Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın, bir dergide okuduğum “Türkçe’nin Korunması ve Gönüllü Müstemleke” başlıklı yazısı, ilginç noktalara değinmesi ve Türk Dili’nde yaşanan bozulmayı bir kez daha gözler önüne sermesi açısından oldukça önemliydi.

Dünyanın birçok ülkesinde, işletme ve reklâm adlarının, kendi dilleri dışındaki yabancı dillerle yazıldığını, yabancı dil hâkimiyetinin (özellikle İngilizce) başka ülkelerde de hat safhaya eriştiğini, Türkçe’deki benzer birçok sorunun, diğer ülkelerin dillerinde de yaşanabildiği ifade eden Yalçıntaş, bu gerçeğin yanında önemli bir farkı ortaya koyuyor ve bu farkı şöyle aktarıyordu:
“Çok seneler önce, yabancı ülkeleri ziyaret ettiğimde, bazılarında derhal dikkatimi çeken değişik manzaralar görmüşümdür. Bunların başında bu ülkelerin cadde ve sokaklarında ticarethane isimleri ile reklamların, kendilerine ait olmayan bir dille ve çoğunlukla da İngilizce yazılmış olması dikkat çekiyordu. Bu memleketlerde İngilizce, o ülkenin insanlarının ana dilini bir kenara itmiş, ön plana geçerek hakimiyet sağlamıştı, artık ortada o görünüyor ve etkisini açıkça hissettiriyordu. Biraz düşününce bu acı durumun tarihi bir sebepten ortaya çıkmış olduğu anlaşılıyordu. Çünkü bu ülkelerin yakın geçmişlerinde talihsiz bir dönem olmuş ve yabancı devletlerin müstemlekesi olma durumuna düşmüşlerdi. Bazılarında bu acı durum asırlarca sürmüştü.”
Görülüyor ki; Türkiye, tarihi boyunca bir başka devletin sömürgesi olmamasına karşın, dil hususunda kendisini tamamıyla sömürgeleştirmiş ve bunu bizzat kendi eliyle yapmış bir ülkedir. Yazık ki Türkiye, açık bir şekilde “kültür sömürgesi”dir. Fiilen ve bizzat işgal edilemeyen Türkiye, dil ve kültür yoluyla sömürgeleştirilmiştir.
Daha sonra bağımsızlıklarını kazanan ulusların, kendi dillerini tekrar canlandırma ve hâkim kılma çalışmalarına da değinen Yalçıntaş, bu ülkelerin izah edilebilir bir mazereti bulunduğunun altını çiziyor. Pekâlâ, Türkiye’nin mazereti nedir?
Türkiye’nin caddelerinde, sokaklarında, işletmelerinde, basınında, neredeyse yaşamımızın her alanında karşımıza çıkan bu görgüsüzlüğü ve kültürsüzlük manzarasını nasıl açıklayacağız?
 
 
Türkiye, Kültür Sömürgesidir
 
Hiç kuşkusuz, bu sorumuzun yanıtı, ‘Türkiye Kültür Sömürgesidir’ olmalı. Durumu izah edebilecek bir başka ifade bulamıyorum. Dünyanın sayılı ‘akıl, mantık, tıp ve bilim’ dillerinden biri olan Türkçe’nin bugünkü hâli, ülkemizin işgal altında olduğunun en güzel kanıtıdır.
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, bu durumu “gönüllü müstemleke” olarak tanımlasa da, vaziyet gönüllülükten ziyade, bir teslimiyet hâlini almış görünüyor. Korkum, bu teslimiyetin artan Avrupa Birliği (AB) baskısı nedeniyle “tam teslimiyet”e dönüşmesidir.  
Anadolu’nun en ücra kasabalarında dahi yabancı adlı işletmelere rastlamak artık mümkündür. Dildeki yozlaşma ve bilinçsizlik, turistlere ve yabancılara yönelik olmaktan çıkmış, çok daha tehlikeli bir yola girmiştir. Yalçıntaş’ın da dediği üzere, “Durum artık çok daha yaygın, sebepleri çok daha derindir.
Bana bir ulus gösterin ki, kendi köklü dilini bu denli zarara uğratsın ve göz göre göre yok olmaya itsin! Bir ulus gösterin ki, dilindeki yozlaşmaya duyarsız kalsın! Bir ulus gösterin ki, devletinin bütün kurumları, dilini ve kültürünü baltalamaya yeltensin!
 
Yaşayan Türkçe’yi Kurtaralım
 
Türkçe’nin geleceğine sahip çıkmanın ve onu korumanın en kolay yolu, bugünkü “Yaşayan Türkçe”yi korumak ve gelecek nesillere aktarmaktır. Bırakın gitsin, “eski dil – yeni dil” tartışmalarını bir kenara. Efendim, ‘hâkimiyet’ yabancıymış, ‘egemenlik’ kullanılsın. Efendim, ‘talebe’ eskiymiş, ‘öğrenci’ kullanılsın… Bugün içinde bulunduğumuz durum, bunları tartışmaktan çok ötedir. Hangi sözcükleri atıp, hangilerini kullanacağımızı tartışmak yerine, bugün konuştuğumuz dili kurtarmalıyız. Giren girmiş zaten! Devir, tartışma devri değil, eylem devridir. Türkçe kurtarılmalıdır. Şairin en muhteşem isimle adlandırdığı dilimiz, Türkçemiz, “Ses Bayrağımız” başka milletlerin egemenliğine verilmemelidir!
“Türk bilim adamlarından Sadri Maksudî Arsal 1930 yılında Türk Dili İçin adlı eserini yayımlamıştı. Arsal, bu kitabında ‘dili değiştirme’ ile ‘dili düzeltme’ işlerinin ayrı ayrı şeyler olduğunu söylüyor, dilde sadeleşmenin öncüleri arasına giriyordu. Atatürk bu eseri son derece yararlı bulmuş ve beğendiğini bir küçük yazı ile Sadri Maksudî Beye iletmişti. İşte, Atatürk’ü, harf inkılâbından iki yıl sonra, dil inkılâbından iki yıl önce heyecanlandıran kitabın başına eklenen cümleler: ‘Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında [gelişmesinde] başlıca müessirdir [etkendir]. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.’” (1)
Bizler, “Facebook” gibi sosyal şebekelerde, Atatürk adına açılan konulara övgü dolu yorumlar yaparken ve O’na duyduğumuz özlemi ya da sevgiyi ifade ederken, kendimizden utanmalıyız! Ben de benzer yorum ve özlem ifadelerini, söz konusu mecralarda dile getiren birisi olarak, ses bayrağıma gösterdiğim ilgisizlik ve onu savunmaktaki yetersizliğim nedeniyle, Atatürk’ün önünde utançla eğiliyorum.
Şunu demeye çalışıyorum: Değişim, bizlerde, yani cumhurda başlamalı. ‘Büyük ve Güçlü Türkiye’ arzumuzun gerçekleşmesi, dilimize ve ulusal değerlerimize gösterdiğimiz ilgi ve sahiplenme ile mümkündür. Sinanoğlu, Hepçilingirler, Bâkiler, Tarcan, Mirşan, Halaçoğlu gibi Türkçe hakkında durmaksızın bizleri uyaran değerli insanlarımıza kulak vermeli, onların uyarılarını dikkate almalıyız. Devlet, bu insanlara sahip çıkmalı, anlattıklarına destek vermelidir. Bu insanların söylediklerinin doğruluğunu veya yanlışlığını tespit etmek devletin temel görevi olmalıdır. Devlet, toplumu bu konuda bilinçlendirmelidir.
  
 
(1) Paragraf; Prof. Dr. Saim SAKAOĞLU’nun, ‘Atatürk’ün Dil ve Kültür Anlayışı’ başlıklı yazısından alıntıdır.
 
 
Selçuk ERAT
30 Ocak 2009, İstanbul
PAYLAS
Önceki İçerikAkifoğlu’nun Kocaeli’si
Sonraki İçerikTelevizyon Sektörü Nereye Gidiyor ?
5 Şubat 1982’de İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da, lise öğrenimini Gebze’de (Kocaeli) tamamladı. Öğrenimine, Anadolu Üniversitesi İşletme - İktisat Fakültesi’nde devam etti. Mimari, heykel ve resimle ilgilendi. Liseye başladığı yıllarda edebiyata olan ilgisi arttı ve bu alanda çalışmaya karar verdi (1997). 1998’de Gebze’ye yerleşti. Gebze’de yayımlanan günlük gazetelerde ve bazı dergilerde köşe yazıları yazdı. Marmara Gazetesi’nde Lacivert Kültür ve Sanat Sayfası’nı; Demokrat Gebze Gazetesi’nde Demokrat Günce Kültür ve Sanat sayfası’nı yayımladı. Arkadaşları ile birlikte Gebze Azim Gazetesi’ni çıkardı; gazetenin yazı işleri müdürlüğünü yürüttü ve tasarımını yaptı. 14 Eylül 2004’te LacivertSanat Kültür ve Sanat Topluluğu’nu kurdu. 1 Kasım 2004’te LacivertSanat internet sitesini açtı. Temmuz 2006’dan itibaren LacivertSanat E-Dergi’yi yayımlamaya başladı. Mayıs 2007’de, iki ayda bir yayımlanan LacivertSanat Fikir Ağırlıklı Kültür, Sanat, Edebiyat, Dil, Tarih ve Toplum Dergisi’ni çıkardı. Çeşitli internet radyolarında edebiyat ve kültür – sanat üzerine programlar hazırlayıp sundu. 01 Ocak 2010’da Türkiye’nin ilk ve tek tematik ağ radyosu Yelken Radyo’yu kurdu. Halen, radyonun yayın yönetmenliğini yapmakta ve program hazırlayıp sunmaktadır. İlk şiir kitabı Yaş, Nisan 2003’te Merhaba Tanıtım tarafından yayımlandı. İkinci şiir kitabı Toz Yanığı, Ağustos 2008’de Ada Yayınları’ndan çıktı. Yazıları, şiirleri ve yaptığı söyleşiler; Ada (Samsun), Ada (Trabzon), Andız, Aykırısanat, Berfin Bahar, Dergâh, Deyiş, Düşle, Ekin Aktüel, Gezgin, Hayâl, Her Şeye Karşın Edebiyat, İmgelem, İspinoz, Kuzeyyıldızı, Mor Taka, Sızıntı, Siyah Beyaz, Şair Çıkmazı, Şehir, Şiir Ülkesi, Taflan, Tay, Türk Dili Dergisi, Ünlem Sanat, Üç Nokta Edebiyat, Yalın Ses, Yaşayan Yarın, Yeniden Siya ve Yeni Yazı dergilerinde; Dünya, Önce Vatan, Marmara, Çağdaş Kent, Demokrat Gebze ile Yeni Gebze gazetelerinde ve birçok yerli ve yabancı internet sitesinde yayımlandı. İstanbul’da yaşamakta olan Selçuk ERAT, Makaleci.Com sitesinde yayın yönetmenliği yapmaktadır.

Bir Cevap Yazın