Medine Fukarası

Medine Fukarası

 

Doğduğum köy ve çevremizin tarihi ile ilgili araştırmalar yaparken bol bol aşiret ve cemaat sözcükleri ile karşılaştım. Aşiret sözcüğü Arapça bir sözcük ve ‘oymak’ karşılığında kullanılmış. Cemaat sözcüğü ise yine Arapça olmakla beraber aynı din ve soydan olan insan topluluğunun karşılığı olarak kullanılmış.

 

Öyle anlaşılıyor ki bunlar gibi çok sayıda sözcük dilimize İslamiyet’le beraber girmiş ve Türkçenin unutulmasına sebep olmuştur. Oysa Türklerde akraba ve topluluklara ad olan Öz Türkçe sözcükler mevcuttur. En küçük topluluk olan ailelerin birliğine soy( Yine soy yerine Arapça bir sözcük olan sülale sözcüğü de dilimize yerleşmiş), soyların birliğine oba, obaların birliğine oymak, oymakların birliğine boy, boyların birliğine il yani devlet sözcükleri kullanılmıştır.

 

Toplulukların adlandırılmasını devlet Arapça sözcüklerle yapınca tarihçi ve yazarlarımız da aynı sözcükleri kullanmışlar ve kullanmaya da devam etmektedirler.

 

İşte devlet eliyle aşiret sözcüğünün kullanıldığına örnek bir tarihi belge:

‘‘Tarih :11/S /1251 (Hicrî) Dosya No :1592 Gömlek No :61 Fon Kodu :HAT

Kalecik Keskin kazası dahilinde bulunan Haremeyn Aşireti’ne ait Hacıhasanbey Obası diye bilinen köyde Ramazan Bey’in müceddeden bina eylediği camiye Cuma ve bayram namazları kılınabilmesi için izin verilmesi ve hitabetinin Hasan b. Mustafa’ya tevcihi.’’

 

Bu tarihi belgede olduğu gibi çok sayıda belgede ‘Haremeyn’ sözcüğü aşiret yani oymak adı olarak kullanılmış. Oysa Türk oymakları içerisinde Haremeyn oymağı diye bir oymak ismi bulunmamaktadır. Aynı adlandırma kendi köyümüz için de kullanıldığı için araştırmalarımda biraz derine inme gereği duydum ve Haremeyn sözcüğünün Müslümanlarca kutsal sayılan Mekke ve Medine’ye hatta Kudüs’e dayandığını gördüm.

 

İki harem anlamına gelen Haremeyn, sınırları Hazret-i İbrahim ve Hazret-i Muhammed tarafından tespit edilen Mekke ve Medine şehirlerinden her birini ifade etmektir.
Osmanlı kaynakları ile devrin resmi yazışmalarında hemen tamamında Mekke ve Medine yerine Haremeyn tabiri kullanılmış ve sıfat olarak da Haremeynü’ş-Şerifeyn, Haremeyn-i Muhteremeyn, Haremeyn-i Muharremeyn tavsifleri tercih edilmiştir. Bazen bu tabirin içine Kudüs bile girmiştir.

 

Bu tabirin Türkmen ve Yörük oymaklarıyla ilişkisine gelince: Vergileri Haremeyn’e gönderilen bütün oymaklar Osmanlı devleti tarafından bu ad ile isimlendirilmiş.

 

Osmanlı’dan önce kurulan Müslüman devletler; Mekke ve Medine’nin ihtiyaçlarının temin edilmesi, hacıların güvenliklerinin sağlanması, yolculuk sırasında gıda, giyecek, ulaşım için deve ve su tedariki, Haremeyn’in su ihtiyacının karşılanması, Kâbe gibi kutsal mekânların örtülerinin temini, bu mekânların süslenip aydınlatılması, eğitim, sağlık, imaret ve sebil hizmetleri verilmesi, temizlik işlerinin yaptırılması ve hamam tesisi, Haremeyn’de yaşayan fukaranın ihtiyaçlarının giderilmesi, eşraf ve görevlilerin tahsisatlarının karşılanması gibi çok sayıda hizmetin yürütülmesini sağlamışlar.

 

Mekke şehrindeki harem bölgesi; sınırları Cebrail Aleyhisselâm’ın bildirmesiyle İbrahim Aleyhisselâm tarafından çizilmiş ve yine onun tarafından dikilen taşlarla gösterilmiş olan alan olarak belirtilir. Bu bölge Medine tarafından üç mil, Yemen tarafından yedi mil, Irak tarafından yedi mil, Taif ve Arafat yolu üzerindeki Nemire Vadisinden yedi mil, Cirane yolundan dokuz mil, Cidde tarafından on mil uzaklıktaki sınırların çevrelediği alandır. Medine bölgesindeki haremin genişliği ise on iki mil kadardır. Bir mil 1895 metreye karşılık gelmektedir.

 

Yukarıda belirttiğim gibi Haremeyn olarak adlandırılan bölgenin tüm ihtiyaçlarının karşılanması Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı almasıyla beraber zorunlu olarak Yörük ve Türkmen oymaklarına devredilmiştir.

 

Burada garip bir durum var ki; Haremeyn bölgesindeki fakir fukaranın geçimi de Yörük ve Türkmen oymaklarının üzerine yıkılmıştır. Acaba o dönemde konar-göçer olarak yaşayan Yörük ve Türkmen oymakları nasıl bir yaşam mücadelesi veriyorlardı?..

 

Konu çok geniş olduğu için sadece Kırşehir Kırıkkale, Çankırı, Yozgat, Çorum gibi Orta Anadolu bölgesine göç etmiş olan Haremeyn mensubu oymaklardan kısaca bahsedeceğim. Bölgemize gelip yerleşen Türkmenlerin çoğunlukla geliş yerleri bugün ki Kayseri, Sivas, Maraş, Diyarbakır, Halep, Şam, Rakka, Gaziantep, Hatay gibi illeri kapsamaktadır. Yani Güney Doğu ve Suriye ağırlıklı.

 

Bu bölgede yaşayan Yörük ve Türkmen grupları Dulkadirliler, Boz-Ulus Türkmenleri, Halep Türkmenleri, Yeni İl Türkmenleri, Şam Türkmenleri gibi isimlerle adlandırılmışlar. Boy olarak ise ağırlıklı olarak Bayat, Begdili, Avşar, Kızık, Yaparlı, Karkın, Dodurga, Döger gibi Oğuz boyları içermektedir.

 

Dulkadirliler Elbistan ve Maraş civarında 1337–1522 yılları arasında hüküm sürmüş olan bir Türkmen beyliğidir. Beylik zamanla sınırlarını genişletmiştir. Beyliğe adını vermiş olan Dulkadirli Türkmenleri Oguzlar’ın Bozok koluna mensupturlar. Dulkadirli halkını teşkil eden Bozok Türkmenleri Oguzlar’ın Bayat, Afşar ve Begdili boylarından idiler. Halkın çoğu yerleşik hayata geçmiş ve ziraatla da uğraşmıştır.

 

Boz-Ulus Türkmenleri Akkoyunlular’ın bakiyesi ve büyük kısmı Bayındır boyuna dayanan Türkmenlerden teşekkül etmiştir. Bu Türkmen boyları kış aylarında Mardin’in güneyinde ve Fırat nehri kıyılarında kışlamakta ve yaz aylarında Erzurum, Erzincan arasında yaylamaktaydılar. 15. yüzyıldan itibaren Orta Anadolu, 16. yüzyıldan sonra da Batı Anadolu ve Rumeli’de iskân ettirilmişlerdir.

 

Halep Türkmenlerinin Sivas’ın güneyinde Yeni-İl’i meydana getirdikleri belirtilmektedir. Yeni-İl Sivas’ın güneyindeki Mancılık, Gürün ve Hekimhan arasındaki bölgede yaşayan oymakların adıdır. Uzun Yayla’da yaylayan Halep çevresinde kışlayan konar-göçer Türkmenlerdir.

 

Kırıkkale bölgesinde kalabalık bir nüfusa sahip oba yerleşim alanlarını meydana getiren Pehlivanlıların da Halep Türkmenlerinden olduğu belirtilmektedir.

 

Osmanlı’nın iskân politikasına bağlı olarak Orta ve Batı Anadolu’ya göç ettirilen oymaklar Türkmen, Yörük, Tahtacı, Kızılbaş-Alevi gibi vasıflarla adlandırılmıştır. Yaptığımız araştırmalarda Haremeyn aşireti mensubu oymakların yurdun birçok yerine iskân ettiklerini görüyoruz. Sadece Kırşehir Sancağına iskân edilmiş Haremeyn mensubu 36 yerleşim yeri tespit edilmiştir.

 

Doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde iç içe yaşar duruma gelmiş olan Dulkadirli, Boz-Ulus, Halep Türkmenlerinin bir kısmı Yeni-İl Türkmeni olarak adlandırılmış. Yeni-İl Türkmenlerine aynı zamanda Üsküdar Türkmenleri de denilmiş. Üsküdar Türkmeni denilmesinin sebebi; vergilerinin Valide Sultanların Üsküdar’da yaptırdıkları camilerin vakfına gönderilmesinden dolayıdır.

 

Yeni-İl’e bağlı Türkmen oymaklarının vergilerinin Mekke ve Medine’ye tahsis edilmesiyle bu oymaklara Haremeyn aşireti denilmeye başlanmış. Köyümüz ve akraba bildiğimiz köyler de bu aşiret ismiyle anılmaktadır. Şu belge bu bilgiyi doğrulamaktadır:

‘‘Tarih :29/Ra/1261 (Hicrî) Dosya No :172 Gömlek No :8588 Fon Kodu :C..DH..

Keskin kazasına tabi Abdal ve Kalecik nahiyeleri dahilinde bulunan Karkın ve Delkiköyü ahalileri Haremeyn aşayirine mensubiyet iddiasıyla nüfus tahririne yazılmak istemediklerinden erkek nüfusunun, aşayire dahil olduğu halde yazılması emrine münafi olduğundan bunların da tahrir edilmelerine dair tahrirat. g.tt’’ Ben bu belgeden yanılma payım olmakla beraber itiraza rağmen bu köylerin çift vergiye tabi kılındıkları sonucunu çıkarmaktayım.

 

Cennet hesabıyla kurulan vakıfların gelirlerinin vakıf malları yanında fakir-fukaranın sırtından sağlanması o günlerde de normal sayılıyordu.

 

O günün şartlarında gerek yerleşik hayata geçmiş Türkmen köylüsünün gerek konar-göçer hayata devam eden Yörük ve Türkmenlerin nasıl zor şartlarda yaşam mücadelesi verdiklerini anlamak zor olmasa gerek.

 

Çocukluğumda annemin henüz yumurtlamaya başlamamış piliç diye adlandırdığımız bir tavuğumuzun öldüğünde ağladığını hatırlıyorum. Fakirlik böyle bir şey olsa gerek. Zor şartlarda yaşam mücadelesi veren Anadolu halkının alın teri, Arap’ın midesine akarken Mekke ve Medine’de yaşayan halk, Anadolu’dan gönderilen paralarla iyi bir yaşam sürmektedir. Anadolu halkı çalışmayıp halkın sırtından geçinen ve kolay kolay bir şey beğenmeyen kişilere “Kendisini Medine fukarası zannediyor.” tabirini kullanması boşuna değildir.

 

Sözü evirip çevirip Kırıkkale Milli Piyade Tüfeğine getirmek istiyorum. Kırıkkale’nin doğurup büyüttüğü ve üzerinden nafakasını sağlayacağı varlığının elinden alınıp özel bir şirkete veya şirketlere devredilmek istenmesi Yukarıdakilerin isteği doğrultusunda gerçekleşmektedir. Kırıkkale halkı işsizmiş, yoksulmuş, iş bulamayacakmış, çocuklarının nafakasını sağlayamayacakmış umurlarında bile değil. Zihniyet aynı zihniyet.

 

Osman Öcal

Şabbat Romanı

Şabbat Romanı önümüzdeki günlerde ( www.rozayayinevi.com ) tarafından “Şabbat” piyasaya sürülecek! Aslında şarkısözleri ile yıllardır ruhumuzun pasını silen söz yazarı yani “Çingenem” ve “Geberiyorum” gibi şakıların sözyazarı sevgili dostum Sedat Erdoğdu bir adım daha atarak edebiyatımıza kalıcı eserler bırakmakta kararlı görünüyor.

Şabbat Romanı
Babasını Kurtuluş Savaşı’nda kaybeden Macit küçüklük yaşından itibaren Ortakaköy’de evlerine yakın bir Yahudi mezarlığında çalışmaya başlar. Yahudi Mezarlık bekçisi Joseph Bey tarafından okuma yazma öğrenir. Joseph Bey’in kızı Sara ile birbirlerini severler. Macit askerlik çağı geldiğinde apar topar yakalanarak İzmir’e askeri birliğine gönderilir. Bu sırada 1942 Varlık Vergisi çıkar. Yapılan bir yanlışlıkla Joseph Bey’e ödeyemeyeceği kadar bir vergi borcu yüklenir. Joseph Bey varını yoğunu satar fakat parayı tamamlayamaz. Erzurum-Aşkele’ye sürgüne gönderilir.

Bu yeni Şabbat Romanı,na sahip olmak istiyorsaniz lütfen yukarıdaki yayınevi linkine tıklamanız yeterli.

Yakup Icik

SSCB Yirmi Yıl Daha Yaşasaydı

 

‘‘ Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yirmi yıl daha yaşasaydı Kazakistan Türklüğü diye bir şey kalmayacaktı.’’

 

SSCB yönetimi altında tuttuğu milletleri kendi potasında öyle bir eritiyordu ki Rus olmayan topluluklar kendi öz benliklerini kaybedip adeta Ruslaşıyordu. Kültürün her alanında sürdürülen asimilasyon çalışmalarına bir de cumhuriyetler içindeki nüfus dengesi ile oynanması yurdun asıl sahiplerini vatansızlaştırıyor, öz yurtlarına Rus asıllı olanlar yerleştiriliyordu.

 

Rejime direnmek isteyenlerin cezalandırılması yönetimin işini kolaylaştırıyor, rejim taraftarlarından seçilen cumhuriyetlerin yöneticilerinin tutumu ve uygulamaları ise işin tuzu biberi oluyordu. Türkler açısından acı gerçeği Dinmuhammed Ametbek’in şu sözü net olarak ortaya koyuyor. ‘‘ Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yirmi yıl daha yaşasaydı Kazakistan Türklüğü diye bir şey kalmayacaktı.’’ Sadece Kazakistan Türklüğü mü; tüm Türk toplulukları için bunu söylemek mümkündür.

 

Kazak Türküne Türk kimliğinin unutturulduğunu geçen yıllarda adeta yaşayarak öğrenmiştim. Bazı Türk cumhuriyetleri ve topluluklarına ait olan örütbağ ortamlarında Türkçe paylaşımlar yapıyordum. Bir Kazak Türk sitesindeki yaptığım paylaşımlar neticesinde adeta eleştiri yağmuruna tutulmuş, yapılan tartışmalar sonunda da siteden atılmıştım. Gerekçeleri Türkçeyi anlamadıkları ve Türk kimliğini kabul etmedikleri idi. (Kendilerini sadece Kazak olarak adlandırıyorlardı)

 

Kazakların Türk olduklarının bilinmesi, her ortamda desteklenmesi ve Türk birliği içinde görülmesine rağmen; Kazak gençliğinin kendilerini Türk olarak bilmemeleri veya Türk kimliğinden imtina etmeleri (Bu tespit elbette tüm Kazak Türk halkını kapsamamaktadır.) Rus asimilasyonunun en güzel göstergesi sayılmaz mı.

 

Özellikle, Sovyet rejiminin sona erip Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarından sonraki dönemlerde yapılan Türkü kimliğine kavuşturmaya, Türk dünyasının bütünleşmesine yönelik çalışmalar diğer cumhuriyetlerde olduğu gibi Kazakistan Cumhuriyetinde de önemli bir mesafe kat etmesine rağmen yeterli olmamaktadır. Bütün birlik, konsey, dernek, akademi, okul gibi kurum ve kuruluşların daha verimli çalışmaları gerekmektedir. Kimliğe dönüş yolunda her Kazak genci nasiplendirilmelidir.

 

Elbette kimliğine kavuşmuş çok sayıda Kazak genci var. İşte bunlardan bir tanesi de İLESAM genel merkezinde Kazakistan Cumhuriyeti ve devlet başkanı Nursultan Nazarbayev ile ilgili bilgilendirme konuşması yapmak için geldiğinde tanıştığım Dinmuhammed Ametbek. Yaşına rağmen hedeflediği yolda önemli mesafe kat etmiş pırıl pırıl bir genç. Dudağından her Türk kelimesi dökülürken gözlerindeki parıltıya, yüzünde açılan güllere  şahit olduk.

 

Dinmuhammed Ametbek sunumunun bir bölümünde özetle şöyle demişti: ‘‘ Kazaklar hem soy bakımından hem oturduğu toprak bakımından kendini bugünkü Kazakistan topraklarında yaşamış bütün Türk devlet ve imparatorlukların varisi olarak saymaktadır. Soy bakımından diyorum çünkü bugünkü Kazakların içinde eskiden isimlerini büyük devletlere veren ve adları Türk tarihinin ilk kaynaklarında geçen Kıpçak, Kanlı, Uysun, Arğun, Aşlın gibi yüzlerce boylar bulunmaktadır.’’

 

‘‘Toprak bakımından da Kazakistan Türk devlet geleneğinin varisidir çünkü Kazakistan bağımsız bir Türk devleti olarak kendi topraklarında en eski Türk topraklarını barındırmaktadır. Türk geleneğine göre bir babanın oğulları büyüyüp evlendikten sonra onlara ayrı otağ kurulur. Evin en küçük oğlu ise baba ocağında kalır. Ve bu otağa Karaşanırak denir. Kazak Şairi Mağcan Cumabay’ın şiirlerinde vurguladığı gibi bütün Türk boyları dünyanın her tarafına gittiğinde Karaşanırakta kalan yani baba ocağında kalan Kazaklardır.’’

 

‘‘Kazakistan Göktürk İmparatorluğunun varisi olduğunu devlet seviyesinde vurgulamaktadır. Kazakistan bayrağının gökyüzü mavisi olmasının Cumhurbaşkanı Nazarbayev ‘Tarihin Akışı’ Kitabında açıklarken Göktürklere atıfta bulunmaktadır. Ayrıca geçen sene Kazakistan bağımsızlığının 20. yıl dönümünde Astana’da ‘Bengü İl’ anıtının resmi törenle açılması da manidardır. Bengü il yani baki devlet kavramı Göktürklerle geliştirilmiş bir kavramdı. Kazakistan yöneticilerinin böyle bir anıtın açılmasıyla Göktürkler mirasına sahip çıktıklarının bariz göstergesidir. Bunun gibi yüzlerce örnek verebiliriz.’’

 

Dinmuhammed Ametbek’in ayrıca Kazak Hanlığına, Cengiz Han devrine, Altın Orda Devletine, Timur İmparatorluğuna ve Altın Orda’dan güneye göçen Özbeklere vurgu yaparak bugünkü Kazakistan’ın temelini oluşturan Kazak Hanlığının tarihi ile ilgili verdiği bilgiler ile Kazak Türklerinin İslamiyet’i en son kabul eden toplum olarak Arap ve Farslardan en az etkilenen Türk toplumu olduğunu belirtmesi Kazakları Türklükten soyutlamaya çalışanlara ders verir niteliktedir.

Sunumdaki bir önemli haber ise yirmi yıl öncesinde Kazakistan nüfusunun yüzde otuzları Kazak Türkü iken son nüfus sayımında bu oranın yüzde altmışlara çıktığını belirtmesidir. Bu genç kardeşimiz gibi yüz binlerce Kazak’ın milli kimliğine kavuştuğunu biliyoruz. Bunda en büyük etkinin Türk Dünyası ile ilgili tüm girişim ve çalışmalar yanında Dinmuhammed Ametbek’in ‘Türk Dünyasının Aksakalı diye adlandırılıyor’ dediği devlet başkanı Nursultan Nazarbayev’in bilinçli ve özverili çalışmalarını da göz ardı etmemek lazım.

 

Türkün birliği Türkün dirliği açısından Tanrı tüm Türk devlet ve topluluklarının başına Türk kimliğine sahip çıkan yöneticilerin gelmesini nasip etsin.

 

Osman Öcal

Nisan:2 Mayıs:3

Türkün: Türklük, var olma, bağımsızlık, egemenlik, özgürlük mücadelesinde Nisan:2 Mayıs:3. O yüzden diyorum ki Nisanlar umudum, Mayıslar kutlu bana.

Türk tarihine damga vuran; dededen toruna, nesilden nesle aktarılacak önemli bir kaç olayın yıl dönümlerinin içerisindeyiz. Saltanatın kaldırılışıyla anlamlandırılan Hâkimiyet-i Milliye Bayramı ile 23 Nisan Milli Bayramı’nın birleşmesi ile oluşan ve Ulu önderimiz, Başbuğumuz Atatürk tarafından yarınımız, umudumuz olan Türk çocuklarına armağan edilen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının kutlanması. Gölge düşürülmek istense de anlamı ve muhatabı gereği devam edecektir.

*

29 Nisan, Türkün özgürlük mücadelesinde efsane isimlerden birisi olan Osman Batur’un Kızıl Çin tarafından şehit edilişinin yıl dönümü. 1889 yılında Altay Vilayetindeki Köktogay İlçesinin Öndirqara Köyünde doğan Osman Batur korkusuz bir yiğit, yılmaz bir savaşçıdır. Türkeli Rus ve Çin işgali altında idi. Yüreği Doğu Türkeli’nin özgürlük aşkı ile doluydu. Tarih 1940’lı yıllar. Kızıl orduların zulmü dayanılmaz hal almıştı. Ya ölecek ya da Türk özgür olacak ve gök bayrak nazlı nazlı dalgalanacaktı. Türkün bağımsızlığı için savaşmaya yemin etti.

 

“Yemin olsun Yaradan’a,

Kara yere yemin olsun

Vey ırmağı kıyısında

Ölen er’e yemin olsun!

 

İster batı, ister doğu

Öç bırakmam sende yağı,

Görklü Tanrı’nın buyruğu,

Hayra şerre yemin olsun!

 

Yasamız budur acunda,

Hesaplar pusat ucunda

Kırk kâfirlerin yamacında

Duran bire yemin olsun!’’

 

Korkusuz yiğitlerle beraber silahlandı. Bazen silahlı bazen siyasi olarak 1950 yılına kadar kahramanca özgürlük mücadelesi verdi. 1950 Kasımında cephanesi bittiği için Kamambal dağında Kızıl Çin ordusuna esir düştü. Göstermelik bir mahkemede işgalci Çinlilerce idama mahkûm edilerek 29 Nisan 1951 tarihinde Urumçi’de kurşuna dizilerek şehit edildi.

Özgürlük ruhu gök bayrak göndere çekilene kadar sonsuza kadar yaşayacaktır. Ruhun aramızda mekânın uçmağ olsun Osman Batur Beg.

*

Rus ve Çin’in Türk düşmanlığı eksilmeden devam eder. Türkün, Türklüğün var olma mücadelesi zaman gelir Türk yurdu Anadolu’ya sıçrar. Tabutluklar, işkenceler, cezalar… Türklük ruhunu ve mücadelesini engelleyemez. Atsız Ata ve diğer Türkçüler Türklüğün birer gönüllü neferleridir. 1944’lü yıllarda verilen mücadelenin anısına ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde Tophane Askerî hapishanesinde Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sancar ve Reha Oğuz Türkan gibi Türkçüler tarafından kutlanan Türkçüler günü her yıl 3 Mayıs tarihinde kutlanmaktadır. Bazı çevrelerce ‘milliyetçiler günü’ olarak lanse edilse de ‘Türkçüler Günü’ olarak kutlanacak, Türklük ruhu yaşatılacaktır.

*

Türk’e zincir vurulmaz. Bunu defalarca kanıtlamış bir milletin evlatlarıyız. Türk milleti ne zaman dara düştü içerisinden bir önder çıkarmıştır. İşte, emperyalist güçler ve işbirlikçileri tarafından Türkün esir edilmek istendiği Birinci Dünya Savaşı sonunda da bir önder çıkararak özgürlüğün yolunu aralamıştır. Özgürlüğe giden yol Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı 19 Mayıs 1919 Ata’nın Samsun’a çıkışı. Bu anlamlı günü Cumhuriyeti emanet ettiği gençliğe bayram olarak hediye eder.

