“Hiç uyandırma Allah’ım bu rüyadan beni… Binlerce kâbusun ortasında kalmalara razıyım. Yeter ki ona olan sevgimde bir azalma olmasın, varsın kavuşmayalım. Kavuşmaların anlamını bile unutmaya “eyvallah” derim. Yeter ki onun olduğu rüyalara bir ben rastlayayım…”

Bitmesin demiştim bir sabah uyandığımda kendi kendime. Uyandığımda çok kızmıştım bedenime. “Şimdi zamanı değildi, neden uyandın ki bilmiyor musun onsuz anlara düşmanım. Neler çektiğimi bilmiyor gibi neden uyandın ki, neden? Neden?”

Ne yapsam senden ayrılamıyorum ki… Olsun diyorum, olabildiğince olsun dertlerim-yeter ki kaderim ol. Hani artık acılara da alıştım. Mutluluk öyle el ele tutuşmak değil benim için. Aksine acı çekmek daha da derinleştiriyor sevgimi… Gece yarılarına kadar seni düşünüyorum. Bilinçaltıma öyle bir yerleştiriyorum ki mecburen rüyalarımın tek istikameti oluyorsun. Ki insanı acılar olgunlaştırırmış şimdi yün on sekiz yaşında kocaman bir adamın yüreğindesin. Kimseler bilmiyor neden acılara sığındığımı ki bilselerdi kavuşmayı marifet sanmayıp, acılara tutunurlardı. Yani nereden bakarsan bak aşk derinliğine inildikçe senleşmektir.

“Ha gayret be oğlum diyorum her sabah içimden. Yıllardır doğuyor bu güneş ve neler kattı ömrüne. Daha neler ısmarlayacak neler, neler… Biraz daha gayret bak göreceksin en güzel güneşle gelecek kapına yârin. Bu sefer artık rüyalarda olmayacak ama öyle rüyaları da silip atmayacaksın hani… Hadi biraz daha gayret be!”

Şimdi ne yazsam küfre girecek biliyorum. Biliyorum çünkü daha önceleri de öyle olmuştu. Binlerce seviyorum yetmemişti ki sana gitmiştin. Şimdi sevmiyorum dersem yine de değişen bir şey olur mu sanıyorsun. Sen gitmeleri aşk sanıyorsun ama yanılıyorsun. Ki bu yanılgı ikimizi de aynı yere götürüyor. Biz bilinmeyen bir patikanın son yolcularıyız-bu yüzden ne yazsam artık biraz küfre giriyor… Bundan böyle bize gelsin gitmeler!

Bil ki gittiğinden günden beri ismini kâğıtlara yazamıyorum.

Emre onbey (sizden biri/belki sen)

PAYLAS
Önceki İçerikSİZ KİMSİNİZ?
Sonraki İçerikPKK ile Fikir Mücadelesi
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın