Uyanmak için uyumuyordu bu gece. Yıpranmış, çizgili pijamalarını giymeye gerek bile duymadı bu yüzden. Uyanacak ne vardı? Pencereye perde diye tutturduğu bez parçasının deliklerinden odaya süzülecek gün ışığından bir beklentisi yoktu artık. Hayat, ona bir oyun daha oynamıştı fakat bu, üzerinden oynanan son oyun olmayacaktı.

     Cılız gün ışığının, gözkapaklarının üzerinde oynaştığını hissettiğinde, güneşe inat, hayata inat; her şeye inat daha sıkı kapadı gözlerini. Yine mi uyanabilmişti? Oysa yeni bir güne gözlerini açamayacağından ne kadar da emindi. Bütün gece, defalarca ölmüştü rüyasında. Yüksek bir yerden kendini aşağıya bırakıyor; ciğerlerine dolan hava ile ağırlaşan vücudu daha hızlı düşüyordu, çok daha hızlı. Sabaha kadar altında kalmadığı kamyon, üstünden geçmeyen silindir kalmış mıydı? Bir el boğazına sarılıyor; “bana yardım et” diye haykırıyordu. Kulakları sağır eden seslerle birlikte, kendini metrelerce yüksekte görüyordu yine. Bu kez düşmüyordu, bir kuvvet büyük bir zevkle itiyordu onu boşluğa.

      Rüyaymış diye sevinilmeyecek kadar, kâbustu yeniden uyanmak. Direnmenin de bir anlamı yoktu. Gözlerini yavaş yavaş araladı. Sıkıntıyla, tavanda koca bir çatlağa sabitledi bakışlarını. Şu tavan büyük bir gürültüyle üzerine çökse, sesini bile çıkarmazdı. Bunu da temenni etti ama şu eski kolonlar ne kadar da sağlamdı öyle. İstemeye istemeye doğruldu yatağında. Sağa sola dağılmış elbiseleri, masanın üzerinde haftalardır duran sararmış çay bardağı, kırık camlı bir fotoğraf çerçevesi, eskimiş mobilyalar ve yatağında eli kolu bağlı oturan suçlu bir adam…

      Dün sabah fırından taze ekmek alabilmek için evden erkenden çıkmıştı. Ekmeğin sıcaklığından terleyen naylon poşetini, kabanının içine saklamıştı yağan yağmurdan korumak için. Yağmurlu havalar, insana kasvetten elbiseler giydirir. Ekmeği ile eve dönerken, içindeki parazitli seslere kulak verdi. Sanırım kötü bir şeyler olacaktı. Hayat bu elbiseyi yok yere giydirmiş olamaz!

      Kahvaltıda haşlanmış yumurta ile birkaç zeytin vardı. Taze ekmeğin hatırına, yedikleri su gibi övüyordu. Karnını doyduktan sonra ortalığı toplamadı, bunun yerine ara vermeden bir sigara yakmak çok daha iyi gelecekti. Üflediği dumanla birlikte, içindeki sıkıntıyı da uzaklaştırmalıydı kendinden. Sigarasını söndürüp, kapıya doğru yürüdü. Sokaklarda bir çeşit koşturma başlamış, herkes kendi telaşına düşmüştü çoktan. Ziyaret edebileceği bir iki arkadaşının olup olmadığını düşündü. Ne acı ki, hiç arkadaşı yoktu. Kalabalık sokaklardan geçip, birkaç dükkân gezdi. Aylardır işsizdi, bu sebeple dükkânları, eleman ihtiyaçlarının olup olmadığını anlamak için geziyordu. Güneş, tam tepede yerini almış, yeryüzüne kızgın ışınlarını gönderiyordu. Günün normal sayılabilmesi için birçok gerekçe vardı fakat üzerindeki bu kasvetten elbise, bu gerekçelere inanmasına engel oluyordu.

      Havanın kararmaya başlaması, sokakların tenhalaşmasını sağlamıştı. Saat çok ilerlemiş olmasa gerek ama gecenin zifiri karanlığına terk edilmişti sokaklar. Islak kaldırımlarda yürüdü. İnsanın içini ürperten soğuğa aldırmadan çıktı ara sokaklardan. Kaç saat daha yürüdü bilinmez, tabanları şişmeye başladığında bir kaldırıma oturmayı akıl etti. Dudaklarına sıkıştırdığı, son sigarasıydı. Para, uğramayacağı tek cebi seçmiş gibiydi. Artık bunları düşünmüyordu. Tesadüfen doğduğu bu dünyada, zaruriyetten yaşadığı ayan beyan ortadaydı.  Babasını hatırladı. Ne kadar çok alkol tükettiğini ve evde esen havaları. Biricik annesi, kahrından hayata veda edip; onu bu acımasız dünyada savunmasız bırakmıştı. Babası elini kaldırdığında, yüzünü siper etmek için havaya kalkan kollarını hatırlamak, acıyla dudaklarını gevmesine neden oldu. Yüzünü ıslatan yağmur değildi. Çekinmesine gerek yoktu, bu ıssız sokakta boğazı patlayana kadar küfredebilir, ağlayabilirdi. Gözlerini silmeden ayağa kalktı, nereye gideceğine karar vermediğinden;  buna, hayat karar verecekti.

     Yaşadığınız hayatlar, birilerinin başından geçip, kullanılmış öyküler olarak yeryüzüne yeniden döner. Bir gün sizlerin de hayatınıza karışabilmesi an meselesidir. Buradan doğmuştur; “bugün bana, yarın sana” söylemi. Bana göre, en az ikinci eldir tüm öyküler. Kahramanlarına göre oyunlar oynayan, işi bitince dil çıkararak aramızdan ayrılan mızıkçı çocuklar gibi.

       İnsanın iliklerine kadar işleyen bir fren sesiyle döndü arkasını. Kontrolünü kaybetmiş bir araba sağa sola savruluyordu.  Çok geçmeden büyük bir gürültü ve acı bir çığlık yükseldi gökyüzüne doğru. Bir vücut uçmaya başladı gözlerinin önünde. Olan biteni korku dolu gözlerle izlerken, bir an duraklayan araba hızla uzaklaşmaya başladı. Yerdeki su damlalarını çekti bir mıknatıs gibi ardından.  Birkaç saniye önce uçarken gördüğü vücut görünürlerde yoktu. Hızla sokağı taradı gözleri. Sanırım, olan bitene bir şahit de yoktu. Olayın gerçekleştiği yere doğru ürkek adımlarla yürüdü. Kalbi yerinde atmıyor gibiydi. Kayıp vücudu aramaya başladı. Yükselip, göğe çekilmiş olmalıydı. İnsan, gözünün görmediği şeyden daha çok korkar. Bu hayalet, onu çıldırasıya korkutuyordu. “Yardım edin” diye bir ses korkusunu katmerlemişti. Yolun kenarındaki kayaların arkasında, gökyüzünün kara rengine rağmen parlayan kırmızı görüntüler aklını başından aldı. Islak, upuzun saçları olan bir kız ona doğru uzatıyordu elini. Kıpkırmızı yüzünde parlayan kara gözlerinin dipsiz bir kuyudan farkı olamazdı.

       -“Yardım edin… Lütfen.”

      -…Hayır. Hayııııır!”

     Yardımseverlik, ya da vicdanın korkuyla bir arada bulunması, zordur. Ardına bile bakmadan koşabiliyordu. Koştukça rahatlıyor, o korkunç görüntüleri çok arkasında bırakıyordu. Eve kadar, hiç durmadan koşmuş, nihayet her şeyi arkasında bırakmıştı. Telaşla kapıyı açtı ve içeri girdi; yalnız değildi…

       Vicdanını, olup biteni ya da her şeyi kapının dışında bırakmanın bir imkânı var mıydı? Bir bardak suyu bir yudummuş gibi tüketmesi, üzerine bir bardak su içip geçiştirdiği şeylere benzer miydi? Korkuyla yatağına yatıp üzerini örttü. Her şeyden saklandı aklınca. Vicdanı usulca süzüldü örtünün altından. Kalbinin üzerine oturup, türlü işkenceler yapmaya başlamıştı. Korkağın tekiydi o. Bir aptal ve bir zavallı. Elini uzatacaktı. Sadece elini uzatacak ve onu oradan çekecekti… Sonrası kolay, bir yolunu bulur bir hastaneye gitmesine yardımcı olabilirdi. Hiçbir şey yapamasa bile onu bulunduğu o kuytu yerden kurtarıp, herkesin görebileceği bir yere çıkarırdı. Böylece insanlar ona yardım edebilirdi. Oysa kızın orada olduğunu, ondan başka bilen kimseler yoktu. Kendi başına oradan kurtulup çıkabileceği ümidinin düşük oluşu da vicdanının sesini daha fazla yükseltiyordu.

       Uyanmak için uyumuyordu bu gece… İster sabah olsun, ister gece, bu olayın olmamış gibi farz edilebileceği bir zaman dilimi yoktu. Dili döndüğünce kızın yaşaması için dualar etmişti. İnançları çok sağlam değildi fakat bu ara Allah’a tüm zamanlardan daha fazla ihtiyacı vardı. Onu duyar ve belki kıza yaşaması için bir şans verebilirdi.

                                                                                                                        ***

      Taze bir ekmek alabilmek için çıkmıştı yine evinden. O gün hava yine yağmurluydu. O bilindik kasvet, kol geziyordu yine. Yıllar geçmişti o görüntülerin üzerinden. Vicdanın sesi kısılmaya başlamıştı ya da ona öyle geliyordu. Ekmeğini bir gazeteye sarıp kolunun altına sıkıştırdı. Kahvaltıda peynir, bir domates ve birkaç zeytin vardı. Taze ekmeğini gazetenin üzerinde böldü. İlk lokmasını, yıllar öncesine ait bir haberi okurken çiğnedi. Seneler önce o gündü:

     “ YALIDERE’DE MEÇHUL CESET… OTOPSİ SONUÇLARI GENÇ KIZIN CESEDİNİN EN AZ BEŞ GÜNLÜK OLABİLECEĞİNİ SÖYLÜYOR.”

     Yutkunamadı… Böyle beş gün kalabilirdi. Kızın yaşadığına dair, içinde büyüttüğü ümitleri de artık onu terk etmişti. Dudaklarını aralayıp: “ölmüş” diye mırıldandı suçlu bir adam. Çok geçmeden vicdanın sesi duyuldu: “Belki de göz yumulmuştur…”

 

3 YORUMLAR

Bir Cevap Yazın