Özgürlük ruhumuzu canlı tutan bu bayram hiç şüphesiz tüm müdahalelere rağmen kutlanacaktır kutlanmalıdır.

*

Ve 29 Mayıs 1453. İstanbul’un ebedi olmak kaydıyla Türk ülkesine katıldığı tarih. Türk’ün aklının Türkün gücünün, kahramanlığının Bizans’ı dize getirdiği gün.

 

Osman Öcal

 

Şehitlik ve Gazilik Kavramları Üzerine Kısaca

Türk milletinin belleğinde yer etmiş olan anlamıyla; kısaca vatan uğruna ölene şehit, bu yolda yaralanana gazi denir. Birileri tarafından zaman zaman değişik şekillerde anlamlandırılsa da belleklerde bıraktığı iz budur.

 

İslamcı bir yazar: ‘‘Kur’an’a göre şehid, hayatını imanına şahit kılana denir. İster yatağında ölsün, ister savaşta ölsün, ister trafik kazasında.’’ derken ve derecelendirmeler yaparlarken, İslam ve şehitlik ile ilgili yazı yazanların öne çıkardığı birkaç ayetin mealini örnek vermek istiyorum.

 

‘‘Allah yolunda öldürülmüş olanları ölüler sanma sakın. Hayır! Onlar diridirler. Rablerinin katında rızıklandırılıyorlar. (Âl-i İmrân sûresi: 169) Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiğiyle sevinçlidirler. Ve arkada kalıp kendilerine katılmamış olanlara şunu müjdeliyorlar: Onlar için korku yoktur; tasalanmayacaklardır onlar. (Âl-i İmrân sûresi: 170) Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Tam aksine, onlar dirilerdir ama siz farkında olmazsınız. (El Bakara Suresi, 154)’’

 

Türk Dil Kurumuna göre ise, şehit: Kutsal bir ülkü veya inanç uğrunda ölen kimse. Gazi ise: ‘‘Müslümanlıkta düşmanla savaşan veya savaş yapmış kimse. Olağanüstü yararlıklar göstererek düşmanı yenen komutanlara devlet tarafından verilen onur unvanı. Savaştan sağ olarak dönen kimse.’’ Olarak anlamlandırılmıştır.

 

Trafik kazasında ölenlerin, kutsal bir ülkü uğruna ölenlerin şehit sayılmalarının yanında devrim şehidi, ülkü şehidi, demokrasi şehidi, görev şehidi vb. kavramlarda girmiş şehitlik kavramı içerisine. Şimdilerde ise ‘‘sivil şehitlik’’ gündeme oturdu. Verilen örneklere baktığımızda, milletin belleğindeki tanımda bulunan vatan sözcüğünü göremiyoruz.

 

Şehid sözcüğü Arapça kökenli olup, İslam ile alakalı bir kavram. Diğer taraftan İslam’ın ilk yıllarında yapılan savaşların amacı vatan korumaya yönelik olmadığı için, şehitlikte vatan kavramı da geçmemektedir.

 

Ancak atalarımızın İslam ile tanışmasıyla beraber milli dininden, milli kültüründen ve diğer milli değerlerinden tamamen kopmamıştır. Yeni inancı ne derse desin, Şehit, şehitlik ve alperenliğin yerini alan gazilik sözcükleri dilimize yerleşirken, vatan sözcüğü şehitlik kavramı içinde yerini alır. Çünkü vatan Türk milleti için en kutsal varlıklardan birisidir. Vatan için can veren, kan veren de çok önemli bir değerdir. Şöyle ki: Türk milleti şimdi nasıl şehidine gazisine değer veriyorsa eskiden de öyle idi. Adına şehit demese de düşmanla çarpışırken ölenin değeri şimdikinden az değildi. Birkaç kısa örnek vermek gerekirse: Düşman tarafından kalleşçe öldürülen, adına destan düzüldüğü bilinen Saka Hanı Alp Er Tunga için söylenen ve

 

‘‘Alp Er Tunga Öldü mü
Dünya sahipsiz kaldı mı
Korkak öcünü aldı mı
Şimdi yürek yırtılır …’’

 

Dörtlüğü ile başlayan ağıt, kırk yiğidi ile soyunun bağımsızlığı için Çin sarayını basan ve öldürülen Kürşad’ın ölümsüz olması, savaşta ölenlerin kurganlarına öldürdüğü düşmanları temsilen dikilen balballar; Ululuk, kocalık, büyüklük meşruluk gibi anlamlara gelen ak sözcüğünden hareketle yas alameti olarak şehitler için beyaz bayrak kullanılması, Dede Korkut hikâyelerinde düşman karşısında kahramanlık gösterenlerin soylanması ve iyiler sınıfına girmesi, Korkut Ata tarafından gazi erenlerin başına ne geldiğinin söylenmesi gibi. Örneklerden de anlaşılacağı gibi Türk milleti Müslüman olmadan öncede şehit ve gazisine önem veriyordu. Ve bu değer vermişliği günümüze kadar getirmiştir. Belleğinde yaşattığı birinci paragraftaki kısa tanım gibidir.

 

Anlaşılacağı üzere gündeme zehirli mızrak gibi sokulan ‘‘sivil şehitlik’’ kavramı ile bu milletin şehitlik anlayışı arasında bir bağ yok. Atalarımızın şehitlik anlayışıyla, inanç adına savaş ve vatan savunması ile hiçbir alakası olmayan öldürülmüş insanların şehit sayılması ancak bu milleti, gazileri ve şehit yakınlarını üzmekten başka bir işe yaramaz.  Kaçakçılar şehit sayılacaksa onları öldüren silahlı kuvvetler ne sayılacak?

 

Ve bir soru daha: Öğretmeni kim döver?

 

Osman Öcal

 

Hepimiz Çanakkale Ruhluyuz Diyebiliyor muyuz?

Hepimiz Çanakkale Ruhluyuz Diyebiliyor muyuz?

 

On binlerce gülleyle inletti yeri arşı,
Mehmet’im on beşinde koydu düşmana karşı,
Nice aziz destandan doğdu İstiklal Marşı;
…..Yetimler babasıyla sarmaş dolaş yatansın,
…..Şehitlikte dans eden anzak senden utansın.

 

Yazımıza, geçmiş yıllarda yazmış olduğumuz ‘‘Bir Destan Çanakkale’’ adlı şiirimizin bir dörtlüğü ile başlamak istedim. Dörtlükten de anlaşılacağı gibi Türk Milletinin kanıyla yazmış olduğu nice destan var ki bunlardan bir tanesi de Çanakkale Destanı’dır. Bu destan ki; destanların en zorlusu, en gerçekçisi; en fazla şehit verdiğimiz, en fazla çocuk denecek yaşta gencimizi emperyalist güçler karşısında var olabilme uğruna ölüme göndermek zorunda kaldığımız savaşın destanıdır.

 

Birinci Dünya Savaş’ı içinde hem kara hem denizde gerçekleşen Çanakkale Savaşları Osmanlı Devleti’nin son günlerini yaşadığı döneme rastlar ki, Osmanlı’nın en güçsüz olduğu dönemdir. Düşman devletlerinin amacı Çanakkale Boğazı’nı geçerek zaten kendini idare etmekten aciz kalmış, beynini yani İstanbul’u ele geçirip, boğazları hâkimiyeti altında tutarak Rusya’ya güvenli yol açmak, Kafkaslardaki Türk Ordusu’nun Ruslara karşı baskısını azaltmak, diğer yandan da İttifak Devletlerinden birisini yani Osmanlı Devleti’ni yok ederek Almanlar karşısında daha güçlü duruma gelmektir.

 

Teknoloji açısından zayıf ve parçalanmaya yüz tutmuş Osmanlı Devleti karşısında, Tarihinde hiçbir yenilgi almamış olan İngiliz donanması silah ve teknoloji bakımından oldukça iyi durumda idi ve Fransa’nın da desteği ile dünyanın en büyük armadasını oluşturmuşlardı. İstanbul’a kolayca varacaklarına inanıyorlardı. 19 Şubat 1915’te Türk tabyalarına top atışı başladı. 13 Mart’a kadar devam etti. Belirli bir başarı elde edemeyen Düşman donanması 18 Mart’ta yeniden saldırdı. Nusret Mayın Gemisi’nin döşediği mayınlar ve Türk topçusunun isabetli atışları düşman donanmasına oldukça büyük zayiat verdirdi.

 

Boğazı geçemeyeceğini anlayan düşman Gelibolu Yarımadası’na asker çıkararak Türk topçu bataryalarını susturmak istedi. Bir yandan da sürekli boğazı zorladı ama nafile. Her gülle Türk’ün göğsüne çarpıp geri dönüyordu. Nusret’in döşediği mayınlar ve tahrip olmayan bataryalar Çanakkale geçilmez diyordu. Geçirtmedi. Geçilemeyeceğini tüm dünyaya gösterdi. Düşman, deniz savaşında yenilmiş, Türk tarafı güven tazelemişti.

 

İstanbul’a deniz yoluyla ulaşamayacağını anlayan düşman son ümit olarak karadan ulaşmaya deneyecektir. Ama hesaba katmadıkları bir şey vardır ki; karşılarında ‘‘Hasta adam’’ diye niteledikleri Osmanlı değil Türk milleti vardır. 19. Tümen’in başında iken Çanakkale Savaşları araştırmacılarınca da takdir edilen, Çanakkale Kara Harekâtı’nın kaderini belirleyen Conkbayırı’nki düşmanı süngüyle durdurup 57. Alay’ın öncü bölüğünün Conkbayırı’na yerleşmesi için gereken süreyi kazandıran ve bundan dolayı 57. Alay’ın başına geçirildiğinde emrindeki askere: “ Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.” diyen, Yarbay Mustafa Kemal gibi soylu komutanlar vardı.

 

Düşman kuvvetler içerisinde, Türk Milleti ile hiçbir alıp veremediği olmayan, İngiliz kölesi on binlerce anzak bulunuyordu. Anzaklar binlerce kilometre uzaklardan Türk yurdunu işgale gelmişlerdi. Ve öldüler. Türk Milletinin hoşgörüsüyle ölüleri Çanakkale toprağını işgal etti. Yıllar sonra torunları mezarlarını ziyarete gelir oldular. Hoşgörümüz değişime uğradı, şirin görünmek adına şehitliklerimizde anzakların içki içip dans etmelerine göz yumar olduk. Hiçbir dünya ülkesinde görülmeyen bu kepazelikleri geçmiş yıllarda televizyonlarımızdan Türk Milletine izlettik.

 

Eeeeey Türk evladı! Vatanını işgale gelmişlerin torunlarına gösterdiğin şirinliği biraz da bu topraklar için şehit düşmüş atalarına ve torunlarına, henüz bıyığı terlemeden sen rahat yaşayasın diye Çanakkale’de toprağa girmiş şehitlerimize göster.

 

18 Mart Çanakkale Zaferi’nin 97. yılını ve Tüm Türk Milletinin ‘‘Nevruz-Ergenekon Bayramı’’nı tebrik ediyorum.

Osman Öcal

Kimlik Kimlik Üstüne ve Seyit Rıza

Kimlik Kimlik Üstüne ve Seyit Rıza

Tarihi dara çeken kör dervişin ağzında,

Çiğnenip duran sakız ne seyittir ne Zaza.

Düğümlenmiş duruyor cahilin boğazında,

Boğulmaya mahkûmdur düşüp kalan çıkmaza.

***

Ozan Teslim Abdal hakkında araştırma yaparken; yolum, daha önce görev yaptığım ve özlemini çektiğim Elazığ iline düştü. Teslim Abdal’ın Baskil Tabanbükü (Şeyh Hasan) köyünden olduğu varsayımıyla ( En azından birisi Tabanbüklü)  hayatı ve şiirleri hakkında bilgiler bulmaya çalışırken köyün kurucuları olan iki kardeş Şeyh Hasan ve Şeyh Ahmet’in Türk kökenli ve Yesevi Ocağından nasiplendiğini öğreniyoruz.

