Tren garının sabah sessizliğini bozan aykırı bir ses: “Bana yolu gösterir misiniz? Eğer gösterirseniz size 50 Ruble veririm”.

Kayıtsızlık, herkes gibi bende de…

 

Ne yapabilirim?” diye kısa bir düşünce; her ihtimalin geldiği ama “kör” olduğunu bir türlü tahmin edemediğim bir “kayıtsızlık”.

Elime tutuşturulan tren biletinin vakti yirmi dakika sonrasını gösteriyor. Ama hiç bilmediğim bir tren garında olduğumdan erkenden gidip keşfetme “dürtü”süyle ayrılmak zorunda kalış; kulaklarımda çaresizliğin buruk sesini bâkiye bırakarak.

Ve kahrolası treni bulup kalkış saatini bekleyiş; kendini günün ilk ışıklarının dinginliğine bırakarak…

Rusya’nın öbür ucuna hasret”leri götüren rayları trenlerin ezip geçmesi; tıpkı o “çaresiz ses”in kalabalıkların vahşetiyle ezilmesi gibi..

Kalkışa birkaç dakika kala kapının birden açılması ve yine “o tanıdık ses”.

Bu sefer daha gür çıkıyor: “Çok teşekkür ederim..”

“Bir şey değil” diyor genç adam ayrılırken ; yerine yerleştiriyor kadını, benim iki sıra arkama, çıkışı kolay olsun diye kapının hemen yanına..

Zihnimin bir yerine kazıdığım o ses tonunun sahibini görmek için geriye dönüp bakıyorum. Kendi kendine bir şeyler söyleniyor birkaç dakika… Ve sonra “sükût”…

 

İnsanlığın derin sükûtundan daha mı derin; değil..

 

Belli ki çok yorgun ve uykuya dalıyor hemen.

Üç saatlik bir tren yolculuğu… Ve “son durağa” yaklaşıyoruz..

 

Aynı “son”da ineceğiz..

 

Bekleme salonunda duyduğum tonuyla o “çaresiz ses” yeniden yankılanmaya başlıyor; “Geldik değil mi durağa? Bana yardımcı olur musunuz? Kapıyı açar mısınız ben inerken? 50 Ruble veririm…”

Dönüp bakıyorum sürekli; “Tamam ben seni indireceğim..” diyorum içimden… Ama kapının yakınlarına “insan”lar yaklaştığından, bir şey de diyemeden öyle bekliyorum, onlardan birisi “ses verir” diye.

Sağ yanımdaki koltukta oturan genç bir kız yolculuk boyunca, okuduğu kitabı birkaç dakikalığına kapatıp dinlendiği zamanlarda, o da birkaç sıra arkadaki “ses”in sahibini kontrol ediyor… Göz göze geliyoruz; “kimse yardım etmese bile, biz çıkartırız” diyerek “sözleşiyoruz” sanki..

Tam karşımda ise bir başka “kitabı” okuyan orta yaşlarda bir kadın; suratındaki ciddiyet, okuduğu “kutsal”ın hangi bâbından geliyor bilmiyorum; ama “kayıtsızlığa” yabancı değilim, böyle buyurmadı mı: “Tanrı’yı Sev Dilediğini Yap!”

 

Kendisini oradaki herkesten soyutlayan bu “gören” kadın, tam karşısındaki “kör” bir kadına da sadece bir kez bakıyor, o da sesini ilk kez duyduğunda “ne olduğunu anlamak” için; baktığında görmüş müydü gerçekten, “bakmak” ve “görmek” ve “kör“…

 

Vinci’nin ölürken duyduğu büyük ıstırâbı arıyordu belki tozlu sayfaların arasında:

 

Eserlerim kim bilir benden sonra ne budalalar yetiştirecek.

 

Ve anons: Artık son durak…

Karşımdaki “ciddiyet” sert bir manevrayla kalkıyor ve kendisine iki sıra yakın olan kapıya değil, vagonun diğer kapısına yöneliyor.. Belli ki “bulaşmak” istemiyor; “İlk günah”ın ayıbıyla malûl donuk yüzünü, bir daha hatırlamamak üzere hâfızamdan siliyorum.

Sağ tarafımda oturan kızla yeniden göz göze geliyoruz; “Bana yardım eder misiniz? 50 Ruble vereceğim” sözlerine kayıtsız onlarca kişi ayrılıyor ve sadece üçümüz kalıyoruz vagonda…

Kapıyı genç kız açıyor; ben kadını tutuyorum ve yaklaşık bir metreye üç tane merdiven basamağı yerleştirebilen “Rus Aklı”nın ürünü vagondan indiriyoruz kadını..

Âniden elimi bırakmak istiyor: “Durun… Size para vereceğim.. 100 Ruble” diyor. Belli ki iki ile çarpmış “yevmiye”yi..

Genç kızla gülüşüyoruz.. ve O, “Siz gidersiniz değil mi?” diyor nazikçe; ve gidiyor… Giderim, diyorum ardından, sen “git”

Yaşlı kadın bir elinde çantası diğer eliyle bana tutunarak yürümeye çalışıyor; “Neredeyiz tam olarak? Ben öncelikle tuvalete gitmek istiyorum” diyor…

 

Çok az kaldı diyorum; birkaç yüz metre yürüyeceğiz, birkaç raydan geçeceğiz, birkaç tümseğe çıkacağız diyemiyorum, az kaldı..

 

Ama o yolu benden daha iyi biliyor sanki; “Şimdi raydan geçeceğiz” dediğimde nerde tümsek olduğunu ben söylemeden zaten tahmin edebiliyor..

İstediği yere geliyoruz, kapının önünde bırakıyorum..

Görevli kadına “Lütfen yardımcı olur musunuz? Görmüyor” diyorum.

O her şeyi biliyor” diyor.

Kalabalıkların şaşkın bakışları arasında getirdiğim “kör” kadını orada bırakıp “kalabalık”ların arasına dalarken ardımdan bağırıyor:

 

“Çok teşekkür ederim..”

“Bir şey değil” diyorum içimden, “Her şeyi bilen kör kadın”a..

“Bir şey değil..”
 

Ve gökyüzü, güneş ışıklarının tüm “gören”ler için aydınlattığı mahya ile şenleniyor:

Domuzları kutsal kitaplarla besledim ve itleri kalbimle.”

Bir Cevap Yazın