BİR FENOMENE VEDA

2001’de başladı ilk macerasına Harry Potter. J.K. Rowling’in ödüllü romanı Chris Columbus’un yönetmenliğinde perdeye aktarılmıştı. Gerek ülkemizde, gerek yurtdışında hem gişesi iyiydi, hem de eleştirmenlerden olumlu eleştiriler aldı Felsefe Taşı. Ardından gelen ikinci bölüm yine Columbus’un ellerine emanet edildi ve karşımıza ‘epik fantezi’ türünde 2000’lerin en başarılı örneklerinden biri çıkmıştı. Mitolojik ve mimari tasvirler, yılan-Basilisk tasarımı, geçmiş-gelecek üzerine aforizmaları ve Harry’nin macerasını bir adım yukarıya taşıması açısından önem arz ediyordu bu film. (Columbus’un sinema tarihinin ‘fantezi’ evreninden bolca ilham alan kişisel ‘fantastik ve büyüleyici evreni’nin serinin hayranları tarafından ayrı bir önemi vardır.)

Sonra projenin başına, Columbus’dan çok daha iyi bir yönetmen olan Cuaron geldi, karakterlere ve öyküye gerçekçi bir doku katarak fantastiği ‘film-noir’ alanına hapsetti. Kuşkusu serinin sinemasal açıdan en zeki filmiydi Azkaban Tutsağı. Her bölümde yönetmenlerin kendilerine has dokuları var ama özellikle bu bölüm serinin en önemli ‘yönetmen filmi’. Mike Newell’in ‘ergenlik buhranları’ üzerinden akan ve aşk dokusuna sahip Ateş Kadehi derken, son dört bölümün yönetmeni Yates, seriye Curaon gibi farklı bir gerçekçilik kattı. Özellikle ilk partta kullandığı el kamerası çekimleri ile sinematografik alanda ‘farkı’nı ortaya koydu.

Bu bölüm ise yine Yates’in ellerinde. İlk partı geçen sene izlemiştik ve hem serinin hayranları hem de eleştirmenler tarafından sevilen bir bölüm olmuştu. Bende oldukça beğenmiştim açıkçası. Avrupa sinemasını temel alan sinematografisi, kara-film dokusuna sahip görselliği, müzikleri, ‘varoluşçu’ senaryosu, dingin akan ‘soyut’ olay örgüsü ve ‘gençlik’ ve ‘yol’ filmini karıştıran yapısıyla Cuaron’un ‘karanlık’ film-noir dünyasının düzeyinde bir devam filmiydi.

Bu bölüm ise, hayranları ve sinemaseverler için ayrı bir önem taşıyor. Tam 10 yıllık bir ‘dünya fenomeni’nin ‘finish’ bölümü haliyle. Beklentiler de büyük. Ama elbette ki bir ‘tedirginlik’te var, sonuçta beşinci ve altıncı bölümlerde gördüğümüz ‘yüzeysel roman uyarlaması’ tavrı burada da kendini gösterebilirdi, J. K Rowling’in şimdiden efsane olmuş roman serisinin son romanına sadece ‘sembolik’ bir bölümle veda edebilirlerdi; yapımcılar ve elbette ki bu seri dışında hiçbir tecrübesi olmayan David Yates. Ama bu serinin İngiliz serisi olması neyse ki bu endişeleri boşa çıkartmış.

Başta söylemek gerekir, bu açıdan korkacak birşey yok. Film, ilk part düzeyinde, oldukça iyi bir seyirlik. Romana sadık kalan bir uyarlama. Elbette Harry ile Voldemort’un ‘son düellosu’ görkemli olmalı ve tüm serinin anahtar sırlarını ortaya çıkarmalı. Bu ‘görkem’ fazlasıyla var, efektler ve aksiyon birinci sınıf. Tam 10 yıldır beklediğimiz büyük Hogwarts ‘istilası’ çarpıcı sahnelerle tasvir ediliyor.

İlk partın görüntü yönetmeni Eduardo Serra ile müzisyen Alexande Despalt çalışmalarını ustaca harmanlıyor,  ilk bölümün ‘varoluşçu’ dünyasını devam ettiren, dışavurumcu, mistik, soyut ve büyüleyici bir karışım elde ediyorlar. Film Avrupai sinematografisini harfiyen bu bölümde de kodluyor. John Williams’ın eşsiz notaları ise kimi anlarda karşımıza çıkıyor, final jeneriğinde ustanın ölümsüz şaheseri ve en iyi bestesi, bir ‘fenomen kuşağı’nı tanımlayan “Hedwig’s Theme”nin kullanılması ustaya ve serinin hayranlarına ayrı bir saygı. İlk bölümü başlatan bu efsanevi müzik son bölümü de kapatmış oluyor böylece. Senaryonun başarısı hızlı tempo ve kurgu içinde ortaya çıkıyor. Steve Kloves, ilk partta ‘drama’ yönünü daha belirgin hale getirip aksiyonu arka plana atıyordu, bu filmde ise ikisi dengeleniyor.

Serinin tüm ‘özü’, Harry Potter’ın yara izinin olduğu o ‘gece’nin gizemi açıklanyor elbette, mitolojik ve gizemli kavramlarda; Snape’in gözyaşları ile Harry’nin düşünseline yaptığı yolculukla ve Severus’un bakış açısıyla. Kitabı okumayanlar için bir miktar kafa karışıklığı olabilir düşünseli sahnesinde çözülen düğümler. Ama neyse ki sonra toparlanıyor ve kitabı okumayanlar içinde yapboz tamamlanıyor.

Olay örgüsü, ilk parta göre daha ‘düz’, ama daha açık ve belirgin. Her ne kadar yedinci kitabın iki bölüme ayrılmasına karşı çıksam da -hala da şüphelerim var aslında- sanki devasa romanı yaklaşık 5 saate hakkıyla yayabilmişler gibi geliyor bana. Karakterler de artık ‘üç boyutlu’ hale getirilmiş -haliyle-. İlk yarı ‘banka’ sahneleriyle çarçabuk geçiyor, ikinci yarıda ise Hogwarts ‘istilası’ start alıyor. Özellikle Karanlık Lord’un ‘devasa ordusu’nun saldırıya geçtiği anlarda gerilim tırmanıyor.

İngiliz oyuncular her zaman ki gibi iyi. Radcliffe hala ‘vasat’. Watson ve Grint ise her zaman ki gibi ‘iyi’ iş çıkarıyorlar. Öpüşme sahneleri bile var. Neville karakteri ise filmde Snape gibi ‘kilit’ rolü oynuyor ve karakteri canlandıran Matthew Lewis bu kilit rolü iyi sırtlıyor. Alan Rickman ve Maggie Smith ise kusursuz. Rickman’a en çok sahne verilen bu bölüm sanırım.

Bellatrix’in Molly Weasley tarafından öldürüldüğü sahne biraz geçiştirilmiş ve araya sıkıştırılmış gibi. Lupin, Tonks ve Fred gibi ‘özel fan’ları olan karakterlerin öldürüldükleri sahneler gösterilmiyor bile -filmin kusurlarından biri de bu. Çocuk bekleyen Lupin ile Tonks’un öldüğünü gösteren sahne herşeye karşın duygusal. Belki bu karakterlerin, kitabın fanları, öykü ve Harry ile duygusal geçmişleri olduğu içindir. Bunlar filmlerde pek iyi işlenememişse de kitapta, özellikle Lupin ile Harry arasında, belki Sirius kadar olmasa da özel bir ilişki vardır. Haliyle David Thewlis gibi oyuncularda ‘performans’ sergileyemiyorlar. Emma Thompson ve Jim Broadbent gibi oyuncular ise harcanmış. Ralph Fiennes ve Carter ise olması gerektiği gibi ‘kötü’.

Thompson neredeyse 5 saniye görülüyor ve sadece bir cümle ediyor! Broadbent’de öyle. John Hurt filmin girişinde az ama öz bir sahneyle ‘finish’ini veriyor. İlk bölümde Harry açısından önemli bir karakterdi bu asacı dedemiz. Imelda Staunton ve diğer bakanlık üyelerinin bakanlıkta hiçbir sahnesi olmaması ise kötü olmuş. Staunton Umbridge karakterine yeni açılımlar getiren bir oyuncuydu oysa.

Yates bu bölümün daha epik ve melankolik olacağını söylemişti. Aslında bu ‘melankoli’ tanımı ilk parta daha çok uyuyor ama epiklik konusunda kusurları olmasına rağmen çokta sıkıntısı yok bu bölümün. Özellikle ‘duygusal epik’ sahneler açısında. Filmin, hayranları için hazırlaması gereken ‘veda filmi’ duygusu, belki kimi fanatiklerin ‘ağlama’ beklentilerini karşılıyor.

Trollerle türlü yaratıkların birbirine karıştığı savaş sahnesi, Voldemort ile Harry’nin son düellosu ve Hogwarts meydanında kozların paylaşıldığı ve tüm karakterlerin meydanda karşılaştığı anlar bu epikliğe katkıda bulunuyor. Filmin en iyi sahnelerinden biri, Harry’nin, özellikle Melez Prens bölümü ve Dumbledore’un ölümü sonrası akla takılan soruları ve bu ‘yara izli kahramanın’ sırrını çözmek için düşünseline yaptığı ziyaret. Bu bölüme hakkıyla yer ayrılmış. Harry’nin ailesinin öldürüldüğü geceye geri dönüş ve Snape’in davranışları, final sahnesinden bile daha duygusal. Keza Snape’in ölüm sahnesi de öyle. Yani fanatikler rahatça ağlayabilir. Snape bu bölümde gerçekten de ‘çekici’ bir karaktere dönüşmüş.

Harry’nin ölen ailesi ve Lupin ve Sirius ile ormanda buluştuğu sahne, ayrıca Dumbledore’la Harry’nin King’s Cross’da buluştuğu hayal sahnesi -ve Voldemort’un kanlı ‘yaratık’ tasviri ise, kitaptakini başarıyla perdeye geçiriyor.

Filmin kusurlarına gelince, belki de baş kusur yönetmenin Hogwarts savaşını ve savaş alanını, Harry ve arkadaşları Hortkulukları yok ederken ‘arka fon’da vermesii.. Bu seçim ‘efektten tasarruf’ olabilir ama yinede izleyiciler için ‘büyük bir kusur’. Bu konuda hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. Neyse ki Harry tekrardan dirildiğinde, efekt değil ama etkileyicilik açısından düello başarılı sahneleri çıkageliyor.

Elbette kusursuz olmayan ama ‘iyi’ bir veda bu. Daha iyisi yapılabilir miydi? Evet. Kitaba göre daha epik bir ‘son anlayışı ve yoğun bir duygusallık olabilirdi. Özellikle okula ve yan karakterlere daha iyi bir veda yapılabilirdi, veya final daha epik ve duygusal bir şekilde kapanışı verebilirdi, örneğin vinçle üstten yapılan bir çekimle, arkasına Desplat’ın müziğini alarak. Tren garında başlayan 19 yıl sonra epilogu ise üçlünün çocukları dahil olmak üzere daha iyi verilebilirdi. Oysa finalden önceki bölümde duygusal tonla fantezi tonu iyi ayarlanmış. Bu açıdan belki L.O.T. R. serinin son bölümünün etkisini yapmayabilir.

Ama yinede onun kadar ‘özel’ olan, ileride mutlaka anılacak bir ‘İngiliz’ serisi Harry Potter. Gerçi finalde ‘devamı var!’ mesajı insanı biraz huzursuz ediyor. Umarım böyle bir hataya düşülmez, gelecek yeni seri önceki serinin başarısını yerle bir etmez.

Ve tüm bu kusurlar  filmin iyi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu son bölümü, Yates’ten başkası yönetseydi şayet, Avrupai ve modern sinematografiden mahrum kalabilirdik, karşımıza yetişkin işi bir son dört bölüm yerine çocukça devam filmleri veya final bölümü gelebilirdi. Zaten Yates’in serinin diğer yönetmenlerinden farkı da stilize görsel tavrı, üslupçu ve ölçülü anlatımı, seriye yetişkin işi bakışı ve gerçekçi tonu.

Yani sonuç olarak bu bölüm hayranlarını tatmin edecektir diye düşünüyorum, kişisel olarak sevdim. Bu son iki bölümü ise, son bölüm ilkinin atmosferini devam ettirdiği için tek film olarak sayarsak, serinin en iyi 5 filmi içine koyabiliriz; sırayla Sırlar Odası, Felsefe Taşı, Azkaban Tutsağı, Ateş Kadehi ve Harry Potter Ölüm Yadigarları Part 1-2. Ama herşeye karşın serinin tüm filmleri izleyicilere keyif veren ve sevenlerini tatmin eden başarılı filmlerdi. Özellikle 6. bölüm görsellik açısından serinin en çekici bölümüydü. Efekt konusunda ise 2, 4, 5 ve bu son film ‘en iyiler’den. Seriyi benim gibi sevenler hiçbir bölüm için ayrım yapmayacaklardır.

Ve 10 yıllık bir fenomen de böylece bitmiş oluyor. Aslında üzülmedim de değil, ne de olsa kitap çıktı çıkalı bende bir Harry Potter ‘hayranı’ olup çıktım, filmler de cabası. (Tabii oyunculardan imza almak için bir hafta boyunca gala gecesinin yapılacağı yere kamp kuran ‘çılgın fanlar’ kadar değil!) Bu filmde hayranlar için özel bir anlam ifade ediyor tabii, son kitap çıktığında ki gibi. Yara izli, uzun saçlı, gözlüklü büyücü Harry ve arkadaşlarının maceralarını, türlü fantastik yaratığın ve maceranın kol gezdiği Hogwarts’ı, Dumbledor’u, Minevra’yı, asi Snape’i özleyecek miyiz peki? Evet. Ama neyse ki dvd diye birşey var değil mi?

SERİNİN BÖLÜMLERİNİ KİŞİSEL BEĞENİLERİME GÖRE SIRALARSAM;

1. Sırlar Odası
2. Felsefe Taşı
3. Ateş Kadehi
4. Azkaban Tutsağı
5. Zümrüdüanka Yoldaşlığı
6. Ölüm Yaigarları
7. Melez Prens

SİNEMASAL AÇIDAN DEĞERLENDİRİRSEK;

1. Azkaban Tutsağı
2. Ölüm Yadigarları
3. Sırlar Odası
4. Melez Prens (senaryo değil görsel açıdan)
5. Felsefe Taşı
6. Zümrüdüanka Yoldaşlığı
7. Ateş Kadehi

FİLMİN PUANI: 3.9 / 5

11 YORUMLAR

  1. Ay Ay ay.. Ozzy den yine inenilmaz bir film yorumu, elestirisi. Resmen harry’yi bastan asagi afise etmissin. Final versiyonu olmasi sebebiyle sanirim uzerine fazlaca durmussun, bu cok guzel ama bu filmin finalinin yapilmasi gercekten beni uzdu, ozellikle hayranlari icin durumu dusunemiyorum bile.Yazini dikkatle ve zevkle okudum ama icimdeki cocuk ins devamini getirirler diyor :)

  2. Gayet başarılı bir yorum ve eleştiri yazısı. Özellikle filmin geçmişinden de söz etmeniz makaleye ayrı bir güzellik katmış. Zevkle okuduğumu söyleyebilirim. Sizi takipde olacağım, başarılar..

Bir Cevap Yazın