak’ adlı yapıtı da yaşamımda ve ruhumda derin izler bırakan önemli kitaplardı.

Ata Türker’in bir kadın ruhuna bürünerek yazdığı ‘Pişmanlık’; o güne değin içimde biriktirdiğim, kendimden başkasına ulaşmayan itiraflarımı açığa çıkarmış, Balzac’tan sonra bakış açımı değiştirdiğim aşka, çok farklı bir pencereden bakmamı sağlamıştır. Ama ‘Pişmanlık’ romanı da aşka olan ‘inanmamışlığımı’ silememiştir. Bir bakıma ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’; varlığıma artık kendini kazıyan ’aşka inanmamak’ı kuvvetlendirmiş, perçinlemiştir.

Nevra Bucak’ın marjinal romanı – iki sanatçı kadın arasındaki o yüksek ve ulaşılmaz ‘sevgi yoğunluğunu’ anlattığı ‘Aşkın Kutupları’, bir kez daha yaşamımın altüst olmasına yetti. ‘Kule’ romanıyla da artık varlığımın vazgeçilmez adlarından olan Nevra; yaşamımı değiştiren ender kadınlardan biridir.

‘Aşkın Kutupları’ gibi Iris Galey’in ‘Babam Öldüğünde Ağlamadım’ adlı romanı ile Alev Alatlı’nın ‘İşkenceci’ adlı kitabı; bende derin yaralara neden olmuş, yaşamımın önemli bir bölümünün şekillenmesinde rol almışlardır. Bu yapıtlardan sonra şiirlerimde marjinal tanımların, konuların ve kişiliklerin yer aldığını görmek olanaklı. Aşkın Kutupları, Babam Öldüğünde Ağlamadım ve İşkenceci; ruhumu sokaklara salan, bu yapıtlarda sözü edilen sıra dışı aşkları, acıları, yaşanmış ve yaşanmamış kişilikleri, maskeli yüzleri, pisliği, kısacası gerçek yaşamı aramamı sağlayan birer ‘dünya’ydı benim için.

Tracy Chevalier’in kaleme aldığı ‘İnci Küpeli Kız’ romanı ise sanatçı yönümün, özellikle de resim biçimimin (bir dönem yapıyordum) değişmesine neden oldu. Bu değişim, elbette şiirime yansıdı, kişiliğime de. Vermeer’a ilham veren o kadının, yaşamıma girmesini çok istiyordum. ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ni okuduktan sonra, bundan o kadar emin değilim.

Daha çok kitabı, beni ben yapan, okuduğum en önemli yapıtları çok daha geniş anlatmak isterim. Başka zaman da onları konuşuruz, ama şimdi asıl işlemek ve hakkında yazmak istediğim kitaba, Nilgün Polat‘ın şiir/romanı – ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ne gelelim.

Yukarıda sözü geçen yapıtların, yaşamımı nasıl etkilediğini, ruhumda ve kişiliğimde nasıl gelgitlere neden olduğunu, kısa paragraflarla dile getirmeye çalıştım. Tüm bunlardan sonra, bir şeylerin eksik olduğunu görürsünüz. Ben görüyordum ve bu eksikliğin giderek yaşamımda önü alınmaz bir uçuruma doğru yol aldığını sezerek, kaygılanıyordum. Kaygım sona erdi mi? Eksiklik giderildi mi? Havada asılı kalanlar, yere indi mi bir bir?…

Evet… Bu kadar çabuk gerçekleşeceğini, yaşamıma hızlı gireceğini tahmin etmemiştim. Ruhumdaki değişimi bu denli tez kılan; yaşama, insanlara ve evime (dünyaya) bakışımı aniden değiştirenin, ya da ‘farkına varmamı sağlayanın’ yakın dostlarımdan biri olacağını bekliyordum elbette, ancak zamanı gelmemişti ve onun kim olacağını kestirmek oldukça güçtü!

‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ tüm bu yapıtların bana sunduklarını, gösterdiklerini ve hissettirdiklerini nasıl tamamladı? Beni anlatarak… Doğru ya, farkında olmamı sağlayarak! Bırakın aşkı, sevgiyi, İsa’yı, duyguları, cinselliği bir yana, onda kendimi yaşadım; harf harf, sözcük sözcük, cümle cümle kendimi…

Kendimin farkına varmak, etrafıma bakmak, kendimi bir kitapta yaşamak… İşte bu, Şifrelenmiş Düşler Saati’ydi… Mühür’ün kırılma zamanı…

ne her şeye kırıldı mühür ne herkesçe
omuzlaşmayı gereksinir
dayanışma isterdi kırılmak için
öte insanda mührün dört gözü
kendi ötesi için…
(*)

5 yıl önce… Henüz yazılan şiirlerimi yeni gün ışığına çıkarıyorum. İlk göz ağrım Ata’nın (Türker) yarışma dosyalarını çoğaltıyorum. Üstüm başım temiz mi, giysim tozlanmış mı, kaşım gözüm yerinde mi?… Kâğıtlar kirlendiğinde içim parçalanıyor, o görmeden yenisini çekiyorum hemen. Ne ulaşılmaz, nasıl da parıldıyor karşımda yazar!…

“… Şair için bir demet papatya aldım… ortalık çamur içindeydi… Üzerime çamur sıçramasın diye adımlarıma özen gösterdim… Eve doğru yaklaştıkça heyecanım da artmıştı… Ya şair bana ilgisiz davranırsa; ya bahçe kapısından girerken gördüyse ve kapıyı açmazsa… kapı açıldığında ne söyleyeceğimi geçirdim kafamdan. Bir türlü istediğim selamlamayı tutturamıyorum… Her şey kendiliğinden gelişmeli.”

Yazın serüvenim de benzer başlamıştı, şiir/romandaki gibi. Ne heyecanlı, ne çocuksu, ne kadar saf anlardı… Şifrelenmiş Düşler Saati’nde tekrar tekrar yaşadım…

Odam; kendi hâliyle şiir/romanda çıktı karşıma. Odamı seviyorum; odam, yalnızlığıma tek tanık olan yerdir…

“Bazı eşyaların yeri değişmiş gibiydi. Derme çatma bir çalışma masası, eski kiracıdan kalan bir koltuk, kanepe ve yığınla kitap… Sigaramı karanlıkta içtim.”

Sabah erkenden çıkıp, akşam geç saatte döndüğüm evim, bir apartmanın dördüncü katında. Evde kaldığım sürece, Körfez’i ve Adalar’ı izlemekten keyif duyarım, ama bunu her zaman yapamıyorum. Diğer dairelerde kimin yaşadığından haberim yok. Komşularımı tanımam. Ama onlar beni tanırlar ve her gördüklerinde ‘merhaba, iyi akşamlar, hoşça kalın’ diye selamlarlar. Onlar için merak uyandırıcı, ilgi çekici bir özelliğim olduğunu sanmıyorum, çünkü ben hiçbiriyle ilgili değilim. Beni biçimlendiren yaşamları yaşamıyor, tanıdığım insanları bilmiyor, benim gibi düşünemiyorlar. Beni, daha doğrusu varlığımı – ya da ruhumu demeliyim – çevreleyen o lanet olası (!) gücü hissedemiyor ya da yaşayamıyorlar. Onlardan alabileceğim hiçbir şey yok!

“Diğer kiracılara gelince; onların benden hoşlanmadıklarını düşünüyorum… Onlara elimden geldiğince içten davranmaya çalışıyorum.”

Şifrelenmiş Düşler Saati’nin en çok sevdiğim kahramanı Ravel

“Onu çağırmam için oturduğum yerden seslenmem yeterli oluyor. Arada bir gelir, etrafın tozunu alır, kahve yapar, benim yanımda olmaktan oldukça hoşnut görünür… Bu genç adam sıkıntılarımı dağıtıyor benim. Gitmesini söylediğim zaman hiç alınmıyor, benim gibi alıngan biri için ne zor olurdu böyle bir durum.”

Kimi zaman annemin odanın tozunu alması, kitapların yerini değiştirmesi, dağınık bıraktığım masamın döndüğümde derlenip toplanmış olması; beni hep huzursuz kılmış, rahatsız etmiştir. Her şeyin olduğu gibi durmasını isterim; tozluysa tozlu kalmasını, dağınıksa dağınık… kitaplar, kâğıtlar, CD’ler, kalemler, su şişeleri, çakmak ya da kibritler, kitap ayraçları, dosyalar ve açık bir monitör… hep masamda kalmalılar. Ben orda olmasam bile, odamın toplu olması ve onların masada olmadığını bilmek beni huzursuz yapıyor. Kim bilir, onlara benim gibi bakmayanların ellemesini kaldıramıyorum. Keşke Ravel gibi bir arkadaşım olsaydı apartmanda; seslendiğimde gelseydi, kahve içseydik, şiirler okusaydık… Yalnızlığımı paylaşsaydı benimle, sadece beni ama… Her şeyimle; ruhum, şiirlerim, bedenim, odam, kitaplarım… gözlerimle paylaşsaydı… Ravel; hiç düşünmeden her şeyimi verebileceğim bir kişilik… Şimdi, Ravel’i arayacağım. Vermeer’in İnci Küpeli Kız’ı beni tamamlamaya yetmeyecek…

Kitabın satır aralarında sıkışmış en önemli kısmı; “aşka tutkun kişiler düşünme özelliklerini yitirirler” …

Zaaftır aşk… Zayıflıktır. Kendini kendin olmaktan alı koyar hep, yalancıdır. Olmadığı gibi gösterir sana yaşamı, bulutlara çıkarır. Oysa yerin topraktır. Düşüncelerin, duyguların, bedenin… sana ait olmaktan çıkar. Kendini kaptırırsın. Ucu bucağı olmayan bir boşlukta, mutlu olduğunu sanırsın. Oysa bu, kendini kaybetme duygusundan başka bir şey değildir. Birini sevmek değildir aşk. Bir anda görünür sana, sarar. Oysa sevgi ya da sevmek sonsuzluktan beri vardır, doğarken sevmekle doğarsın, aşkla değil. Bir dönem sonra aşk; seni senden çalmaya gelir. Sense zavallı; kendini tamamlayacağını sandığın o an, gerçekte kendini yavaş yavaş yitirdiğini göremezsin. Elindeki sevgiyi de tüketir; hırsızdır. Aşk… insan doğasına aykırıdır. Özgürdür çünkü insan, aşıkken hapis olursun, tutuklanırsın, sevdiğin insanın değil, aşkın tutsağı olursun. Böyle lanet bir şeydir aşk:

“Gece boyu gözüme uyku girmedi. Onu düşünmekten kendimi alamıyorum. Evin içinde amaçsızca dolanıp durdum, onun ismini tekrarlayarak… Dengeyi kurmanın bir yolunu bulmak zorundayım; içimdeki boşluk gün geçtikçe büyüyor.”

‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ beni çevreleyen o her neyse, yeniden keşfetmemi sağladı. Hatırlattı. Daha konuşacak çok şey var şiir/roman için… gelin biz, büyüsünü bozmayalım. Herkes kendi şifrelenmiş düşler saatini kursun… kendini de…

 

(*) Aziz Kemâl Hızıroğlu, Mühür – Şiir, 2004
Eğik yazıyla yazılan paragraflar, Nilgün Polatın Şifrelenmiş Düşler Saati` adlı kitabından alınmıştır.
 

PAYLAS
Önceki İçerikTürk Tarihini Yabancılara Teslim Etmek…
Sonraki İçerikTürk Dünyası!
5 Şubat 1982’de İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da, lise öğrenimini Gebze’de (Kocaeli) tamamladı. Öğrenimine, Anadolu Üniversitesi İşletme - İktisat Fakültesi’nde devam etti. Mimari, heykel ve resimle ilgilendi. Liseye başladığı yıllarda edebiyata olan ilgisi arttı ve bu alanda çalışmaya karar verdi (1997). 1998’de Gebze’ye yerleşti. Gebze’de yayımlanan günlük gazetelerde ve bazı dergilerde köşe yazıları yazdı. Marmara Gazetesi’nde Lacivert Kültür ve Sanat Sayfası’nı; Demokrat Gebze Gazetesi’nde Demokrat Günce Kültür ve Sanat sayfası’nı yayımladı. Arkadaşları ile birlikte Gebze Azim Gazetesi’ni çıkardı; gazetenin yazı işleri müdürlüğünü yürüttü ve tasarımını yaptı. 14 Eylül 2004’te LacivertSanat Kültür ve Sanat Topluluğu’nu kurdu. 1 Kasım 2004’te LacivertSanat internet sitesini açtı. Temmuz 2006’dan itibaren LacivertSanat E-Dergi’yi yayımlamaya başladı. Mayıs 2007’de, iki ayda bir yayımlanan LacivertSanat Fikir Ağırlıklı Kültür, Sanat, Edebiyat, Dil, Tarih ve Toplum Dergisi’ni çıkardı. Çeşitli internet radyolarında edebiyat ve kültür – sanat üzerine programlar hazırlayıp sundu. 01 Ocak 2010’da Türkiye’nin ilk ve tek tematik ağ radyosu Yelken Radyo’yu kurdu. Halen, radyonun yayın yönetmenliğini yapmakta ve program hazırlayıp sunmaktadır. İlk şiir kitabı Yaş, Nisan 2003’te Merhaba Tanıtım tarafından yayımlandı. İkinci şiir kitabı Toz Yanığı, Ağustos 2008’de Ada Yayınları’ndan çıktı. Yazıları, şiirleri ve yaptığı söyleşiler; Ada (Samsun), Ada (Trabzon), Andız, Aykırısanat, Berfin Bahar, Dergâh, Deyiş, Düşle, Ekin Aktüel, Gezgin, Hayâl, Her Şeye Karşın Edebiyat, İmgelem, İspinoz, Kuzeyyıldızı, Mor Taka, Sızıntı, Siyah Beyaz, Şair Çıkmazı, Şehir, Şiir Ülkesi, Taflan, Tay, Türk Dili Dergisi, Ünlem Sanat, Üç Nokta Edebiyat, Yalın Ses, Yaşayan Yarın, Yeniden Siya ve Yeni Yazı dergilerinde; Dünya, Önce Vatan, Marmara, Çağdaş Kent, Demokrat Gebze ile Yeni Gebze gazetelerinde ve birçok yerli ve yabancı internet sitesinde yayımlandı. İstanbul’da yaşamakta olan Selçuk ERAT, Makaleci.Com sitesinde yayın yönetmenliği yapmaktadır.

Bir Cevap Yazın