Baskil’in Kumlutarla köyünde bulunan ve adını Şeyh Hasan soylu Bahşi Han’dan alan Şıh Bahşişli Ocağı Dedesinin (adını hatırlayamadım) seksenli yıllarda çok ekmeğini yedik, suyunu çayını içtik. Ölmüşse Allah rahmet eylesin. Hayatta ise sonsuz saygılar.

Bazı çevrelerin: ‘‘Kürtçü lider, devrimci lider, özgürlükçü lider, mert bir Kürt vs.’’ diye yere göğe sığdıramadıkları, Genç Türkiye Cumhuriyetine isyan eden ve 1937 yılında asılan Seyit Rıza için farklı seslerin varlığından bahsetmek istedim bu yazımda.

Hiçbir sözünü belgesiz söylemediğini açıklayan ( Kazakistan belgeleri, Pamir belgeleri, Medine Vesikası, Selçuklu belgeleri, Osmanlı belgeleri, Başbakanlık belgeleri gibi) ve uzun yıllar alevi ocakları hakkında araştırma çalışmaları yapan aynı zamanda Şeyh Hasan Ocağı mensubu bir Türkmen alevisi olan Sayın İsmail Onarlı şöyle diyor: ‘‘Türk ve Bayat boyundanız. Dedemizin Bayat boyuna ait damgamız var, sancağı var, seceresi var, vakfiyeleri var.’’ Aşiretin geliş yeri olarak da Bugünkü Kazakistan’ın Türkistan kenti ile Çimkent arasında bulunan Üç Kurgan bölgesini işaret ederek: ‘‘Atamız Oğuzların Bozok kolunun Günhanoğulların Bayat boyunun On-Er oymağındandır’’diyor.

Bir takım çevrelerce Şeyh Hasan Ocağının Kürt ve Zaza olarak telakki edilmesine rağmen, yine elindeki belgelere ve Bodik gibi Tunceli yöresi belgelerine göre, Şeyh Hasan Ocağı’nın aşiret olarak ağırlıklı olduğu yörenin Tunceli olduğunu ve Seyit Rıza’nın da Türk olduğunu belirtiyor. Seyyid Rıza’nın Şeyh Hasan’ın evliliklerinden birisi olan Tunceli yöresi beyinin kızı ile evliliğinden olan Selahattin’in torunlarından Şeyh Hasan’ın soyundan geldiğini açıklıyor. Tunceli yöresindeki Şeyh Hasan soyluların Yavuz döneminde hayatlarını kurtarmak için Tabanbükü köyünden dağlık bölge olan Tunceli tarafına gittiklerini vurguluyor.

Araştırmacı, Seyit Rıza’nın: “Bi hatayık, evladi Kerbelayık” , sözünü öne çıkararak, Türkmen olduğundan dolayı, Kürt olduğu için değil Alevi olduğu için asıldığını söylüyor.

Şeyh Rıza’nın kimliği ile ilgili benzer bilgileri yine araştırmacı gazeteci yazar Rıza Zelyut da ‘’Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği’’ adlı kitabında paylaşıyor.  Seyit Rıza’nın Türk olduğuna vurgu yaparak, silahlı güç oluşturup çevreye zarar vermekten ve yağmacılıktan dolayı 1912 yılında idama mahkûm edildiğini ve affedildiğini belgesiyle sunuyor. Özetle: Belgelere dayanarak; bölgede tek adamlık konumunu korumak için Kürtçülere sırtını dayadığını, Koçkiri aşiretinden elini kana bulayanları koruduğunu, kendisine Atatürk tarafından gönderilen Diyarbakır Valisi Alevi kökenli Ali Cemal’in, topraksızlara dahi toprak verileceği sözünü dinlemediğini ve derdinin Alevlik değil kendi otoritesini korumak olduğunu açıklıyor. Ve ekliyor: Gerçek ocakzadelerin Seyit Rıza’yı dikme dede olarak nitelendirdiğini söylüyor. 2. Dünya Savaşının patlayacağı belli iken reformlara karşı gelip, yöre halkını kandırarak Türkiye Cumhuriyetine karşı silaha sarıldığını, yenileceğini anlayınca, Dersim Generali unvanıyla İngiltere’den yardım istediğini belirtiyor.

‘Bir zamanlar bölge valisine “Dersim’de her taşın altında bir Seyit Rıza var, sen hangisini arıyorsun?” diye kafa tutan, mahkemede ise “Ben tek kurşun bile atmadım, uçağa kurşun atan uşağımı tokatladım.” diyen Seyit Rıza’nın bu tavrından günümüzün Tunceli insanı gereken dersi çıkarmış ve Mustafa Kemal’e gönülden bağlanmıştır’ diyor Sayın Rıza Zelyut.

Devlet, kendini korumak için döktüğü, derebeylik uğruna isyan eden ve ayrılıkçı asi kanından dolayı sorumlu tutulamaz.

Osman Öcal

Eren mi?,Sultan mı?,Evliya mı?,Padişah mı?

Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethetmek üzere sefer hazırlıklarını yapar orduyu düzenler ve yola koyulur.Celaletli Yavuz yola çıkmadan ordunun rütbelilerini toplar şunları söyler.Kıymetli ordumun kıymetli mensupları askerimize mukayet olunuz.Yol üzerinde karşımıza Allah’ın bir çok nimeti çıkacak ola ki gözleri takılır can çeker.Haram maldır izinsiz dalından kopralılan tek bir nimet olmasın vebalini ödeyemeyiz der.Ordu bu ahval ve iyi niyetle yoluna koyulur.Yolda Yavuz’un dilediği gibi olur o kadar üzüm bağlarından o kadar portakal bahçelerinden geçilmesine rağmen asker tek bir nimeti dalından koparmaz.Artık yerleşik hayatların olduğu yolları bitirmiş dünyanın en çetin en zorlu çöllerinden biri olan tin çölüne gelinmiştir.Çöle gireli daha 10 adım olmamıştır ki O kudretli padişah atından atlayıverir.Atının yularından tutar vaziyette yürümeye koyulmuştur.Arkada ki mevcut asker Türk askeridir İslami bir edeple Türk’ün örfü adeti ile yetişmiştir.Koca padişah atından inip yürümeye başlarda asker atında mı seyahat eder.Asker de atından inip Yavuz’un ardından yürümeye başlar.Bu yürüyüş durumu bir müddet sürer.Çöl şartları ağır olduğundan ötürü bir süre sonra asker susuzluk çekmeye yorulmaya başlar.
Yanlarında bulunan vezirlerden birine derler ki”padişahımız neden yürüyor.O yürüdüğü için bizde yürüyoruz.Sebebi ne ola ki” der.
Vezir bu sözün ardından Heybetli Padişahın yanına sokulmaya niyet eder.Ancak Padişah  vezirin geldiğini hisseder ve ”gelme” der gibi elinin tersini gösterir.Vezir anlamıştır yanına sokulmamasını gerektiğini.
Bir süre sonra artık asker susuzluktan yorgunluktan bitap düşer.Dudakları kurumuş yürekleri yanmıştır. Tekrar vezire doğru homurdanmalar başlar.”git konuş padişahımızla neden yürüyoruz.Bitap haldeyiz.Biz bu halde nasıl savaşırız.” Derler.
Vezir tekrar padişaha sokulur.”Devletli Padişahım bir mazuratımız olacaktı” der. Yavuz kafasıyla söyle diye işaret eder.Vezir;”efendim asker yoruldu,susuzluktan bitap düştü,değil savaşacak adım atacak dermanları kalmadı.Siz atınıza binseniz de askerde atına binip kalan yolu dinlenerek gitsinler”der.
O kudretli heybetli devlet koca padişah öyle bir gürler ki sesi yeri göğü inletmektedir.
”VEZİR VEZİR ÖNÜMDE ALLAHIN RESULU YAYAN GİDERKEN BEN NASIL ATA BİNERİM” der.İşte bu güzel durumu önce babamdan sonra da yıllanmış bir takvim yaprağının arkadasında okumuştum.Şunu demekten kendimi alamamıştım.Eren mi? Sultan mı? Evliya mı? Padişah mı?
Diyorlar ki Amerika’da ve İsrail’de hala araştırmalar devam ediyormuş Osmanlı nasıl olmuşta 600 yıl dünyaya hükmetmiş.
Önüne Allahın resulünü alıp sefere çıkan bir padişah yada o padişahın mensup olduğu devlet nasıl hükümran olmasın,nasıl hükmetmesin.Bu ne bilek gücü ne kılıç korkusudur.Bu iman dolu yüreklerin Allahın nizamını aleme yayma sevdasıdır.
Milyon kere şükürler olsun Allah’a.Böyle bir ecdadın torunuyuz.Vural Egemen
Adana

Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı – 19 Mayıs

Kurtulus savasinin baslangici olarak kabul edilen ve ATATURK’un butun Turkiye gencligine armagan ettigi bu bayram her yil 19 mayis gunu kutlanmaktadir.

Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı, her yıl 19 Mayıs tarihinde kutlanan, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ulusal bayramıdır.. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Atatürk Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıkmıştır ve bu gün Kurtuluş Savaşı’nın başladığı gün kabul edilir. Atatürk bu bayramı Türk gençliğine armağan etmiştir.

20 Haziran 1938 tarihli kanunla “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanan bu ulusal bayramın adı 12 Eylül Darbesinden sonra “Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” olarak değiştirildi.

Her yıl 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bayramı Türkiye’nin dört bir yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır. Üzerinde “Gençlikten Atatürk Sevgisiyle Cumhurbaşkanına” yazan ve “Sevgi Bayrağı” olarak adlandırılan dev bir bayrak Kurtuluş Yolu’ndaki Tütün İskelesi’nden karaya çıkarılarak Samsun valisine verilir. Daha sonra bayrak, Cumhurbaşkanına sunulmak üzere genç atletlere teslim edilir. Samsun’dan yola çıkarılarak Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir ve Kırıkkale’den sonra, 19 Mayıs törenlerinde, Ankara’da Cumhurbaşkanına sunulur.

Gazneliler ve Fatımiler

Gazneliler

Alp Tigin tarafından 963 senesinde kurulmuştur. Şehir, Kalac Türklerine mensup olan Samanoğullarından koptuktan sonra Afganistan’da bulunan Gazne bölgesine kurulmuştur. Çok uluslu bir devlet olan Gazneleliler, Sebük Tiğin zamanında Hindistan üzerine seferlere çıkmış, Sultan Mahmut zamanında ise bu seferler fazlalaşmış ve sonunda Hindistan üzerine 17 kere sefere çıkılmıştır. Abbasi halifelerinin koyuculuğunu üstlenen ilk Türk-İslam devleti olan Gazneliler, halife tarafından Sultan ünvanı verilerek ödüllendirilmiştir.

Sultan Mahmut, Horasan bölgesinde Türkmenleri yerleştirerek büyük bir yanılgıya düşmüştür. Çünkü bu hata Selçuklu soyundan gelen Arslan Yabgu’nın öldürülmesiyle neticelenmiş ve Gazneliler ile Selçuklu Devleti’nin arası bozulmuştur.

Sultan Mesut zamanında yapılan Nesa, Serahs ve Dandanakan seferlerinin ardından Gazneliler yıkılma dönemine girerek Büyük Selçuklu Devleti resmi olarak kurulmuştur. 1187 senesinde ise Gaznelilerin elinde bulunan son bölge olan Lahor, Gurlular tarafından işgal edilmiştir. Bundan sonrada Gazneliler bağımsızlıklarını kaybetmişlerdir.

Çok uluslu bir devlet olan Gazneliler, Biruni, Firdevsi, Utbi gibi önemli sayıda bilim adamları çıkarmıştır. Çok uluslu bir millet olduğu için hukuk kuralları çok serttir. Türkçe dilinin yanında Arapça ve Farsça dilinede büyük bir önem vermişlerdir ve bu dilleride kullanarak eserler yazmışlardır.

Fatımiler

Tunus civarlarında Hz.Ali soyundan oldukları tahmin edilen Şii Arap devletidir. Akşitleri feth ederek Mısır’ı kontrolleri altına alan ve burada zamanın en başarılı eğitim kurumu olan El Ezher Medresesi’ni kuran Fatımiler, Eyyübiler tarafından 1171 senesinde yıkılmıştır.