Hayatım için bir sıradan günün daha bittiğini düşünüyorum. Elimde beni sallaya sallaya evime götüren otobüsün demirden tutacaklarının soğukluğu. Beynimde düşünce yığınlarımla. Beni sıradanlığıma alıştıran bu hayatın bu günde bu sıradanlığın sonucu düşüncelerime ve bu düşüncelerin ağırlığına alıştırmaya çalıştığını anlıyorum yavaş yavaş. Savaşacak gücüm bile yok teslimiyet kesin ve tek çözüm. Benim gibi birisini daha arıyor gözlerim otobüsün içinde dolaşırken, yok! Bulamıyor. O an yalnızlığımı hissediyorum yanı başımda. Yalnızlık bir tek sevgisizlikten olmuyormuş diyorum, her şeyi söylediğim içimden.

Bir önceki durak da inmek gibi farklılık girişimlerimde tek düzelikli hayat yapımız yüzünden suya düşüyor insanlar farklı olsa da yüzlerindeki telaş bir an önce evlerine gidebilmek için gösterdikleri aceleci tavırlar. Etrafındaki insanların varlıklarını yok sayarcasına yapılan ilgisiz hareketler hep aynı. İnsanlar yanımdan o kadar hızlı geçiyorlar ki farkında olmadan kendi adımlarımın da hızlandığını fark ediyorum öyle ki bir süre sonra bende birilerini geçmeye başlıyorum. Farkına vardığım an yavaşlasamda, bir dakika sonra farkında olmadan gene kendimi hızlı adımlarla yürürken buluyorum.

Ayaklarımın düşüncelerimden bağımsız hareket edebilirliği beni bir yavaş bir hızlı ev yolunda ilerletirken yine o güzel kızla karşılaşa bilmeyi diliyorum. Gerçi karşılaşmalarımız hep benim tek taraflı farkındalığım ile sonuçlansa da onunda bir gün benim farkıma varacağını ve benim ona bütün sosyalleşme amaçlı iş güzarlığımla bir merhaba diyebileceğimi defalarca kez düşünmüşümdür.

– Merhaba
– Merhaba!
– Ben efe
– Eee!
– ( ne düşündün ki aptal aa ben de Esra mı diyecekti “ee” diyecek tabii ki ) şey hep aynı saatlerde bu yolda karşılaşıyoruz ama sanırım sizinkinin aksine benim fark edilirliğim yine uyuya kalmış!
– Ne!
– (Güzel olduğu kadar akıllı olabileceğini düşünerek hata ettiğimi biliyordum ama kanıtlamasına gerek yoktu) İsmini söylemedin!
– İsmimi ne yapacaksın!
– (turşusunu kuracağım desem de, dönüp evime mi gitsem acaba ) tanıştığımıza memnun oldum diye bilmem için ismine ihtiyacım var.
– Benim seninle tanışmak istediğimi neden düşündün!
– (Ah bir bilsem) Ben pek çok şey düşünürüm düşünmeden önce durup neden aradığımı pek hatırlamıyorum!
– Bence artık aramalısın çünkü ben belki seninle tanışmak istemiyorum!
– (sıkı cevap) ben bundan adının Esra olduğunu söylemeyeceğini ve hemen peşi sıra dönün gideceğini mi anlamalıyım!
– Bir dk. Adımı nereden biliyorsun sen!
– Her sabah 08.30 da bu yolu kullanarak iş yerine geldiğini iş yerinin altındaki büfeden kahvaltı aldığını özel bir firmanın muhasebesinde çalıştığını 23 yaşında olduğunu da biliyorum ismin bilinebileceklerin en basiti
– Benimi takip ediyorsun sen!
– ( yok, bunlar falımda çıktı) evet!
– Neden!
– (gene mi neden!) işime geç kalmak için güzel bir neden arıyordum. Bu sonunda işime geç kaldığıma değecek, pişman olmayacağım bir neden olmalıydı. Senden daha güzel bir neden bulamadım! Seni takip ettim işime geç kaldım ve sonunda pişman olmadım!
– Hım!!
– (Düşünüyor! Ama anlamadığı için mi yoksa hoşuna gittiği için mi anlamak zor) böyle işte!
– Peki, benim hakkımda bu kadar çok şey biliyorsun bir erkek arkadaşım olabileceğini neden düşünmedin!
– Çünkü yok!
– Neden bu kadar eminsin!
– Çünkü kızların sevgilileri olduklarında verdikleri tepkilerinden hiç birini vermedin henüz! Birde cep telefonunu çantanda taşıyorsun!
– Bunun ne alakası var!
– Bir sevgilin olsaydı telefonunu çantanda değil seni aradığında duyabilmek için montunun cebinde ve büyük bir ihtimalle de avucunun içinde taşırdın!
– İyi biliyorsun bu işleri herhalde!
– Evet, iyi bir gözlemciyimdir!
– Peki! Ne istiyorsun benden?
– (Leylam olmanı! Yok, bu abartılı olur!) beni fark etmeni!
– Nasıl yani!
– Seninle ilgili her şeyin o kadar farkındayım ki senin de benim farkında olmanı istiyorum!
– Nasıl olacak peki bu!
– (farkında olmanı istediğim şeylerimi mail’ine atim sende farkında ol olsun bitsin) belki birlikte bir şeyler yapabiliriz!
– Mesela!
– (şansını çok zorluyor) bir akşam yemeği!
– Hım!
– (sanki bunu dememi beklemiyormuş gibi düşünüyor birde!)
– Peki! Seninle bir akşam yemeği yiyebilirim sanırım!
– Tamam, sana nasıl ulaşacağım?
– Nasıl olsa her gün burada karşılaşıyormuşuz ya yarın yerini ve zamanını kararlaştırırız.
– (telefon numarasını vermemek adına düşünülmüş hızlı ve güzel bir cevap) yarın burada bu saate görüşmek üzere o zaman hoşça kal!
– Hoşça kal!

O defalarca kez düşünülen ve sadece düşüncede kalmaya devam edeceğini düşündüğüm diyaloglarımız. Ama sanırım ben bunları düşüne dururken yine bir şeylere geç kalacağım.

Aslında ben hep geç kaldım, neye nasıl niçin ayırt etmeden, edemeden geç kaldım… Çoğumuz gibi 9 ay on gün de gelemedim dünyaya mesela. Biraz daha fazla bekletmişim sanırım bizimkileri. O zaman geç kalmış olmak o kadar önemli değildi. Ne benim için nede bekleyenler için. Ne zamanki okula geç kalmaya başladım. O zaman fark ettim geç kalmanın benim ve bekleyenler için önemini, işin öneminin farkına varmıştım ama zararlarının farkında değildim. Onu anlamak için işe geç kalmam gerekiyormuş. Fazla sürmedi tabi işe de geç kaldım ve geç kalmanın zararlarını da öğrenmiş oldum ben acaba geç kalmanın içinde barındırdığı başka önemli zararları da var mıdır diye düşünürken aşka geç kaldım ben bu geç kalışı çok çok sonraları anladım ama en azından artık anladım diye biliyorum. Hiçbir şeye geç kalamayacağımı hayat bana hep örnekleyerek çok güzel bir şekilde anlatmıştı. Sırada bana bunu öğreten hayatın benim gözümdeki değerine sıra gelmişti. Hayat benim için ne anlam ifade ediyordu ki ben onun öğretilerini yerine getirmek zorunda idim. Dünyaya geç gelmeme neden olan problemler hayatın içinden geliyor ilk bunu öğrendim. 7 yaşında bir çocuğu yaşı ile aynı saatte ayağa dikilmeye zorlayan yine hayatın kendisi. Peki ya aşk! Sanırım bunun için hayatı suçlayamayacağım. Çünkü ben aşkı hayatın değil atalarımın öğretilerine kulak asarak yaşamaya çalıştım. Hayat aşkı aksesuarlarıyla yaşa diyordu. İstemedim mi işime mi gelmedi bilmiyorum ama ben atalarımın sadeliği ile yaşamaya çalıştım aşkı. Sadece sevmek yeter, sevginin gücüne inan yeter diyorlardı. İnandım ama formül içerisinde gözden kaçırılmış bir detay vardı. Formüle göre aşk iki kişilikti ve ancak inanmak+inanmak=aşk edebiliyordu. Okulda matematiği çok sövmüştüm, tabi söverken intikamını böyle alacağını bilmiyordum.

Bir Cevap Yazın