Sarhoş oluyorum beynimin aksiyon isteyen tarafındayken, cesaretim topraklar aşıyor, nice dinler, peygamberler aşındırıyor ruhumu. Ölüler ruhlarının hesabını soruyor. Ülkem karışık yıllardır ve aza tamahkâr gölgesinde bir ağacın dinleniyor, dökülüyor yaprakları…

“bana ne sağından solundan, yukarısından aşağısından; fakir kan ağlıyor ve hangi toprak daha değerli bir insandan ve hangi toprağın canını almaya gelecek Azrail ve sorgu sual var mıdır acep onlara da?”

Şuursuzca bir kinin tapınak inancı yokluyor hudutları, bir merminin soğukluğunda, birkaç parmak ve göz hareketi yetiyor anlatmaya düzensizliği… Vuruluyor ölmüyor yine de bu kin, nefret, anlamsızlık! Çırılçıplak bir karanlık yürüyor dağlarda, meydanlarda, evlerde ve bir devrim heveslisi hak aramakta, diğeri değerlerini korumakta ısrarlı. Yenilik gerek elbette ama adı devrime dayanıyor, kulağa hoş gelmediğinden tartışılması bile neredeyse günah. Ve saçmalıklar ve kahırlar ve kanunun bile kayıtsızlığı kendini yakmaktayken mi olacak bu adalet? Cehalet Everest’ten daha yüce bir dağ iken mi anlatılacak kuş sesleri, ninniler, ağıtlar…

Sarhoş oluyorum köyümün rengârenk heyecanında; ovalarda atlar koşuşuyor ve bak vızıldaşan arılar ne kadar da karınca sevdalısı oysa. Irkına, diline, varlığına kurban olduğumun dünyası ne kadar güzel yaratılmış oysa. Hani bir çıkar kelimesi girmiş lügatımıza adı batasıca anlamı ne dağ bırakıyor ne bark. Sana geliyorum ya rab, al devşir beni yeniden, yalnız sana olsun savaşım ve yalnız senden alsın nefesini bu ciğerlerim.

Ruhunu kaybetmekten daha korkuncu ne olabilir ki insanın, bir eyleme, bir düşünceye saygısızlıktan başka. Tartı diyorum. Ateşler için en derinine kadar yanmak ve küllerden savrulmak bir başka düşüncede. İnadına tartı diyorum. Çorbasından kaçan sofralar gibi açlıkla gitmenin yalnızlığından kovulmak…

Hayat nerede? Yalnızın ahali, aşklarımızda, dostluklarımızda, düşüncelerimizde, hayallerimizde, arayışlarımızda, adaletimizde, korkularımızda, heyecanımızda, toprağımızda, bedenimizde ve tebessümümüzde hep yalnızız! Ve bu yüzden ağlayışlarımız yakıyor sürü halinde akarken tenimizden… (her yıl 20 milyon çocuk açlıkken ölürken resmileşen yazarlığımdan utanıyorum)

Sonra apansızın kelimeler dövüyor bedenimi, harflerim tuzak halinde, ya bir düşman daha kazanırsam korkusuyla asıyorum gençliğimi duvarlara, çiviler hep kanatıyor be anam! Belirli bir sıfattan belirsiz bir zamire zincirleniyorum. Artık neresinde yaşanırsa güzeldir hayat?

Emre Onbey (sizden biri, belki sen)

PAYLAS
Önceki İçerikTürkvizyon ve Dombıra
Sonraki İçerikYıldız Falları İle Uyuşmayın; Ahir Zaman Alametleriyle Uyanın!
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın