Kimler tarafından yönetiliyor, yönlendiriyoruz? Bunun cevabını eminim kimse veremiyor. Biri ABD diyor diğeri Rusya, biri ABD-Çin savaşının mezesiyiz diyor biri ABD-Rusya anlayacağınız bizim gibi ülkelerin piyon oldukları yadsınamaz bir gerçek. Peki dış güçler bizlere neler yaptı veya yapıyorlar, gelin bir bakalım?

Asya, Afrika, kısmen de olsa Avrupanın bir kısmı üzerinde 600 yıl hüküm sürmüş bir İmparatorluğun bakiyesi  olarak tarih sayfasındaki yerimizi aldık. Eski sayfalar kapanmış, yeni Cumhuriyet kurulmuş olsa dahi bu durumdan rahatsız olan ülke ve kitleler mevcut bunu çok iyi biliyoruz. Ve geçmiş zaman içerisinde bizlere dair içlerinde oluşmuş korkuları onları bir an olsun yanlız bırakmıyor. Ondan değil midir, bize dair  yürüttükleri istihbarat faaliyetleri? Bulgaristan,Yunanistan ve sonunda Ermenistan gibi bir çok devletin yıllarca bizim yönetimimz altında kaldıktan sonra ne şekilde bizlerden koparıldığını hepimiz biliyoruz. Üstünde Güneş batmayan ülkelerin sahipleri yürütmüş olduğu kışkırtıcı faaliyetlerle, faşistçe bir milliyetçilik aşılayarak bunu etkili şekilde başardılar. Haçlı sevdası zihniyeti, uykudan uyandırıp senelerce bizim egemenliğimiz altında huzurla yaşayan insanları bizlere düşman ettiler. Sonucunda karşılarında hasta adamdan kalan 789.000 km2’lik ilacı iman, azim ve vatan sevgisi olan bir toplum kalmıştır.

Hala konuşulur durur, Cumhuriyetin birileri tarafından bizlere armağan edildiği. Kuvayi Milliye ruhu, insanların onca yokluk içinde nasıl bir mücadele içerisine girdikleri ve o Şanlı Zaferlerin ne kadar hak edildiği düşünülmeden.Diyelim ki böyle oldu? O şartlar içerisinde ayakta kalmak böyle mümkündü belki, bu da politik bir yaklaşım mümkün olamaz mı? Kim ne dersin sonucunda küllerinden doğmuş her yönüyle yeni, modern ve Avrupalı değerlere entegre olmayı, hatta bu muasır medeniyetlerin dahi üzerine çıkmayı hedefleyen bir anlayış ülkede hakim olmuştu. Herşey çok iyi gidiyorken, hesapta olmayan bir ölüm ardında bıraktığı ölüm sebebi tartışmaları ve öksüz bir vatan kalıyordu elimizde.Hatay vilayetinin ülke sınırlarına katılmasıyla bir nebze olsun acımızı bastırmayı sağlıyorduk.İkinci Dünya savaşı tüm dünya üzerindeki dengelerin bozulmasına sebebiyet veriyor, Türk milleti Atasının bıraktığı mirası sonuna kadar korumaya kararlı bir toplum olarak hedeflerine yürüyordu. 1945 yılında Birleşmiş Milletlere üye olmamız sonucunda, devletin ve milletin Avrupalı değerler içerisinde olma arzu ve isteği gerçekleştirilen devrimlerin ardından atılan büyük adımlardan biri oluyordu. Bu da yüz yıllarca korku ve düşmanlık beslenen bir İmparatorluğun torunlarına kapıların açılması demekti 1950 yılındaki çok partili döneme geçiş adımların sağlam şekilde atıldığına en büyük kanıttı belki de.

