“istiklalde sakız çiğnemeyi özledim… Ağzım yorulduğunda çöp aramayı, birde aniden hep karşıma çıkan gölgeni/ hani ben salağım ya, her gölgeyi sen sanıyorum işte! Ve aptallığıma aldanıyorum çünkü ben her şeye karşın, inadına, aşkı senin yüreğinde arıyorum! Hani ben aptalım ya…”

Herkese uzak ama herkesin içinde olduğu bir yerdir, istiklal! Hani seni görmek için can attığım ama bir daha hiç göremediğim tek cadde belki de… Nedir beni oraya çeken, ya da kaderimin hangi yolu bu kadar yalnızlık oldu bende, bilemiyorum. Kalabalığında boğulurken bile nefes aldığımı hissettiğim bu cadde beni sana hapsetti! Daha şimdiden özledim tramvayın bizi ayıran gelişini… Herkesin yavaş, sakin yürüdüğü o ışıltılı dünyayı özledim.

Yıllardır korkaklığıma kızardım! Neden böyle bir intiba içinde dolandığımı hiç bilemedim, bilemeyeceğim de… Yalnızlık yüreğe sığmıyor. Hele sevince birini, yüreğinden o yalnızlığı atmak geliyor. Tüm kalbini o kişiyle doldurmak istiyorsun. Nasıl bir bencilliktir bu bilinemez. Bense, yıllarca o kalbimi dolduramadığımdan, korkaklığıma kızdım hep! Ama hep…

Söylemek istediklerim oldu, yaşamak istediklerim önce. Arayışlardaydım. Kaybediyordum hep. Her gece aynı düşüncelerle yoğuruyordum beynimi. Bir caddenin hayatımı böylesine değiştirebileceğini hiç düşünmemiştim. Ölümü kovaladığım yıllarda çıktın karşıma. Üstelik asi bir sonbahar akşamıydı, ellerin üşüyordu, hissediyordum. Çünkü yüreğim üşüyordu benim de… Belki de üşümeliydim o akşam istiklalde.

İstiklalde aşk bir hatadır… Gördüğün en özel kişiyi tam yüreğine basmaya hazırlanırken, bir daha hiç göremeyeceğini bilirsin. Hani senin pembe örmeli atkının yere düşüp, kimseler ezmesin diye, benim yere eğilmem gibi. Gözlerinin içinde kendimi görebilmem gibi, sonrası yalancı, süslü caddenin en ağır bedeli işte; eşi yok bu caddenin, eskiden kalabalıklarda yalnızdım… Şimdi varlığım bile o hüzünlü parke taşlarına gömülü.

Seni o akşam, gönlümün çamuruna bulamıştım yokluğunu da, varlığını da… Ben sana gitme demiştim aslında ne bir adım öteye ne de geriye; dinlemedin beni hiç güzeller güzeli anlamadın, kandın yalancı caddenin büyüsüne… Kandırıldım bende!

İnsanın kendi yaşamı, bir başka tende saklıymış. Bunu seni görünce değil, ellerini tutup-ellerimden nefret ettiğimde anladım. Sen benim gerçek yaşamımdın, seni asla sana bırakmamalıydım! Ama olmadı… Ne olurdu bir daha görseydim seni o caddede, yine ellerini tutup o pembe örmeli atkını verebilseydim, ne olurdu?

Ben akmayan gözyaşımda sakladım seni
İnan hep erteledim gözümden
Hiç üzülmedim hiçbir şeye
Babam öldüğünde bile
Sen düşme diye, ağlamadım hiç!

Gittiğinde yokluğunu anımsamasın diye
Ben gitmişim gibi kandırdım yüreğimi
Yoksa dayanamazdım hasretine
Üstelik bulutlar bile ağlarken
Yağmurlar caddelerde kalabalıkken
Korktum! Düşersen hepten kaybederim diye…

İstiklalde sakız çiğnemeyi özledim… Arada birde olsa arkana dönüp, tebessüm etmeni, kaderime inanmayı özledim. Gitmeseydin, bitmeyecekti! Sen gittin, ben bittim…

EMRE ONBEY

PAYLAS
Önceki İçerikKürtçe veya Kürt Dili
Sonraki İçerikDünyaya Bir Kez Gelinir Ama…
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın