İşte, artık yalnızım İstanbul’da. Ne ailem, ne dostlarım, ne de eski alışkanlıklarım var. Kendimle baş başayım. Ruhum, tüm esir kalplerden uzak, eski sevgililerimden de. Yabancısı olduğum kentte, herkese, her şeye eşit mesafedeyim. Öyle işte, her istediğimi yapabilecek özgürlüğe sahibim… Onbeş yıl önce “hadi eyvallah” deyip, kapıyı sevdiklerinin yüzüne kapatıp, ardına bakmayan bir adamın yazdıklarına biraz inanıyorsanız, dinleyim derim o zaman söyleyeceklerimi…

“geleceği (ç)alınan bir adamım ben. Biraz masum ama mahkûmum daha çok herkese; bir sebep var içimde henüz karşılaşmadığım, yüzleşmekten korktuğum. Herkese ve her şeye bir yürek uzağım, bir adım yakın olsam da… Yine kendime kaldığım günlerin birindeyim. Yalnız, hüzünlü, biraz dağınığım. Hani öyle çok yapmak istediğim falan da yok ve hatta yapmak istemediklerim daha çok… Mesela bütün malımı dağıtıp, hani hiçbir şeyi olmayan bir adam gibi çekip gidesim var. “

Bazen kalırım öyle sahil banklarının üzerinde; akşamdan aldığım gazete, çerez, konyak v.s. olur yanımda, sabaha kadar öylece otururum. Deniz bana dalgasını gönderdikçe, ben dertlerimi satarım ona kayıklarla… Sonra zaman mı hain davranır yoksa biz mi hiç bilemem, güneş kıskanır dostluğumuzu. Gece küser gibi yapar ve sessizce ayrılır aramızdan. Ama deniz halen oradadır ve sabaha kadar, bana, dalgalarını göndermeye devam eder. Benimse artık derdim kalmamıştır. Yüreğim rahat, vicdanım hür bir şekilde evime doğru yol alırım. Hani her güzellik yerinde yaşanır ve bitmesi gerektiğinde de biter ya işte bu da böyle bir şey… Ama var ya aslında hiç rahat değil ne yüreğim, ne bedenim ne de vicdanım…
İnsanın yüreğine musallat olmasın bir kere yalnızlık, sonra çok zor kurtulması. Elimde yanan cigara bile onbirinci parmağım gibi oldu nerdeyse. Hele onun yokluğu hiç çekilmiyor.

Artık bana, “abi saatiniz kaç acaba?” diye sormayın! Sonra biraz uzaklaşınca ardımdan, “ya insanın hiç saati olmaz mı?” demeyin; evet, olmaz! Bir bekleyeni, can yoldaşı yoksa/ zamanın ne hükmü var ki zaten… Hem benim ardımdan konuşacağınıza, gidin bir saat alın kendinize; şimdi ne farkınız var benden! Hem bana soracaksanız, “konyak istermisiniz, rakınıza buz koyalım mı” demenizi tavsiye ederim… Zaten dedem derdi hep, “ erkeği askerlik adam eder, birde… İşte o son sözünü söyleyemeden öldü gitti adamcağız!” zaten o ikinci lafını esirgemeseydi benden, belki adam olacaktım. Şimdi onunla bende öldüm ve sanki yetmiyormuş gibi ikinci ölüme de yaklaşıyorum. Ama ben şimdi size bir şey söylemek istiyorum ey martılar,” adamı ne içki öldürür, ne sigara, bunlar sadece süründürür! Anlayana hem lafım benim; adamı vefasızlık öldürür! Hem öyle vefasızlık süründürmez de…”

Bak yine keyfim kaçtı. “yahu buraya ne zaman bir deniz feneri yapacaklar! Özledim eski mesleğimi; denizlerin maviliğini, ulan neydi mariananın cilveleri; belki şimdi o bile ölüp gitmiştir, bu rezil hayattan… Benim gibi sarhoş, ağzı iki güzel laf yapmayan adamların zevkine ortak olmaktan bitip-tükenmiştir. Zaten onun ettiği beddualar yüzünden bu haldeyim ben. Bütün gece sarhoş edip kızı, sabah parasını vermeden az gitmedim o yirmi beş numaralı odadan… Hani elimde olsa, işlediğim günahları da sarhoş edip, ansızın çekip-gitmek istiyorum buralardan… Ama nerde bende öyle bir numara; şimdi hayatın oyunlarına meze oluyorum. Ulan sende mi bittin be konyak efendi… Neyse ben de bittim bu gece artık ne diyeyim… “

Ne güzel söylerdi ilhan usta “hatırlar mısın bilmem, yıllar geçti üstünden, yağmurlu bir akşamdı, söyledim sevgimi ben…” ama işte yazık oldu yarınlara! Her sabah bu parçayı dinlerim ben. Komşularım belki bir selama bile layık görmezler beni ama isterim ki bilsinler neleri kaybedip, nelere özlem duyarak yaşadığımı… Ve ben gibi olmasınlar diye uğraşırım ara sıra böyle işte! Tek hatam unutmak her şeyi; şaka değil be annemi özlediğim, babamın “oğlum” deyişi halan kulaklarımda çınlar. Dostlarımın şakalarını maruz kalmayalı onbeş yıl oldu; hani onca yıla ben sadece kendi sorumsuzluklarımı, unuttuklarımı sığdırdım. Bazen sorarım kendime” neden böyleyim ben, derdin ne senin? Olsaydı yanında bir karın, iki çocuğun… Bayramlarda büyüklerine ziyaret etseydin, sevindirseydin yaşlıları, şeker verebilseydin çocuklara… Hani bir selamı aramasaydın kuşlarda, balıklarda; çok mu zordu be! Şimdi oturursun işte böyle, önünde rakı, peynir; cebinde bitmeyecek para, nereye kadar be oğlum!” sahi nereye kadar giderim be ilhan usta, yoksa sende mi“boş ver be arkadaş” dersin… Senin bu demelerin olmasa, ne yapardım ben! Kızmıyorsun değil mi bana; hani benim gibi ayyaşın, rezil bir adamın mezesi oluyorsun diye, hani her sabah rezilliğime şahit oluyorsun diye alınmıyorsun değil mi?

Ben böyleyim işte, kaybedişler durağının müdavimi! Tek suçum biraz uzaklaşmaktı hayattan. Zaten bu yüzden denizci oldum ben. Aslında hiç düşünmedim bu kadar vefasız biri olacağımı… Şimdi amca olmuşum, dayı olmuşum; lakin hiçbir yeğenim “amca, dayı” demedikten sonra neye yarıyor ki… Geçen bir yeğenim kapımı çaldı/ hem de ben on yıl hiç dönmeyince geri, kardeşim oğluna benim adımı vermiş… Şimdi o çocuk hesap soracak gibi bakıyor, gözlerinden belli/duruşu bile ne kadar çok benziyor çocukluğuma… Ulan hayat neler yaşatıyorsun bana! “–hoş gedin yeğenim, buyur seni dinliyorum?—biliyor musun amca dün dedeme seni sordum? Çocukluğunu merak ettim, seni tanımak istedim. Neden be amca bu kadar kaçtın her şeyden? Ne olurdu sanki beni parka götürseydin. Kimseler senden kaçmasaydı. O adamdan uzak durun demeselerdi arkadaşlarımın babaları. Ve ben utanmasaydım sana amca demekten… Neden be amca?” …hiçbir şey söyleyemedim yeğenime. Ama içimden defalarca sarılıp-öptüm onu, gözlerinden, dilinden, ayaklarından çünkü ne söylediyse haklıydı yeğenim. Zaten yeğen dediğin böyle olmalı. Ulan görüyor musun artık hesap verme zamanı da geldi! Korktuğun sorular küçücük elleriyle kapını çalıyorlar baksana. Artık mahşere taşıyamayacaksın cevapsız sorularını/ boş ver deyip, çekilemeyeceksin bir kenara…” hayat başlıyor, yine o plak çalıyor…”dünyaya geldik bir kere…” hani istesek de, istemesek de; o kapıdan geçtik bir kere, çıkana kadar, vardır elbet hataların affı… Olmalı değil mi?

Bu sabah bir garip duygudayım. Üzerimdeki yorgun ve umutsuz düşleri artık atma zamanım geldi. Yeni isimler koyacağım düşlerim ve asla terk etmeyeceğim rüyalarım olacak. Olmalı. Hayatımın gizli şifresini bir yerden bulmalıyım. Belki bir simit tanesinin üzerindeki susamda, belki de bir bebeğin ağlayışında. Nerede olursa olsun, ya da kiminle, bu sefer kendimi değiştirmeye yeminliyim. Bu gezim diğer maceralarıma hiç benzemeyecek. Sıradan ama basit yaşayacağım hayatımı. Öldüğümde yeniden doğacağımı bilircesine, küllerimle yaşayacağım, ne demekse bu. Olsun bundan sonra hüznümü sırtlayıp omzuma, yedi tepeden karşılayacağım hayatın zorluklarını. Gel, ne olursan ol gel diyeceğim! Yıkılırsam namerdim, dönersem geriye kessinler cezamı. Varsın prangam düşlerimden olsun, varsın hayallerim tuzak kursun bana. Yeter ki her şeyi kendim yapayım!

Ulan yeğen! Ben medeti martılarda, balıklarda ararken… Sen, benim bile unuttuğum çocukluğumu merak etmişsin! Seni mi kıracağım! O cengâver gibi yüreğini herkesin utandığı adama açmışsın. Sen daha küçükken başlamışsın hayatın elinden tutmayı… Bu otuz beşlik amcana, asıl sen amcalık yapıyorsun! Nasıl tutmam o minik ellerinden, nasıl sığınmam rotasından şaşmış kayıp gemi gibi yüreğine… Allahın gönderdiği ilk Hızırsın sen bana, nasıl “git” diyebilirim sana, nasıl! Valla yeğen, ben Azrail’i beklerken, sen geldin ya hoş geldin be, iyi ki de geldin…

İşte, artık yalnız değilim istanbulda! Artık sevgiye, dostluğa, bir küçük selama yabancı değilim! Artık kaybedişler durağının müdavimi, biten konyakların dertçisi, martıların nefret ettiği zoraki kaptan hiç değilim…

Unutmadan, yanına geliyorum maria, umarım yaşıyorsundur halen… Bu sefer adam gibi geliyorum; Aşkımı, insanlığımı, vefamı sırtladım… Geliyorum, amcam olan yeğenimle!

EMRE ONBEY

PAYLAS
Önceki İçerikAllah Sevgisi, Allah’ın Varlık Delillerini Düşünerek Artar
Sonraki İçerikBir Rezil Ulus israil
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın