Herkes benim sana âşık olduğumu sanıyordu, oysa ben senin ayak izlerine vurgundum. Gölgenin güneşten kaçışını seyreder, hayaller kurardım. Sen hiç bilmek istemedim bunları. Bense zaten sana hep tuhaf gelirdim. Hep derdin “bir adam nasıl bir kadının ayak izine, gölgesine âşık olur,” diye söylenir dururdun işte! Oysa gülüm yokluğunda elimde resmin, gözümde hayalin, kışın bana ördüğün siyah atkı olurdu da; bir bana koşan ayak izlerin, aydınlıktan korkan gölgen olmazdı! Şimdi ben böyle deli-divane arıyorsam mezar köşelerinde seni, öldüğümden değil Azrail’i bulamadığımdandır!

Ayazda kalmış küçük bir su tanesi gibiyim. Hani ellerine alsan beni buharlaşıp, gökyüzüne, yıldızlara dokunacağım. Ama olmuyor, neden olmuyor, bilemiyorum. Bir sessizliğin içerisinde dolanıp duruyorum. Sanki bir ses bana “gel” diyecekmiş de, onu bekliyor gibiyim. Bir tatlı telaş anındayım… Hadi çağır beni, ellerine al da yıldızlara dokunayım. Seni birde gökyüzünden seyredeyim.

İçimde gölgen dans ediyor, mağrur gözyaşları hapsetmiş bedenimi. Hani ismin damarlarımda yankılanıyor. Organlarım hiç böyle tepki vermemişti hiçbir şeye… Bir başkayım seninleyken, güneş sanki bir tek bana doğuyor gibi. Yaşadığım hiçbir anda bu kadar mutlu olmamıştım. Demek ki hak etmemişim bunca zaman huzuru, sevgiyi, sadakati; baksana her şey seninle yeniden doğuyor yüreğimde, beynimde, ruhumda…

Bazen sadece sen oluyorum, bazense küçük bir martı yavrusu gibi uçmaya korkuyorum tek başıma. Hayat, yokluğunda korkutucu oluyor. Üstelik bende çekilmez, sıkıcı, başına buyruk bir adam oluyorum. Yaşamaya üşeniyorum, nefes alıp-vermek bile lüzumsuz geliyor. Herkes öylesine çaresiz, güçsüz bakıyor ki bana, ne zaman sen gitsen dört bir taraftan saldırıyor fırsatçı insanlar. Her şeyi dağıtmak, vurup-kırmak geçiyor içimden. Hani hiç gitmesen diyorum. Hani hep benimle… Uyu(ma)sak, kalk(ma)sak, yaşlan(ma)sak ve öl(me)sek!

Herkes benim sana âşık olduğumu sanıyor. Oysa ne aşkı, vecd olmuşsun artık bende! Kapıyı çalan sen, kapıyı açan yine sen! Gördüğüm sen, gören sen, görmeyi seven yine sen…
Sen boncuk gibi dizilmişsin ömrüme, her tanesinde yeni bir mutluluk yaşatıyorsun bana. Sayende sevilmenin her türlüsünü tadıyorum. Her mevsimde bir başka sürpriz oluyorsun karşımda, hani ben zaten seni görünce mutlu olurken, birde öyle çıkıyorsun ki karşıma o an
Dünyanın en mutlu kişisi oluyorum. Sen bana, benden de öte lazımsın! İyi ki varsın kadınım! Ne olur hiç gitme, hep kal… Ama hep!

“-yokluğunda kara goncelolar basar gezdiğimiz tüm sahilleri. Hani hiç gitmesen diyorum. Hani hep benimle… Uyu(ma)sak, kalk(ma)sak, yaşlan(ma)sak ve öl(me)sek!”

EMRE ONBEY

PAYLAS
Önceki İçerikKaranlık Bir Limandı Uğradığımız
Sonraki İçerikHangimiz Hain !?
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın