Kendime karşı sorumsuzum. Bunun böyle olmasına inandırdım kalbimi de. Hiç sormadım bir kerecikte olsa “mutlu musun, ne istiyorsun hayattan?” ama soruldu bana neden duruyorsun karşımda, tutsana çimento torbasının kenarından, yoksa vermem paranı. Uzak bir dağ köyünün asfalt görmemiş yerindeydi hayallerim, belki bu yüzden kuşları daha özgür görürdüm kendime göre. Çıplak ayaklarıma batan pıtırakların acıtmadığı için en çok nasırlı yerlerimi sevdim, hiç ovculamadım ısırgan otunu tuttuğu için ellerimi… Ben, acının en orta yerinde yıllarca gülebildim çünkü. Olması gerektiği kadar aldım nefesi, öyle heyecan yaratmadı tırtılın kelebek oluşu bende. Yağmura hiç kızmadım mesela, ansızın yağdığında bile-ıslanmaktan korkmadım. Biliyordum çünkü aniden bastıran yağmurlardan sonra çıkacağını rengârenk gökkuşağının… Ki değerdi o güzellik için ıslanmalara, defalarca. Ama bir şeyi istedim bu hayatta doğru anlaşılmayı. Buna hakkım vardı. Önyargılarım yoktu kimselere karşı; benim yüreğimde büyüttüğüm kardelenlerin yazları başlarını toprağa gömmelerinin kışa olan sevdasından olduğunu hiç unutmadım mesela. Yalnızca biraz tutsak olmak istedim sana. Ama olmadı… Bu tüm ömrüme değerdi; çünkü ilk defa fazla hava soğuyorum ciğerlerimde, ilk defa bu kadar çok atıyor kalbim… Şimdi soruyorum kendime “ben, en çok seni istiyorum sevgilim…”

EMRE ONBEY

Sokak çocuğunun teneffüsü

Benim acılarımın teneffüsü yok! Öyle acılara çok dayandım diye, başımı okşayacak öğretmenimde yok. Akşamları eve dönünce “hoş geldin oğlum” diyebilecek anam da yok. Bayramlarda elini öpüp harçlık isteyebileceğim babamda yok… Neyim mi var benim! Yastık niyetine sarıldığım sokak köpekleri, üstüne izinsiz uzandığım yeşil çimenler ve her gece sayısız göz kırpmalarına şahit olduğum yıldızlarım var. Öyle etrafta mendil satan, ikincisini de satmayı yürekten dileyen binlerce sokak çocuğundan biriyim ben. Kaç yaşındayım bilmiyorum. Nereliyim, neden yaşıyorum hiç sormadım bugüne kadar. Aynalara bakınca gördüğüm çocuktan başka resmimde yok benim… Ne zaman bir gölcük görsem korkutmasın beni diye usulca sokulur kendimi izlerim. Şimdilerde kamera diyorlar adına, benim de durgun sularda sakladığım binlerce görüntüm var işte… Bazen iyi ki geç fethedilmiş bu İstanbul derim. Yoksa nasıl yatacak bir evim olurdu Rumeli hisarından başka… Hani evimin de bir adı var, karşıdan bakınca “Muhammed” yazar. Bu yüzden çok severim peygamberimizi de… Ama acılarım var benim yüzümdeki çizgilerde saklanan ve mahkûmum yalnız gecelere. Ne zaman kalabalık görsem içimden “Allah sizi sevdiklerinizden ayırmasın” derim. Ama hani kaçmasanız benden, ne olurdu sizlerde içinizden sevseydiniz beni, kirli saçlarımdan okşasaydınız. Bir saniyeliğine annem ile babam olsaydınız da sattığım mendillerin içinde sakladığım gözyaşlarımı görmeseydiniz. Acımasaydınız bana, hani yıldızlara bırakmasaydınız göz kırpmalarını, çimenlerde piknik yapmaya götürün beni demiyorum ama hiç değilse bir teneffüs vakti kadar anlasaydınız beni… Çok mu meşguldünüz bu hayatta, sevmek bu kadar zor muydu? Benim kadar kazanamadığınız bir kuruş için-hırsızlık yapmak nedir bilir misiniz? Oysa ben, sizde olan emanetimi geri almak için çalıyorum ha bire… Ama nerde sizde o anlayış! Şimdi merak ediyor musunuz nereli olduğumu, kaç yaşındayım şimdi düşünün bir kez ama sakın söylemeyin! Susun artık, almayın mendillerimi benden… Gidin, gidin…

EMRE ONBEY

PAYLAS
Önceki İçerikSexion D’assaut – Désolé [Harika bir grup – Fransizca rap]
Sonraki İçerikHaziran 28 / 2010 – Hayata Dair – 1 [Resimlerle Belçika]
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın