“ihanetim kendimedir… Öyle seyirlik bir yürek değil benimkisi, canın sıkıldığında zevk-i sefa yapabileceğin bir yer inan hiç değil! Ama istiyorsan dünyada ki değerini görmek, o zaman gel işte! Emin ol verdiğinden çok daha fazla karşılık bulacaksın. Ömürlük sevileceksin…”

Kadere çatıyorum şu sıralar. Tükettiğim gençliğimin hesabını soruyorum. Günlerdir yüzünü görmediğim annem bile, neredeyse unutacak beni. İnsan sevdikleriyle olmayınca, hayatını dondurmuş gibi oluyor. Oysa zaman hiç donmuyor, değirmen gibi devamlı dönüyor bedenimizde. Keyfim hiç yerinde değil bu sıralar… Duyan geliyor, duymayan seviniyor!

İçimde taşınması zor bir sevdanın yokluğuyla yaşıyorum. Ben nereye o oraya misali sürünüp gidiyor. Olmuyormuş böyle, yaşanılmıyormuş. Sonra adamın hayatına bir girdi mi -miş’ler, -muş’lar hiç olmuyormuş. Hem öyle yalnız kalınca delikanlılık falanda işlemiyor. Birde benim gibi ne içki ne sigara yoksa ha işte o zaman hapı yuttun demektir. Sabahlara kadar düşünüp durursun, çıkmaz sokaklarda duvara çarpar, labirentli anılarda dolaşıp hep aynı yere gelirsin. Çoğu buna ayrılık diyor, artık sen ne dersen de, aynı duyguyu yaşadıktan sonra…

İnsan yalnız başına kalınca geçmişi karıştıracak çok zamanı oluyor. Hatalarla yüzleşmek pişmanlıkları beraberinde getirse de, yine de olgunlaştırıyor her zaman. Yani belki de bana öyle geliyor. Birde ayrılık öyle bir geliyor ki koşarak, haykırarak… İçim acıyor!

Yani sevgilim, sensizlik, benle yaşlanacak tek yazgı artık. İki göz var bende, sende kalan… Hatıralarınla avunan tek bir yürek, birde nasırlı eller işte! Çok şey değil biliyorum tüm bunlar, senin yanında hiçbir şeydir belki de. Artık susmalıyım, üstelik sabah oluyor ve ben çok yorgunum sensiz…

Yeni bir gün demek, yeni bir sensizlik demek artık! Şimdi ben ihanet olmayan bir sevda da, kadere çatmayayım da ne yapayım. Her şey o kadar güzeldi ki, yeni doğan bebek gibi narin ve sevimliydi. Şimdi her tarafım dikenli tellerle çevrili. Nereye dönsem yokluğun batıyor. Ruhum sana kırgın bilesin.

Yoruldum. Kırgınlıklarım en büyük intikam benim. Sahi neden sevdin sen beni? Ansızın çekip gitmek için mi… yoksa sen, eski aşklarımdan kalma bir ahım mısın? Söyle nesin sen, böyle günlerdir düşünüp-gözyaşı döktüğüm… Söyle şu garip hayatı unutturan, benim bile bilmediğim hangi sırsın sen?

“Uzuvlarım yosunlarla dolu
Gönlümde ölüm bir hücreyle
Gittikçe kalabalıklaşıyor
Hüzne benzeyen bu ayrılık…”

Emre onbey

PAYLAS
Önceki İçerikHaiti – insanlığın bittiği an!
Sonraki İçerikÇayırhisar’dan Mamak’a Bir Askerlik Yolculuğu
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

6 YORUMLAR

Bir Cevap Yazın