Süre gelen süreçte, bu durumdan rahatsız olan ülkeler tipik Haçlı anlayışla Türkiye’nin kuyusunu kazmaya çoktan başlamış içeride gıdıklayacağı kitlelerin hesabını yapmaya başlamışlardır. Demokratik ilk seçim sonucu Celal Bayar ve Demokrat Partinin lehine olunca birtakım çevreler tarafından düğmeye basılmış içeride oluşturulacak kaosun tarafları açık şekilde belirginleşmeye başlamıştı. Nitekim uzun uğraşlar sonucunda 1960 darbesi gerçekleşmiş ve ülke üzerinde oluşturulmaya çalışılan karanlık ortam nihayet istedikleri gibi görülür bir hal almıştı. Hem modern olmayı, hem de dini değerlere bağlı olmayı aynı kalıp içerisine koyamayan, ufku dar yeni ayağa kalkmış cahiliyetini üzerinden tam olarak atamamış halkın insanları olarak bu oyuna gayet iyi düşülmüştür. Bu da bir takım insanların ülke yönetiminin dış güçler tarafından idare edildiği tezini ortaya koyuyordu. Anlayacağınız iktidar ve askeri güç tamamiyle halkı sindirmek üzere var olan, dini değerleri hiçe sayarak balyoz misali tetikte bekleyen bastırıcı güçtü. Bu Avrupa’nın hoşuna gidiyordu. Çünkü böylece hem yüzyıllarca İslami değerlerle yönetilmiş bir neslin torunları susturulmuş olacak, diğer taraftan da yeni yaşam tarzını benimseyen kitlelerle eski düşünce ve değerlerle yaşayan insanları birbirine düşman etmiş olacaklardı. Hepimiz bu oltaya geldik anlayacağınız. Başımızda bulunmayan bir liderin yokluğunu iliklerimize kadar hisedeceğimiz dönemlerin başlangıcıydı.

Bundan sonrası kolaydı. Çünkü dış güçlerin oyunu tıkır tıkır işliyordu artık. Bir taraftan da hakim olan zihniyet Trt ve Yüksek Hakimler Kurulu gibi kurumlar kurarak devrimin sağlamlaşmasını sağlamıştı. Özgürlüklere ve insan haklarına sözde önem veren dış güçler, Kıbrıs’taki karışıklığı ve Türklere yapılan zalimliği umursamamış, Türkiye’nin gerçekleştirdiği operasyonlarda dünyada Libya dışında hiç bir ülke bize destek sağlamamıştır. Derken Ayşe tatile çıkmış Kıbrıs Türkleri özgürlüğüne kavuşmuştur. Ardındaki süreçte 1980 darbesi ülke tarihinin belki de en büyük kara lekelerinden biri olmuştur. Suçlu suçsuz birçok kişi bu darbenin etkilerine maruz kaldı. Ölümler, hapis cezaları, fişlenme, faili meçhul cinayetler ülkenin ne hale geldiğinin en büyük göstergesiydi artık. Dış güçler emellerine ulaşmak üzereydi. Çünkü geçmişte isyanlarla bağımsızlık hayali kurdurdukları Kürt kartı onlar için yeniden açılmaya başlamak üzereydi. Asala’nın ölümü Pkk’nın doğumuna yol açıyor, terör örgütü beşikten çıkıp emeklemeye başlıyordu. Türk gençliği ise olanlardan bir haber sağ ve sol olarak ayrılmış birlikte yaşamak imkansız hale gelmişti. Sosyal ortamlar, cezaevleri dahil kutuplara ayrılmış kendinden olmayanı asla kabul etmiyordu. Demokrasi işlemez hale geliyordu işin aslı. Darbeler gerekli miydi elbette tartışma konusu? Anarşi tehlikesi, insanların sokaklara çıkmaya korkar hale gelmesi, kapı pencere kilitleyerek hepis hayatı yaşaması sanırım bu darbeye iten sebeplerden. Elbette Türk Ordusunun görevi iç ve dış tehditlere karşı ülkeyi savunmaksa, buna karşı çıkmak bana göre vatan hainliğidir. Ancak ve ancak darbeyi kendi ve kendi gibi olanları zengin edebilmek, kendi görüşlerini dikte ettirmek ve masum insanları sebepsiz yere gözaltına alıp hapislere tıkmak hatta öldürmek te bir o kadar vatan hainliği, hatta şerefsizliktir. Sonucunda dış güçlerin bizi ayırmaya gelme ihtimalini düşünürsek, bu darbeyi de bir şekilde sineye çekmiştir halkımız. Tabi ki sonuçları telafi edilecek noktada değildir artık. Yeni Türkiye Cumhuriyetinde yaşanan tüm olayların, faili meçhul cinayetlerin, madımak olayı, çorum ve maraş olaylarının bunun gibi oluşturulmaya çalışan tüm kaosların tek merkezden yönetildiği, içeriden de ajan ve piyonlarla bu sürece katkıda bulunduklarını görmek mümkündü artık. Ama hala failler bulunmamaktaydı. İki yüzlü Avrupa yıllardır  ülkemizi  Avrupa Birliği kapılarında bekletmekte, almama sebeplerini kendi tasarladıkları kaos ortamları ve ifade özgürlüğü eksikliklerine dayandırmaktaydı.

2000’li yıllar hem milenyumu hem de yeni bir yönetimin temellerini beraberinde atıyordu ülkemizde. Doğru veya yanlış yönleri tartışılır insanların yaptığı doğru işleri takdir etmemiz gerektiği gibi yanlışlarını da görmezden gelmememiz esas olandır. Elbette yönetim 10 yılı aşkın süredir görevde ve yaptığı yanlışlar  elbette ki var. Ancak ben bu on yılın geneli itibariyle olumlu şekilde geçtiğine inananlardanım. Her ne kadar birileri cari açıktan bahsediyor olsa da, ekonomimizin dünya sıralamasında onyedinci sıraya yükselmesi, IMF’ye olan borcun milyar dolarlardan, milyonlara gerilemesi büyük bir başarının ürünüdür. Bu ürüne katkı olarak eğer ki atılan bazı adımlar beraberinde bir kısım çevrenin özlemini çektikleri ideolojik sonuçlarla neticelendirilmeyecekse  her adıma katkı sağlanması gerektiğini düşünüyorum. Ayrılıkçı Kürt akımı ve Şeriat gibi tehlikelerin hala var olduğunu ve uç noktalara getirildiğinde ne gibi zararlar olabileceğini çok iyi biliyoruz. Bu yüzden özlemlerimizi farklı etnik ve dini yapıların, farklı gelenek ve göreneklerin yaşatıldığı kozmopolit bir ülkede yaşamamız dolayısıyla bastırmamız gerek sanırım. Bu herkesin çıkarına olur görüşündeyim. Öyle ki geçmişde yaşanılan acılardan, bugün intikam alırım anlayışı da bu ülkeye zerre birşey kazandırmaz. İktidarı kaybetmiş olmayı ülkeyide kaybetmek anlamına getiren zihniyetler de artı birşey katmaz ülkeye. Eğer birtakım yanlışları içimizde bir şekilde barındırdıysak bunu mertçe söylemeli ve geçmişimizle de yüzleşmeyi bilmeliyiz. Ancak ve ancak bu yüzleşmeyi rant haline çevirebilecek eğilimler, yarın iştahı kabarmış Haçlı zihniyetini tekrar ayağa kaldıracaktır. Yaşadığımız ülkedeki her türlü özgür düşünceye saygı duymalı, küstahlık boyutuna ulaşmadan ve manevi değerleri zedelemeden özgürce yaşamalıyız. Peygamberimizi karikatür malzemesi yapan Avrupa ülkeleri, buna düşünce ve ifade özgürlüğü diyor ve biz bunlara şiddetle karşı çıkıyorsak milli değerlerimize kendi ellerimizle yaptığımız tahribata da aynı sertlikte müdahale edebilmeliyiz. İşte o zaman tam olarak samimiyetimizi göstermiş oluruz. Hrant Dink ve Rahiplerin öldürülmesi, Alevi yurttaşlarımızın evine işaret koyulması, derneklerine yapılan saldırılar bölücü terör örgütünün işin içinde olduğunu az da olsa göstermiş, bunu da dıştan gelen talimatlarla yaptığını açık şekilde gözler önüne sermiştir. Bizler ise hala bu haberleri, Sünni vatandaşlarımızın üzerine yıkarak ateşe odun atmaktan öteye geçemiyoruz. İstanbul Gaziosmanpaşa gibi Alevi yurttaşlarımızın yoğunlukta olduğu bir mahallede birtakım evlerin işaretlenmesi o çevrede yaşayan kan emici yaratıkların işidir bana göre. Bu oyuna gelmemek gerek. Daha önce de böyle oyunlar oynandı. Türk devletinin güçsüz kılınması isteyenler, Alevilerin yanındaymış gibi gözüküp “Sizler de bizim gibi mağdursunuz, sizleri de inkar ediyorlar” diyerek saflarına çekmek uğraşındalar. En azından oluşabilecek bir kaosta Sünni ve Alevilerin aynı Irak ve diğer bölge ülkelerinde olduğu gibi birbirinin defterini dürmesi, bölücü çevrelerin de oluşan fırsattan bağımsız bir devlet yaratması inancı çok sağlam basmaktadır. Ancak bu gerçeği halkımız yeteri kadar bilmemektedir.

Paris’te yaşanan ve üç Pkk militanının ölümüyle sonuçlanan olayda tamamiyle dış güçlerin oyunudur. Üç kapıdan oluşan şifre ve otomat sisemiyle giriş yapılabilen yüksek güvenlikli ve bulunduğu cadde itibariyle çok gözde bir yer olan mekanda bu cinayetin gerçekleşmesi ve faillerinin bulunamaması çok ilginç. Böyle bir caddede kamera sisteminin olmadığını mı düşünüyorsunuz, ya da o ofisin içinde? Ben hiç sanmıyorum. Bu olaydan da anlaşıldığı üzere, Fransa’nın bizim bölünmemiz konusundaki hummalı çalışmalarını bir kere daha gözler önüne seriliyor. Üst düzey yetkililerin bu militanlarla sürekli irtibat halinde olması, fransız istihbaratının da bu kişilerle devamlı ilişki içerisinde olduğu anlamını taşır. Dernek adı altında Avrupa, yoğun şekilde yasa dışı yapılanmanın güçlü adresi olmuştur. Ve Avrupa’da yaşayan Türklerin can ve mal varlığı tehlikededir. Norveç yetkililerinin, Osla görüşmelerini öne sürerek durumdan haberdar olmak istedikleri için görüştüklerini iddia ettiği Bdp’li yetkililer Avrupa’nın bu sinsi hamlesinin altında, kendi sonlarını da hazırladıklarını tahmin edememektedirler. Norveç ve İsveç gibi ülkelerde özgürce yürütülen pkk faaliyetleri, büyüğünden küçüğüne “Onlarla sorunumuz yok” dediğimiz ülkelerin dahi bu süreçte olduklarını, ve bu süreçten kendilerine kar elde edebilme hayalini güttüklerini görebiliriz. Şimdi her zamankinden daha güçlü olma zamanı. Çünkü milli değerlerin sınanması, toplumsal reflekse kadar değişime zorlanıyoruz.. Bu büyük suç örgütünu tasfiye etmek, ve silahı bıraktırmak o militanlardan çok Haçlı zihniyeti ve Avrupalı çıkar odaklarına karşı kazanılacak en büyük savaştır. Uzun yıllardan sonra onlara karşı kazanacağımız bu zafer, Türkiye’yi küresel güç haline getirmeye yetecektir. 2023 yılında yani Cumhuriyetin yüzüncü yılında en büyük on ekonomi arasına girmek hayal bile değildir. Yeter ki hainlik son bulsun!

Milli ve manevi değerlerden ödün vermeden Türk devleti, milleti ve bayrağına  saygılı, bağımsız devlet hayali gütmeyen bir kitleye verilecek her türlü demokratik hakkın arkasındayız. Yeter ki yarın kardeş dediklerimiz bizleri sırtımızdan vurmasın. Yunanlı ve Ermeniler gibi dost görünüp kuyumuzu kazmasınlar. Temennimiz o…

Bir Cevap Yazın