Yeryüzünde evrenin seyredilebileceği noktayı bilseydim, oraya koşar, toprağa bir kazık sokar, ona asılır ve düşerken dünyayı da peşime katarak kendimi boşluğa atardım.

Leo Malet, Kara Üçleme

  Gökyüzünün açık maviye büründüğü bir kasım sabahında çocukluk arkadaşım  ile buluşmak üzere Alâeddin Tepesindeki çay bahçesine doğru yürüyordum. Sınava çalıştığım süre boyunca görüşemeyip, birbirimizi ihmal etmiştik. Nihayet bugün işi gücü elimizin tersiyle itip, saat 10.00 da buluşmak üzere, eskiden Âşıklar Tepesi diye bilinen bu tepede buluşmayı kararlaştırmıştık. Havalar soğumaya başlamış olsa da güneş tüm ihtişamıyla duruyordu gökyüzünde.

   Buluşma yerine geç geldiğini hiç hatırlamam. Daima dakik ve bekletmeyi sevmeyen bir insandır, beklemeyi de sevmediği gibi. Sanırım birkaç dakika farkla yine geç kalan ben olmuştum. Tepeye çıktığımda, bir masada onu otururken gördüğümde anlamıştım bunu. Ayağa kalktı ve birbirimize sarıldık. Çay sevmediğimi bilirdi, bu yüzden masalara bakan görevliden bir kuşburnu çayı istedi. Bu kızı sevdiğim kadar var, başka biri çocukluk arkadaşım olsaydı; asla onunla bir tepeye çay içmeye gelmezdim. Genç bir çocuk, masaya çayımı bırakırken; “Eee…” dedi , bu; konuya bir şekilde giriş yapılması gerektiğini bildiriyordu. “Eee… si sen” dersiniz hani, konuşmaya nereden başlayacağınızı kestiremediğiniz durumlarda. Günlük on saat ders çalışmaktan kalma bir düzensizlik vardı bakışlarımda. Göz teması kuramadım bir süre. Ağaçları, buraya ancak böyle bir yokuş yakışır dedirten cinsten dar ve çok dik olmayan yokuşları, el ele yürüyen çifte kumruları ve piknik yapmaya gelmiş aileleri gözden geçirdim. Bunu, test kitapçığında gözlerimi bir soruya bir seçeneklere çevirdiğim hızda yapıyordum. Bu durumu üzerimden derhal atmalıyım, ama nasıl? Ailemin yüzünü, sadece ders aralarında verdiğim küçük molalarda görmek pahasına odama kapanıp ders çalışmalarım, istediğim türden bir sonuç vermemişti. Kızdığım nokta, hazırladığım ders çalışma planımın bana ihanet etmesi değildi sadece, bu sistemi sınavın en başından beri uygulamamış olmamdı. Bazen soğuk bir meyve suyu, bazen de bir tabak çerez getirirdi annem, atıştırmam için. Kapının kenarından usulca masama bırakır, açtığı gibi sessizce kapatırdı kapıyı. Hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğimi biliyorum; onun da sadece emeklerinin karşılıksız kalmaması için bu işi başarmaya söz verdiğimi bilmesini istiyorum. Bana “güç, özgürlüktedir” derdi. Çok paranın, söz geçirmenin, evin, arabanın veya ailenin, özgürlük kavramlarını doğrudan içinde barındırmadığını öğretmişti. Muhtemelen kendi cebimin hesabını yaparak, kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmenin, özgürlük kavramını işaret ettiğini anlatmaya çalışıyordu bilmiyorum ama ben onu her zaman anlayabiliyordum. Evin en büyük kızıydım fakat evde kimsenin benden bir beklentisi yoktu. Aksine, genç bir kız gibi yemek yapıp, bulaşık yıkayan, ufacık işlere bile dört elle sarılan hep annemdi. Arada aklıma eserse, kalkıp fırını yakıyor ve bir tepsi kurabiye pişirdiğim oluyordu. Bunun dışında bahçeyi sulardım. Beton zeminleri bol su ile yıkar mis gibi toprak ve ıslak beton kokusunu duymaya bayılırdım. Bahçede benim için küçük bir masa daha vardı. İçerde bunaldığım zamanlarda bahçede devam ederdim çalışmaya. Elinden gelse, sokaktan gelen sesleri bile kısmaya çalışacak annemin, tedirgin hareketlerine son vermek için tekrar içeri geçerdim, aklımı bahçede bırakırken. Bir de bahçemizin yavru kedisi Yünipek vardı. Benim ders çalıştığım odanın penceresine gelir, minnacık patileri ile camı lekelerdi. Miyavlaması içimi parçalıyorsa eğer, kalkıp küçük bir yoğurt kabına ekmek doğrar, süt ile doldururdum. O arka penceredeyken, benim açtığım demir kapının sesini duyar; bitiverirdi yanımda. Elimde gördüğü kabın içindekini doğru tahmin ederse, üzerime atlamaya çalıştığı da oluyordu. Hayvanları seviyorum fakat bana dokunmasalar daha iyi. Kedi işte, insana sürtünüp mırıl mırıl sesler çıkarmak, doğasında vardır. Sesinizi ve görüntünüzü tanır hale gelirler. İsimleri ile seslendiğinizde dönüp baktıklarına şahit olabilirsiniz. Benim kedim öyleydi. Asaletinden ve gururundan olsa gerek, pist derseniz dönüp bakmaz bile, havanızı alırsınız.

   Akşam yemeklerini bahçede, asma ağacının altında yerdik. O kadar tabak, tencere ve bardaklar getir götür açısından iş açıyordu başımıza ama yemekler bitip, sofra kaldırılıncaya kadar olan anın tadını çıkarıyorduk. Günler bir şekilde ilerliyordu ve ben sınav yaklaştıkça yay gibi bir hal aldığımı fark edebiliyordum. Vücudum değişik reaksiyonlar göstermeye başlamıştı; bu benim için yeni bir ruh hali değildi ama daha önceki ruh hallerimle de akraba bile değildi. Beklediğiniz gün, hiç beklemediğiniz kadar çabuk gelendir. Sınav sabahı, annemin zoruyla iki saat öncesinden kampüsteydim. Heyecanlı olmadığımı hatırlıyorum ve sınav sonrası cevap anahtarına bakarken titriyordu ellerim.

   “Eee..si sen deyip ihaleyi bana yıkıyorsun yine. Sonuçlar açıklandı, tutturdun yüz yüze söyleyeceğim diye.” Birinin konuşmaya başlayarak, beni o günleri tekrar yaşamaktan kurtardığına sevinmiştim. Kafamdakileri sildim:

    “Yok artık diyebileceğin kadar yakın(!) bir yer.”

    “Dur tahmin edeyim, burası?

    “O kadar da yakın değil canım!”

    “ Neresi o zaman?”

    “ Şey… “  Sadece kilometre açısından uzak değildi bana, dilimin ucuna bile gelemiyordu gideceğim şehrin adı.

    “İyi, akşama kadar buradayız. Bir ara söylersin.”

    Minik bir damla göz pınarlarımdan doğmaya çalışıyordu. Parmaklarımla gözlerimi ovuşturdum, hazırda bekleyen tüm gözyaşlarımı savuştururken; “Evet” dedim “Bir ara söylerim…”

 Rüya…

1 YORUM

Bir Cevap Yazın